31 Aralık 2013 Salı

Haftanın müziği: İnce saz- Firar



Madem ki yemimiz var madem aşk mukadder!

şu sözlerin güzelliğine ne desem boş. yazarının gönül çizgilerine hayranım, söyleyenin büyülü sesine şaşkın.
enstrümanların tınısıyla sarhoş oluşuma mı yanayım yoksa bu sarhoşluğun dakikalara sığmasına mı?

29 Aralık 2013 Pazar

Bana bir hikâye anlat


Hikâye nedir, bir ihtiyaç mıdır yoksa malayaniyat mı? Hayata tutunma çabası mıdır hayalperest birinin gerçek yaşam ile bağ kurabilmesi adına? Belki aklımızın almadığı, gönlümüzün tanımlandıramadıklarına ad koyma serüvenidir.  Belki de rüyaların hakikate, hakikatin rüyaya dönüştürülmesidir.

Peki ya, siz hiç düşündünüz mü hikâyelerin hayatımızdaki yerini? Aslında onlar ile büyüdüğümüzü, yetiştirildiğimizi ve bu yolla eğitildiğimizi.

Eğitim ve hikâye yan yana gelir mi sahi? Neden olmasın ki? Kutsal kitaplar hep kıssalar, menkıbeler ile doludur. Hem de en ibretlisinden. Kur’an’ı Kerim’de anlatılan pek çok öykü misaldir buna. Kâh Hz. Yusuf’un kıssası ile kör, karanlık kuyulara düşer, Mısır pazarlarında satılığa çıkarılan köle oluruz. Kâh Hz. Musa’nın elinden atılarak bir yılan şeklini alan asaya dönüşürüz. Hz. İbrahim ile beraber Allah’ı aramaya çıkar ve onca merhalenin sonunda O’na ulaşırız. Sular yükselirken hızla, son anda Hz. Nuh’un gemisine binenlerden biri oluruz. Belkıs’ın tahtına bakar, Süleyman peygamber ile konuşan karıncanın sesine kulak kesiliriz. Ve daha nicesi haber vermek, nasihat etmek, uyarmak ve ikaz etmek adına bizlere sunulur. Ayette de deniyor ya hani: “Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!”* İşte tüm bunları okur, dinler, düşünür de düşünür hayret ederiz.

Teşbih ve temsilleriyle hikâyeler üzerinden akla hitap eden Risale-i Nur’da da uzun kısa pek çok öykü vardır. Bazen sağ yolun yolcusunun ardına takılırız, bazen yirmi dört altın bırakılır avuçlarımıza ve hesaplıca bir ticarete çıkmamız istenir. Kimi vakit Tiflis’te medresesinin planını çizen Üstad’ın arkasında durur, şehre kuşbakışı göz atarız. Kimi vakit kefenimizi giyer, tabutumuza biner, dostlarımıza veda eder ve ebedi âleme gideriz sözcükler ile beraber.
Ve kitabî değildir hikâyeler sadece. Yaşadığımız olaylar birer öyküye dönüşür günler geçince. Çocukluk birer hikâyedir gençlikte. Gençlik birer masala dönüşür yaşlılıkta. Yaşlılık nihaî cümleleridir sonunu bir türlü getirmek istemediğimiz hayatımızın. Öyle böyle hepsi birer anı birer hayal olur. Okul günleri, askerlik hatıraları, nişan düğün, doğum ve sairleri derken nokta konulur.

Noktadan evvel, virgülleri yaşar ve dinlerken insan anlar ki hikâyelerdir bize bizi anlatan; sessizce yol gösteren; halimizi, psikolojimizi gözler önüne seren. Hatta kendimizle baş başa bir yolculuğa çıkaran. Öyle bir yolculuk ki sadece kuş cıvıltılarının, rüzgârda sallanan yaprakların hışırtılarıyla yol aldığımız ve attığımız her adımda kurumuş dal parçalarını ezerken çıkardığımız çıtırtıların ruhumuzu gıdıkladığı... Ve düşüncelerin coşkun bir şelale gibi aktığı…

Hikâyeleri herkes sever. Yeter ki anlatanı bulunsun.


*Müminun s, 44.

Zaman ne de çabuk geçiyor


Değişimlerden dem vurduğumuz bu çağ hemen hemen her konuda kolaylıklar sağlarken hayatımıza; bizden, değerlerimizden, kültürümüzden, alışkanlıklarımızdan pek çok şey götürdü.

