25 Haziran 2015 Perşembe

Arnavutluk Gezi notları -1-

uygun uçak bileti kampanyasını ev arkadaşlarım ile değerlendirmek isteyince  Kasım ayında Arnavutluk'un başkenti Tiran'a bilet aldık.  vize yok, gidiş-dönüş kişi başı 253,00 tl. tam 6 ay sonrasınaydı gerçi:) 1 Mayıs işçi tatiliyle birlikte 2,5 günlük bir zaman dilimi oluşmuştu. bizim için yeterli olacağını düşündük. lakin 4 şehri 2,5 güne sığdırmanın aslında pek de iyi olmadığı kanaatine vardım seyahatimin sonunda.

eğer bir şehri ve nezdinde ülkeyi sindire sindire gezmek istiyorsanız biraz daha fazla zaman ayırmalısınız. bu gezi bana bunu öğretti. çünkü Arnavutluk her ne kadar çok zengin gezilecek noktalara sahip olmasa bile yine de bir ülke olması hasebiyle kendisine genişçe vakit ayrılmasını hak ediyor.

MR10 otobüsüyle Kazlıçeşme Marmaray'a ulaşıp Kadıköy Ayrılık çeşmesinde E11'e binerek Zeytinburnu'ndan Pendik Kurtköy'deki Sabiha Gökçen hava alanına tam 1 saat 25 dakikada ulaştık. İstanbul şartlarını düşününce oldukça rahat ve kolay bir ulaşım oldu.

check-in yapıp biletlerimizi aldıktan sonra namaz kılmak için havaalanı mescidine vardığımızda kadınlar kısmının da erkekler tarafından doldurulduğunu gördük. zira Cuma vaktiydi. durum böyle olunca islam dininin sağladığı kolaylıktan yararlanarak uçuş esnasında öğle ve ikindi namazını cem edip namazlarımızı eda ettik.

1 saat 10 dakikalık bir uçuş sonrasında sağ salim Rahibe Terasa Havaalanına iniş yaptık. her şey ne kadar güzel gidiyor diye düşünürken pasaport kontrol noktasında bizim bir kenarda beklememiz gerektiğini söylediler. niçinini sorduğumda, ülkeye neden geldiğim sorusunu yönelttiler. "gezmek için" cevabını verince "nerede kalacaksın?" dediler. "arkadaşımın bizi ağırlayacağını " söyleyince de "arkadaşın nerede? gelsin alsın seni" diyerek 1 saati aşkın bir süre ayakta bizi beklettiler. üniversiteden bir arkadaşım bu seyahat esnasında bizi ağırlayacaktı. hemen onu aradım ve durumu bildirdim. o da şaşırdı. 3 ay öncesine kadar böyle bir sorun yaşanmıyormuş. sebebi de Arnavutluk üzerinden Avrupa'ya açılan kaçak Türk yolcularmış. tipimize baksalar kaçak yolcu olmadığımız/olamayacağımız anlaşılır. üstelik arkadaşım gelmesine rağmen hemen çıkamayışımız, uzun süre evrak işlemlerinin tamamlanmasını ve pasaportlarımızın bize iade edilmesini beklemek epeyce gerdi bizi.



bu nahoş muamele bitip de arkadaşın arabasına oturunca kasılan bacaklarım biraz olsun gevşedi. bir an Allah'ın Arnavutluk'una dahi giremeyeceğimizi düşünmedim değil. neyse.. arkadaşım bizi Preze kalesine götürüp güzel birer makyato ısmarlayınca ve beleş interneti de bulunca kendimize geldik. Arnavutluk'ta pek çok noktada -kafeler, otellerin olduğu sokaklar, küçük şehir terminalleri- bedava internet var. yolda yürürken birdenbire akıllı telefonum şifresiz interneti buluyordu ve ben sosyal medya sayesinde dünyaya bağlanıyordum. halkın çoğunda akıllı telefon yok. zaten ekonomik anlamda kalkınmış bir ülke değil. giyimleri bize göre oldukça sade hatta demode. çok güler yüzlü olduklarını da söyleyemem. gezi boyunca bir iki kişi haricinde bize gülümseyerek bakıp çav diyen başka kimse çıkmadı. ancak tüm olumsuzluklara rağmen Arnavutluk, limon çiçeği ve yasemin kokularıyla zihnimdeki yerine kuruldu.

daha güzel yanlarıyla seyahatimin devamı sonraki postlarda;)



17 Haziran 2015 Çarşamba

Selam babında,



selam babında, ısınma yazısıdır.

