29 Mart 2014 Cumartesi

İyi bir hikaye yaz hepimize


Yaşadığımız ülke “hadiseler zengini” sıfatını beceriyle taşıyan, gelgelelim taşıdığı bu vasfın altında çok zaman feryat ü figan eden bir vaziyette. Lakin bizler onun çığlıklarını, iniltilerini bastırıyoruz her defasında ve üste çıkıyoruz kurnazca. Bakalım bu gün gündemde neler var diye soruversek, uzun bir liste oluşturabiliriz o birkaç dakikada. Oysa ertesi gün bambaşka olaylar meydana gelmiş, taze gündem artık bayatlamış bir sebze gibi hızla kokuşmakta.

Olay ve başlıkların böylesine gelip geçici olduğu bir yerde yaşamak yoruyor insanı. Zihin eziliyor görünmez bir ağırlığın altında. Sinsice ortalığı kaplayan gerginlik anında çemberine katıyor herkesi. Sonunun neye varacağını bilmediğimiz durumlar hakkında tahminler yürütmek, sonuçlar çıkarmak, öfkelenmek, üzülmek hayalî karakter İngiliz dedektifi Sherlock Holmes’un yaşadığı lezzeti vermiyor bize. Kasıldıkça kasılıyor beynimiz. Farklı düşüneni hor görüyor; her söylenene, servis edilen her habere inanıveriyor; tarafgirlik duygusuyla aklımıza yatan her şeyi kabulleniyor, çevremize de kabullendirmeye çalışıyoruz. Bu bazen bir Bağcılar-Kabataş tramvay güzergâhında yapılan bir sohbette gerçekleşiyor, bazen öğretmenler odasının on dakikalık teneffüsüne sığdırılmaya çalışılan lahzasında bazen de sosyal medya üzerinden paylaştığımız iletilerde.  Konuştukça konuşuyor, paylaştıkça paylaşıyor derken zirveden yuvarlanarak gelen koca bir çığa dönüşüyor zihnimizden akıp ağzımızdan, parmaklarımızdan taşan sözcükler, cümleler.
“Bir şey söylediğin zaman ya hayır söyle ya da sus” sünnetini unuttuğumuz zamanlardayız şimdilerde. Yorum yapma vazifesini edinmişiz her birimiz kendi hanesinde. Ha bire çene çalıyor, memleketi kurtarıyor, düze çıkarıyoruz kendimizce.

Tüm bunlar gerçekleşirken anlamıyoruz, anlayamıyoruz enerjimizi, gücümüzü yanlış yerlerde boşu boşuna harcadığımızı. Mesela iyilik yapmaktan iyice uzaklaşır oluyoruz. Eş, dostun sıkıntılarını çözümlemekten kaçınıyor hatta yardım çığlıklarını duymazdan geliyoruz. Sokakları çer çöp ile doldurup umarsızca gökyüzünü kirletiyoruz. Kokusuz, lezzetsiz gıdalar tüketiyor yapay tatlandırıcıların bağımlısı oluyoruz. En acıklısı da dua etmeyi unutuyoruz yakınlarımıza, zalimin kırbacı altında inim inim inleyen dünyanın dört bir yanında zulüm gören Müslümanlara.

İkinci Dünya savaşı esnasında radyodan ve gazetelerden uzak duran Bediüzzaman’ın, gözünü, kulağını televizyondan, sosyal medyadan ayırmayan talebeleriyiz. Bir davamız vardı hani bizim, iman kurtarmak, salih ameller işlemek. Sahi ne oldu o davaya?

Daima hatırlamalı, hatırlatmalı. Bir hayat yazıyoruz -cüz’i irade ile- kendimize. Diğerlerinin hikâyelerine de katkıda bulunuyoruz. Nasıl bir katkıda bulunduğumuz vicdanımıza kalmış. Tüm insanlarla birlikte yapılan bu yazı serüveninde yazar da yönetmen de senarist de ben, sen, o. Kısacası hepimiz.
Güzel bir hikâyeye sahip olmak için kalemini hayırla oynat. Müspet hareketten yana ol. Zihnini temizle. Kalbini dinle. Sonunun kötü bitmeyeceği bir hayatı düşle. Her ne gelirse başına, ne çıkarsa karşına, ayağın takılsa da olur olmaz anlarda, düşsen de derin bir çukura aldırma. Zira güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır. Bunu bildiğin gibi hayatına da uygula. O’ndan gelene eyvallah de, hayrı dile, hayrı söyle, hayrı yaşa teslimiyetle.

2 yorum:

coskunsel dedi ki...

Çok doğru yazmışsın Biz doğrudan yana olmaya azmu cezmu kasteyleyelim de gerisini bırakalım.Sahi ne oldu o davaya:(

Zeynep Akay dedi ki...

... (sözün bittiği yer)

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar