29 Aralık 2013 Pazar

Bana bir hikâye anlat


Hikâye nedir, bir ihtiyaç mıdır yoksa malayaniyat mı? Hayata tutunma çabası mıdır hayalperest birinin gerçek yaşam ile bağ kurabilmesi adına? Belki aklımızın almadığı, gönlümüzün tanımlandıramadıklarına ad koyma serüvenidir.  Belki de rüyaların hakikate, hakikatin rüyaya dönüştürülmesidir.

Peki ya, siz hiç düşündünüz mü hikâyelerin hayatımızdaki yerini? Aslında onlar ile büyüdüğümüzü, yetiştirildiğimizi ve bu yolla eğitildiğimizi.

Eğitim ve hikâye yan yana gelir mi sahi? Neden olmasın ki? Kutsal kitaplar hep kıssalar, menkıbeler ile doludur. Hem de en ibretlisinden. Kur’an’ı Kerim’de anlatılan pek çok öykü misaldir buna. Kâh Hz. Yusuf’un kıssası ile kör, karanlık kuyulara düşer, Mısır pazarlarında satılığa çıkarılan köle oluruz. Kâh Hz. Musa’nın elinden atılarak bir yılan şeklini alan asaya dönüşürüz. Hz. İbrahim ile beraber Allah’ı aramaya çıkar ve onca merhalenin sonunda O’na ulaşırız. Sular yükselirken hızla, son anda Hz. Nuh’un gemisine binenlerden biri oluruz. Belkıs’ın tahtına bakar, Süleyman peygamber ile konuşan karıncanın sesine kulak kesiliriz. Ve daha nicesi haber vermek, nasihat etmek, uyarmak ve ikaz etmek adına bizlere sunulur. Ayette de deniyor ya hani: “Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!”* İşte tüm bunları okur, dinler, düşünür de düşünür hayret ederiz.

Teşbih ve temsilleriyle hikâyeler üzerinden akla hitap eden Risale-i Nur’da da uzun kısa pek çok öykü vardır. Bazen sağ yolun yolcusunun ardına takılırız, bazen yirmi dört altın bırakılır avuçlarımıza ve hesaplıca bir ticarete çıkmamız istenir. Kimi vakit Tiflis’te medresesinin planını çizen Üstad’ın arkasında durur, şehre kuşbakışı göz atarız. Kimi vakit kefenimizi giyer, tabutumuza biner, dostlarımıza veda eder ve ebedi âleme gideriz sözcükler ile beraber.
Ve kitabî değildir hikâyeler sadece. Yaşadığımız olaylar birer öyküye dönüşür günler geçince. Çocukluk birer hikâyedir gençlikte. Gençlik birer masala dönüşür yaşlılıkta. Yaşlılık nihaî cümleleridir sonunu bir türlü getirmek istemediğimiz hayatımızın. Öyle böyle hepsi birer anı birer hayal olur. Okul günleri, askerlik hatıraları, nişan düğün, doğum ve sairleri derken nokta konulur.

Noktadan evvel, virgülleri yaşar ve dinlerken insan anlar ki hikâyelerdir bize bizi anlatan; sessizce yol gösteren; halimizi, psikolojimizi gözler önüne seren. Hatta kendimizle baş başa bir yolculuğa çıkaran. Öyle bir yolculuk ki sadece kuş cıvıltılarının, rüzgârda sallanan yaprakların hışırtılarıyla yol aldığımız ve attığımız her adımda kurumuş dal parçalarını ezerken çıkardığımız çıtırtıların ruhumuzu gıdıkladığı... Ve düşüncelerin coşkun bir şelale gibi aktığı…

Hikâyeleri herkes sever. Yeter ki anlatanı bulunsun.


*Müminun s, 44.

Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...