bol koşturmacalı, dalgınlığı eksik olmayan, hareketli bir eğitim-öğretim yılını daha geride bırakırken sona varmanın o garip hüznü yine gelip kucakladı beni. anlamsız bir duygu. boşluğa iten bir yönü var.
uzun uzun baktım boş sıralara.
birkaç gün öncesine kadar gunagun çeşitleriyle öğrenciler vardı burada. gülüşüp şakalaşıyor, birbirleriyle sohbet ediyor bazısı helecana gelip dövüşüyordu. kimi akılsız (!) telefonunun ekranına gömülmüş kim bilir hangi deryalarda yelken açmış gezinirken kimisi şen şakrak muhabbetleriyle yaşamın tadını çıkartıyordu. kimisi yalvar yakar not isteme telaşıyla bin bir taklalar atarken kimisi hayatı boş vermiş uyukluyordu.
kuş misali uçup uzaklaştı hepsi.
öğretmenliğimin ikinci yılı da bitiverdi işte.
ağaran saçlarıma yenileri eklendi.
sokakta yürürken selamlaştığım tanıdıklar arttı.
yeni dediklerim eskimeye yüz tuttu.

derken....ömrümün bir faslı daha nihayete erdi.

2 Nisan 2015 Perşembe

oradan buradan

finallerine çalışması gerektiği halde ders çalışmak haricinde her şeyi yapan öğrenci gibiyim. yazmam gereken sinema yazısı ödevim, bir edebiyat dergisi için kitap tahlil yazısı, okunması gereken  260 küsur yazılı kağıdı, değerlendirilmesi beklenen 80 kişilik performans notları, okunup bitirilmesi gereken kitaplar listesi (kitaplar masamın üstünde dağ gibi yığılıyor, her birinden parça parça okuyorum), ilgilenilmesi acil öğrenciler, izlenilecek filmler (listede şimdilik 21 film adı geçiyor, her gün bir yenisi ekleniyor). bazen yoğunluk beni daha da çalışkan, hamarat hale getirirken bazen tam tersi bir duruma da itebiliyor.

aha bu da fotoğrafı okuduğum kitap listesinin.

neyse, ahval-i şeraiti fazla uzatmadan sadede gelelim. ben size güzel şarkılar dinletmeye geldim. haftanın şarkıları bugün sizler için geliyor. önce çocukluğumuzun şarkılarından bir bukle gelecek. 90'larda çocuk olanlar el kaldırsın. hatırladınız değil mi bu şarkıları?




şimdi sırada fransızca bir şarkı var. biraz ağır bir parça ama sesi çok güzel bu sanatçının. bir kere dinlemek yetiyor haftada:)) fazlası zarar ziyan.




veee.... son parça... ama ne parça... sözsüz lakin ne çok şey anlatıyor bu müzik. defalarca dinliyorum. hiç bıkmıyorum desem abartmış olmam. akordeona bayılıyorum. piyanoyla da çok yakışmış. tamam sustum, sizi müzikle baş başa bırakıyorum.




başka bir can sıkıntısında görüşmek dileğiyle...  

26 Mart 2015 Perşembe

İçimizdeki Aslan


Yönetmen:
Oyuncular:Ricardo DarínOscar MartinezLeonardo Sbaraglia ....
TürGerilim , Komedi , Dram
ÜlkeArjantin , İspanya

insanın temel güdülerinden öfke, bir dinamit potansiyelini bünyesinde barındıran esrarengiz bir duygudur. esrarengizdir çünkü bugün bile sınırları henüz keşfedilmemiş insanoğlunun  hangi durumda ne tür tavırlar sergileyeceğini ne psikoloji, sosyoloji, tıp ne de sair bilimler çözebilmiştir. ama bilinen bir gerçeklik vardır; o da öfkenin her an patlamaya hazır bir volkana benzer olduğudur.

Simon, zeki işkolik bir mühendistir. fedakar bir eşi, güzel bir kızı vardır. tüm kurulu düzenine rağmen Simon'un hayatında her şey dört dörtlük değildir. babalık rolünü zorlanarak oynamakta, eşiyle sıkıntılar yaşamaktadır. başına gelen hadiseler için sürekli başkalarını mesela bir gün trafiği bir başka gün politikacıları suçlamaktadır. yansıtma mekanizmasını en üst düzeyde kullanan Simon, belki hayatın ona getirdiklerinden ötürü belki de duygularını kontrollü bir şekilde yönetmeyi beceremediğinden öfkeli biri olup çıkmıştır. haksızca yaşadığı bazı hadiselerden kendince kibar yollar kullanarak çıkmaya çalışsa da sistem diğer bir deyişle hiyerarşi ona izin vermez. hakkını elde edemeyişi zeki ve öfkeli mühendis Simon'u bambaşka bir yöne itecek, Simon öfkesini patlatmak için sisteme iyi ve uçarı bir ders verecektir.

haksızlığa her uğrayışında kendini paralayan ve agresif davranışlarıyla kendinden geçen Simon, ders verir planını gerçekleştirdiğinde sakin, mutlu ve huzurludur. yüzündeki özgüven ve kendinden emin gülümseme, öfkesini dışa vurarak rahatladığının en güzel göstergesidir. dinamitçi, dinamitini; içinde taşıdığı en büyük barutu yani öfkesini patlatmış artık rahatlamıştır.