Ne masal anlatan anneanneler, dedeler ne hikâye anlatıcıları kaldı dünden bugüne. Herkes bir bir çekildi köşesine. Derin bir suskunluğa büründüler. Artık sadece görüntüden ibarettiler. Darılmışlardı, gücenmişlerdi lakin farkına varamayacak kadar meşguldük bilumum teknolojik aletlerle. Televizyon izlemek günün çoğunu dolduruyordu zaten. Bilgisayar önemliydi; zira bilim ve irfanın yolu ondan geçiyordu zannımızca. Ya internet meşgaleleri… İsimlerini zikretmeye ne gerek var. Hepimiz biliyor, kullanıyoruz onları.

Fıldır fıldır gözleri, cıvıldaşan dilleriyle daldan dala uçuşan kuşlara benzer öğrencilerime soruyorum:

“Çalıştın mı yavrum dersine?”

Hiç korkusuzca aynı cevabı veriyorlar:

“Dürüst olmak gerekirse çalışmadım hocam.”

“Neden?”

“O kadar yoğunum ki hocam, vaktin nasıl geçtiğini ben de anlayamıyorum.”

Henüz gençliğinin başında on beş on altı yaşların hükümranlığında bir ömür sürdüren öğrencilerin sadece okula gitmekten ve ders çalışmaktan başka bir vazifesi olmadığı günümüzde onlar buna zaman dahi ayıramıyorlar. Yeni alışkanlıklarının esiri olmuş bir vaziyette habire oyalanıyorlar.
İster on beş yaşında bir öğrenci olalım ister otuz beş yaşında bir çalışan ister kırk beş yaşında bir anne baba… Hepimiz aynı dertten muzdaripiz aslında. Zamansızlık. Bize ait olmayan, bizim olamayan zamanları yaşıyor ve tüketiyoruz. İhtiyacımız olan asıl şey nedir, nedir sahi? Bilmiyoruz. Ardından sızlanıyoruz şair gibi huzursuzca: Zaman, ne de çabuk geçiyor Mona!

Sevdiğim filmlerden biri olan sorgulamalar ile dolu “Before sunset”te başrol oyuncularından Jesse, Celine’e sorar:

-Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırarak bize zaman kazandırdığını iddia ediyorlar. Öyleyse niçin insanlar daha çok ibadet etmiyor?

Jesse’nin sorusu nefsimizi muhasebeye çekecek derin sorulardan…


Gölgedeki güzel


Yaşamak farkında olmaktır; tanıyıp zihne nakşetmektir etrafındaki varlıkları. Aşina bir bakış kazanmaktır lakin ezber mahiyetinde değil.  Tanıdık bir dost misali bilmektir herkesi, her şeyi.

Peki, siz yaşadığınız kenti ne kadar tanıyorsunuz? O kenti oluşturan işlek caddeleri; evinize, okulunuza, işinize uzanan sokakları; vakit namazını eda etmek üzere girdiğiniz camileri; geçmişten günümüze nefes taşıyan tarihi mekânları; önünden geçerken Fatiha okuyup yolladığınız kabristanları ve nicesini hakikaten biliyor musunuz? Gözünüz kapalı bulabilir misiniz sahi? Yapılış tarihlerini söyleyebilir misiniz? Anlatabilir misiniz hikâyelerini?

Bir mekânın sadece ismini ve yerini bilmek, gerçek bir bilgi vermiş olmuyor bize. Ne yazık ki üstünkörü bir malumattan öteye geçmiyor o mekâna dair “bildim” dediklerimiz.

Yivli minaresiyle şehirde emsali bulunmayan Burmalı Mescit Cami hangi ilimizdedir, diye sual etsek ne cevap buyururdunuz?

Belki bazılarımız adını dahi duymamıştır. Zira İstanbul’un en mutena semtlerinden biri olan Vefa’daki bu cami Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Şehzadebaşı Camiinin gölgesinde kalmıştır. Saraçhane parkının içinden geçer, Bozdoğan Kemerinin Marmara tarafına doğru yürürseniz az sonra ağaçların sakladığı o zarif yapıyı fark edersiniz.

Şimdi Dersaadette yaşayan, İstanbul’u iyi bilirim diye övünen, alışveriş merkezlerini tavaf eden milyonlarca kişiden kaçı Burmalı Mescid Camiinin hikâyesini bilmektedir?

Mısır kadılarından Emin Nurettin Osman Efendi tarafından yaptırılan caminin ismine ilk olarak 902 (1497) tarihli bir vakfiyede rastlıyoruz. 953’de ise (1546) İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’ne kaydedilmiş ve bu isimle de anılmış olduğunu öğreniyoruz.

