29 Aralık 2013 Pazar

Gölgedeki güzel


Yaşamak farkında olmaktır; tanıyıp zihne nakşetmektir etrafındaki varlıkları. Aşina bir bakış kazanmaktır lakin ezber mahiyetinde değil.  Tanıdık bir dost misali bilmektir herkesi, her şeyi.

Peki, siz yaşadığınız kenti ne kadar tanıyorsunuz? O kenti oluşturan işlek caddeleri; evinize, okulunuza, işinize uzanan sokakları; vakit namazını eda etmek üzere girdiğiniz camileri; geçmişten günümüze nefes taşıyan tarihi mekânları; önünden geçerken Fatiha okuyup yolladığınız kabristanları ve nicesini hakikaten biliyor musunuz? Gözünüz kapalı bulabilir misiniz sahi? Yapılış tarihlerini söyleyebilir misiniz? Anlatabilir misiniz hikâyelerini?

Bir mekânın sadece ismini ve yerini bilmek, gerçek bir bilgi vermiş olmuyor bize. Ne yazık ki üstünkörü bir malumattan öteye geçmiyor o mekâna dair “bildim” dediklerimiz.

Yivli minaresiyle şehirde emsali bulunmayan Burmalı Mescit Cami hangi ilimizdedir, diye sual etsek ne cevap buyururdunuz?

Belki bazılarımız adını dahi duymamıştır. Zira İstanbul’un en mutena semtlerinden biri olan Vefa’daki bu cami Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Şehzadebaşı Camiinin gölgesinde kalmıştır. Saraçhane parkının içinden geçer, Bozdoğan Kemerinin Marmara tarafına doğru yürürseniz az sonra ağaçların sakladığı o zarif yapıyı fark edersiniz.

Şimdi Dersaadette yaşayan, İstanbul’u iyi bilirim diye övünen, alışveriş merkezlerini tavaf eden milyonlarca kişiden kaçı Burmalı Mescid Camiinin hikâyesini bilmektedir?

Mısır kadılarından Emin Nurettin Osman Efendi tarafından yaptırılan caminin ismine ilk olarak 902 (1497) tarihli bir vakfiyede rastlıyoruz. 953’de ise (1546) İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’ne kaydedilmiş ve bu isimle de anılmış olduğunu öğreniyoruz.

Henüz muhteşem Şehzadebaşı Caminin yapılmadığı, civardaki konaklarda yaşayan semt halkının namazlarını kılmak üzere Burmalı Mescit’e akın ettiği dönem ibadethanenin en parlak, en cazibeli ve alımlı zamanlarıdır. Nitekim takvimler 1911 gösterdiğinde şehirde büyük bir yangın çıkar. Uzunçarşı-Mercan adıyla bilinen yangında kül olur mabedin etrafındaki o harikulade güzelim konaklar. Cemaatsiz kalan öksüz cami Cumhuriyet’e kadar zikir ve ilim sohbetlerinin yapıldığı bir Nakşî dergâhı olarak kullanılır. 1922’de vakıflara geçerek kapatılır, beş yıl sonra Türkistan Gençler Birliği tarafından konferans salonu haline getirilir. 1928’de her 500 metreye bir caminin yeterli görüldüğü yönetmelik sonucu kadrosu boş bırakılarak yalnızlığa mahkûm edilir. Terk edilmek öyle koyar ki Burmalı Mescid’e 1936’ya geldiğimizde içi moloz dolu dört duvardan ibaret bir harabeden başka bir şey değildir. Zorlukla nefes alıp vermekte, ah u vahlar ile inlemektedir. Bir zaman sonra üzeri çinko bir çatı ile kapatılır, revak sütunlarının aralarına da duvar örülerek marangoz atölyesi yapılır. Yapılış amacından uzakta acıyla, kahırla günlerini geçirir. Neyse ki, 1961’de Vakıflar tarafından tamir edilerek yeniden ibadete açılır.

Akşam ezanının okunduğu bir vakit Şehzadebaşı Camiine yöneldiğimizde gördük hikâyesini anlattığım Burmalı Mescit Camiini. Meraklı adımlar ile usulca sokulduk. Geometrik ve basık kemerli ahşap kapısı kapalıydı, ezan vakitlerini gösteren elektronik saat çalışır durumdaydı. Avlusunda, yere serili üç yatak vardı. Yorganlarına bürünmüş üç siluete uzaktan baktık. Camiye daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedik. Bu yeni sahibeler kim bilir kimlerdi… Belki evsizler, belki savaş dolayısıyla yurdundan sürgün edilmiş göçmenler. Henüz düzenlenmemiş Saraçhane parkının ulu ağaçlarının ürküten görüntülerinden kaçarcasına uzaklaştık. Kuzey kapısından girdiğimiz Şehzadebaşı Cami yerli yabancı birkaç misafiriyle bizi karşıladı.

Burmalı Mescid Camii arkamızdan şaşkınlıkla bakakalmıştı.


Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...