Simon'un hikayesi boyunca içimizde besleyip büyüttüğümüz öfkenin uyanmaması mümkün değil aslında. oyuncunun jest ve mimikleri, girilen müzikler Simon'un içimizde yaşadığının sadece çarpıcı bir kanıtı. insan doğası şiddete eğilimlidir diyen Freud haklı olabilir mi? içimizdeki aslan belki de hiç uyumuyordur, ne dersiniz?

Sinema yazarlığı atölyesi, Mart 2015

21 Mart 2015 Cumartesi

Gençlik Başımda Duman



Deli deli esen poyraz, başında kavak yelleri… Gözünde dünya, ne garip bir eğlence yeri. İşte geçti ömrünün bir mevsimi. Yüzündeki sivilceler arttı azaldı, saçların kısaydı uzadı, alnına belli belirsiz bir çizgi çizildi. Ellere, evlere sığamaz oldun, gönüllere uzandın. Küçüktün, geçen zamanla bir yaş aldın, büyüdün. Belki on beş oldun belki on altı, on yedi.

Büyüdükçe dertlerin küçülür sandın. Sorunlar halledilir, sıkıntılar biter, kavgalar sona erer, gözyaşları diner; olmadı. Yanılmıştın. Hayat bunu da öğretti sana bizzat tecrübeleriyle. Zorlandın, bunaldın, daraldın; dünya üstüne üstüne geliyordu sanki. Ah yaşamak ne feci bir işti! Zaten hormonların var, seni türlü türlü hallere sokan, inişli çıkışlı duygular yaşatan, ona buna öfke duydurtan, anne babana isyan ettirten, kahkahalar ile güldüğün bir olaya akabinde ağlayarak tepki verdirten.

Nasıl da zor genç olmak. Ne yetişkinlerin dünyasındasın artık ne çocukların. Ne yerdesin ne gökte. Araftasın öylece beklemede. Bir hayalini gerçekleştirmek istediğinde, “çocuksun” deyip sustururlar; bazen de hiç umulmadık bir anda “kocaman kız/erkek” oldun diye ayıplarlar. Ne olduğunu anlayamazsın. Kafan karışık hep bu yüzden. Bir olasılık problemi kadar çetin, zahmetli ve yorucu hayat. Sayıları bir araya getirdiğin, işlemler yaptığın halde çözemezsin soruyu nedense. Yaşamın da böyle işte; cevaplar arıyorsun kendine. İnsanları, hadiseleri, kaderi, kısmeti izliyorsun. Araftan kurtulmak için habire didişiyorsun sualler ile. An geliyor yanıtlar alıyorsun, an geliyor sorular çoğalıyor. Bunca çaba, enerjini tüketen onca uğraş yorunca seni, ayetteki gerçeğin sırrına varıyorsun: Dünya hayatı bir oyun ve oyalamacadan ibarettir ( En’âm 32).

Öyle bir oyun ki bu yaşamak sanatı, bu başımıza yıkılmayan dünya, şu üstesinden gelemediğimiz işler, içimizi basan hafakanlar, unutamadığımız acılar, mazideki yaralar, gelecek korkumuz ve sonunu tahmin edemediğimiz filmimiz, hepsi zorlu bir sınav. Düşe kalka, ağlaya sızlaya, korku ve ümitle sığındığımız tek bir yer var, sen bunu zaten biliyorsun.

Onun verdiği nimetler ile sarmalanmışsın. Aldığın nefes, attığın adımla, şahit oldukların ve edindiğin ilminle kâinatın en zengin ve en mesut insanı sensin. Üstelik gençsin; ömrünün baharında, görkemli bir sevinç içindesin. Vakit şimdi kemale erme devridir, sefahate dalıp hayatını zayi etme. Boş hevesler peşinde ibadetini ihmal etme. Rabbini unutup vazifeni terk etme. Yusuf misali ol, kim ne derse desin ne yaparsa yapsın, “Allah’a sığınırım” de. Meryem gibi ol, iffetini muhafaza eyle. Günahım çoktur deyip ümitsizliğe düşme. Rasulullah’ın “Allah tövbekar genci sever.” sözünü çıkarma aklından. Hatırla, hem Gafûr hem Rahimdir yaradan.