Henüz muhteşem Şehzadebaşı Caminin yapılmadığı, civardaki konaklarda yaşayan semt halkının namazlarını kılmak üzere Burmalı Mescit’e akın ettiği dönem ibadethanenin en parlak, en cazibeli ve alımlı zamanlarıdır. Nitekim takvimler 1911 gösterdiğinde şehirde büyük bir yangın çıkar. Uzunçarşı-Mercan adıyla bilinen yangında kül olur mabedin etrafındaki o harikulade güzelim konaklar. Cemaatsiz kalan öksüz cami Cumhuriyet’e kadar zikir ve ilim sohbetlerinin yapıldığı bir Nakşî dergâhı olarak kullanılır. 1922’de vakıflara geçerek kapatılır, beş yıl sonra Türkistan Gençler Birliği tarafından konferans salonu haline getirilir. 1928’de her 500 metreye bir caminin yeterli görüldüğü yönetmelik sonucu kadrosu boş bırakılarak yalnızlığa mahkûm edilir. Terk edilmek öyle koyar ki Burmalı Mescid’e 1936’ya geldiğimizde içi moloz dolu dört duvardan ibaret bir harabeden başka bir şey değildir. Zorlukla nefes alıp vermekte, ah u vahlar ile inlemektedir. Bir zaman sonra üzeri çinko bir çatı ile kapatılır, revak sütunlarının aralarına da duvar örülerek marangoz atölyesi yapılır. Yapılış amacından uzakta acıyla, kahırla günlerini geçirir. Neyse ki, 1961’de Vakıflar tarafından tamir edilerek yeniden ibadete açılır.

Akşam ezanının okunduğu bir vakit Şehzadebaşı Camiine yöneldiğimizde gördük hikâyesini anlattığım Burmalı Mescit Camiini. Meraklı adımlar ile usulca sokulduk. Geometrik ve basık kemerli ahşap kapısı kapalıydı, ezan vakitlerini gösteren elektronik saat çalışır durumdaydı. Avlusunda, yere serili üç yatak vardı. Yorganlarına bürünmüş üç siluete uzaktan baktık. Camiye daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedik. Bu yeni sahibeler kim bilir kimlerdi… Belki evsizler, belki savaş dolayısıyla yurdundan sürgün edilmiş göçmenler. Henüz düzenlenmemiş Saraçhane parkının ulu ağaçlarının ürküten görüntülerinden kaçarcasına uzaklaştık. Kuzey kapısından girdiğimiz Şehzadebaşı Cami yerli yabancı birkaç misafiriyle bizi karşıladı.

Burmalı Mescid Camii arkamızdan şaşkınlıkla bakakalmıştı.


8 Aralık 2013 Pazar

Nerelerdeydim?


Geldim geldim.
uzun zamandır içimde yoktu bloga yazma isteği.
okudum hep yazılanları lakin ben yazamaz oldum.

İstanbul'a atanıp da öğretmenliğe başlayalı bu yana 83 yaşındaki dedemle kalıyorum.
ev arkadaşım dedem sabahları beni uyandırıyor bu yüzden cep telefonumun alarmını kurmama gerek kalmıyor.
bazı günler dersim geç başlasa da akşamdan hatırlatmazsam aynı saatte uyandırıyor beni dedem. saat: 07.30'da.

aynı resimdeki gibi giyiniyorum işe giderken.
kıyafet serbestisinin getirdiği rahatlık ve yapımdaki rahatlık nedeniyle hiç bir zaman şıkır şıkır giyinen süslü hatunlardan olmadım.
şikayetçi miyim?
hayır:)

okuluma tramvay ile gidiyorum.
bazen öğrencilerime rastlıyorum duraklarda.
sohbet ediyoruz.
onları birazcık daha yakından tanıma fırsatı elde ediyorum.
o bir anlık ilgiye dahi o kadar muhtaçlar ki...
şaşırıyorum.

tam gün süren okuldan sonra hizmetiçi eğitimler için başka bir okula gidiyoruz.
akşam 21.00'de biten eğitimlerden sonra hala dolu dolu olan tramvaya binip şanslıysam bir yer bulup oturarak eve dönüyorum.

bir saat kadar dedemle oturup tv izlerken ıhlamur içip yanında kuruyemiş yiyoruz.
bazen bisküvi.
bazen yalancı tiramisu yapıyorum ona.

tv izlerken dedem sürekli reklamlara takılıyor..
hani şu hiç bitmeyen, dakikalarca süren reklamlar...
tansiyon aletleri, zayıflama kremleri, ağaç fideleri, ev hediyeli bal reklamları...
onlar yüzünden yakında ya bunalıma gireceğim ya da bir hikaye yazacağım.
inşallah ikincisi olur.

kulağı ağır işiten dedem bazen yabancı kanalları izliyor.
mesela İngiliz kanalı açık ya da Arap.
iyi programmış bu diyor.
gülümsüyorum.


işte hayat böyle akıp gidiyor.

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...