Unutma, ölümün ölmediği ve kabir kapısının kapanmadığı şu dünyada hangi derdin, kederin ve lezzetin ebedi olabilir?

Ocak 2015, Genç Düşler Okul Gazetesi

13 Mart 2015 Cuma

Anne ben öğretmen oldum - 4


Erkek öğrencilerimden bir bahis açmamak olmazdı bu blogda.

İkinci dönem idare bir sürpriz yapıp üç yeni erkek sınıfı verdiğinde bu kadar yorulacağımı tahmin etmemiştim. Şimdi tecrübelerim bu tatlı ama zorlu sürece alışmaya çalışadursun dönem sonuna kadar iki sınıfın akaid ve kelam, diğerinin dini musiki derslerine gireceğim. Aynı katta da nöbet görevim var.

Karşımda şımarık, çoğu çift dikiş gelen, her an kaynatmaya meraklı, Hababam sınıfıyla yarışır kırka yakın mevcuduyla 11 sınıflar. Gazan mübarek olsun Saliha!

Öncelikle bir kez daha teyit ettim ki “erkek milleti suskun, içine kapanık, konuşkan değil” diye bir şey yok arkadaş. O ne çene öyle, sanırsın annesinin karnından spiker, eleştirmen, hatip olarak dünyaya gelmiş. Hiç susmuyorlar. Ama benim pis (!) yöntemlerim sayesinde –asla bağırmam, uzun süre bakışlarımı diker, beklerim, gerekli olduğu vakit çocuk uyutur gibi şişşttt şişşt der, hemşire misali başparmağımı dudağıma götürür, susması gerektiğini hatırlatırım. Çok konuşanları seçer, teneffüste birebir konuşma yapar, davranışının beni rahatsız ettiğini, bu şekilde dersi işlemek istemediğimi, bana yardımcı olması gerektiğini hatırlatır, ondan söz alırım. Çocuk sınıfta taşkınlık yapmak isteyince, hani konuşmuştuk der, sözünü hatırlatırım- biraz yola gelir gibi oldular.

Bugün elhamdülillah dersi her iki sınıfta da zevkle işledim. Sorduğum sorulara sürekli parmak kaldırıp cevap verdiler. Tabi işin ucunda artı almak da vardı. olsun, bu da güzel. demek pekiştireçler işe yarıyor. Birebir konuşma yaptığım yaramazlar güruhu kendi istekleriyle ön sıralara geçmiş, kitaplarını açmış can kulağıyla –tabi arada kaynatmaktan vazgeçmeyerek- beni dinlediler.

Şimdiden onlarla güzel hatıralar biriktirmeye başladım.

Dün nöbetteyken yaramazlardan biri kantinden gelirken bana da çay almış, hocam buyurun, diyerek ikram etti. Nasıl mutlu oldum anlatamam!

Son saat dersim vardı diğer yaramaz sınıfa. İki kişi yanıma geldi, hocam siz çok yorulmuşsunuzdur, nöbetçisiniz. Arkadaşımla hazırlandık, dersi biz anlatalım, dedi. Sanırım mutluluktan bayılacaktım!

Tembel, çalışkan, sessiz, hareketli, çekingen, şımarık nasıl olursa olsun erkek öğrencilerin hepsi beni gördüğü vakit mutlaka selam verip hal hatır soruyor. Vefa duyguları çok yüksek. Onları bu konuda takdir ettim. Oysa kız öğrenciler böyle değil.

Samimiyetlerine şaşıyorum; bu kadar açık sözlü ve dürüst oluşlarına. okudukları kitapları paylaşmaları, hangi sohbetlere gittiklerini söylemeleri neyse de kız arkadaşlarından bahsetmeleri, sigara içtiklerini anlatmaları, ailelerinden uzun izahatlar vermeleri beni hayrete düşürüyor.


Bakalım, sene sonuna kadar ne maceralar yaşayacağız onlarla. Merakla, keyifle biraz da korkarak bekliyorum:)


8 Mart 2015 Pazar

Haftanın müziği - Bremin Mızıkacıları



bir pazar günü, dünden soğuğu yemiş olarak evde gönüllü tutsaklığı seçtim.
işlerimi sabahtan bitirince bilgisayarı açıp bu güzel sesli insanların dünyasına misafir oldum.
blogum, bunu da kaydet.


1 Mart 2015 Pazar

Hangi ara?



bu, ömrümün kaçıncı faslına giriştir ey levh-i mahfuz? söyle bileyim.

geçen yıl tanıştığım beyaz yüklü sırma tel haber vermeksizin, öylece bir anda çıkıp gelmişti. bu ziyaretten hiç bir zaman memnun kalmadım. ne var ki ardından arkadaşları sökün etmişler ve ben isteksiz de olsam onları başımın üstünde ağırlamıştım.

bu sabah uyandığımda elime bir tanesinin kuş misali konduğunu görünce içim cız etti.

yirmi yedi yaşımın tam ortasındayım. saçlarımdaki aklardan biri ellerime düşüyor. yirmi yedi yaş, gözümde büyüyor.

Allah'ım hangi ara bu kadar yaşlandım?


hep aynı soru, zihnimde dönüp duruyor.




22 Şubat 2015 Pazar

Balat sokakları - Balat's streets

uzun zamandır öyle açtım ki fotoğraf çekmeye.
bir fırsatını kolluyordum  ki aradığım o fırsat güneşli bir pazar günü karşıma çıktı.
fotoğraf meraklısı bir grupla karış karış Balat sokaklarını gezdik ve ben doyasıya fotoğraf çektim.
molalar dışında tam beş saat boyunca dolaşmışız.
eve kendimi attığımda yorgun olmama rağmen mutluydum.
yine aynı sözü söyleyeceğim ama haksız da değilim sayın okuyucu: hayat gezince güzel.

ha bir de... sevince...;)
























10 Şubat 2015 Salı

Umre Notları - Umrah's notes



Mekke'de 1.gün: Şehre ilk girişte yasanan hayal kirikligi.aşkın merkezine Kabe'ye varis heyecanı, mutluluğu.ardından annemi kaybediş. gece yarısı annemin başka bir kafile başkanı yardımıyla otele dönüşü. lezzetli bir yorgunluk. ilk tecrübenin düşüncelere yansıyışı: yaş alıp başını gitmeden, gençlikte ziyaret edilmeli, umre ve hac ibadeti bir an evvel yapılmalı.

Mekke'de 2.,3.,4., günler: yoğun,sorgulayıcı,tetkik edici,tahkike ulaşma gayretiyle dolu gündüz, gece. zaman kavramını yitiriş, sadece ibadet ve temel ihtiyaçların karşılanışı. Kabe'ye her varışta yeni bir heyecan dalgası, vuslat sevinci. cenaze namazını ilk kez kılma heyecanı.

Mekke'de 5.,6.,7., günler: sosyal bir varlık olduğumuzun bilincine variş:pakistanlı, arap, uzakdoğulu müslümanlarla kah İngilizce kah arapça sohbet etme çabası. müslüman prototipine bakıp sosyo psikolojik analizler yapma. misal; temizlik imanın yarısıdır diyen rasulun takipçilerinin, beş vakit abdest aldıran dinin mensuplarının pislik içinde yüzüyor olusu.


Medine'de 1. gün (yolculuğun 8.günü): huzura ve rasulullahın yanina varış. ravza-i mutahharede ezilme tehlikesi.cinsiyet ayrimciligina bir kez daha diş bileyiş.teyzemi kaybediş.o da bir  başka türk kafilesi sayesinde otele dönebiliyor.

Medine de 2., 3. günler: annemi ve erkek kardeşimi doktora götürme vazifesi.şehrin merkezindeki tüm sağlık ocağı ve hastaneleri öğreniş.mescidi nebevide kuranı kerimimi unutus.yavaş yavaş dozu artan asabiyetim.istanbul'u özleyiş.  yıllar sonra Bursa'dan, Çanakkale'den, arkadaşlarım, hocalarım ile karşılaşma, rastlaşma.

Medine de 4.gün: telefonumu kaybediş. saatler sonra fark ederek unuttuğum noktaya pürtelaş geri dönüş. verilmiş sadakam varmış. telefon sapasağlam elimde.

Medine de 5.gün (yolculuğun 12.günü.son gün): veda vakti. firak zamanı. Üçüncü cuma namazını mescidi nebevide kılma bahtiyarligi. bol kertede hüzün.bir daha kim bilir ne zaman gelmek nasip olur? 


15 Ocak 2015 Perşembe

İstanbul'da Yaşam - Life in İstanbul



Geçen gün, hani kar tatilinin ilan edildiği İstanbul'da, o soğuk kış günü su aboneliğini üzerime almak için mecburen düştüm yollara. başka gün vakit yok, işten ayrılmak namümkün. bakın yol boyu neler takıldı gözüme. ben çekerken çok keyif aldım. inşallah siz de izlerken keyif alırsınız.


Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...