31 Temmuz 2013 Çarşamba

İlham veren fikirler: Yastık kılıfı süslemece

İlham veren fikirler bölümümüze hoş geldiniz sevgili izleyenlerim,

malumunuz yaz günleri uzun, sıcak ve rehavet veren cinsten.

Ramazan ayı olması cihetiyle Kur'an, cevşen, risale okumalarına ağırlık vermiş olsak da geriye kalan onca zamanı nasıl dolduracağını düşünüyor insan kara kara.

ben de bir nevi terapi niyeti gören el işlerine merak saldım bu ara.

sevdiklerimi mutlu etmek için onlara bir şeyler hazırlayayım, hem işlerine yarasın, baktıkça beni hatırlasınlar hem de ben üretkenliğimi konuşturayım istedim.

ve ortaya bu sevimli misafirler çıktı.




bazen bu benim her şeye "işe yarar" bir anlam büründürme çabam, beni çıkmaz sokaklara atsa da vazgeçmiyorum ondan.

çünkü biz insanoğlunun ürettiği ve tükettiği her şey bir zaman sonra birer "çöplük" oluyor sadece.

Yaratıcının meydana getirdiği cümle mahlukat gibi geri dönüşümlü değil maalesef yapabildiklerimiz.

bu yüzden kendime bir hobi seçerken bile dikkat ediyorum: fazla yer kaplamasın, insanları meşgul etmesin, faydalı olsun, kullanılabilir bir işleve sahip olsun vs...

neyse...

benim bu takıntılarım uzar gider.

sevgiyle kalın,

güzel işler yapın güzelleşin:))



27 Temmuz 2013 Cumartesi

Haftanın müziği: Cnblue - I'm a loner




Koreseverler hemen anlamıştır; bu sıralar "we got marreid" i izliyorum.
ikisi de müzisyen olan Jung Yong Hwa & Seohyun çiftinin yaşadıklarını seyrediyorum keyifle.

bir program bu kadar mı doğal, eğlenceli ve harika olabilir.

önce programın içeriğinden kısaca bahsedeyim.

"eğer Koreli ünlüler evlenselerdi nasıl yaşarlardı?" mantığıyla Koreli ünlülerin evlendirildiği bir program bu.

her  hafta çiftlere farklı görevler veriliyor ve onlar da bunu bir çift olarak en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyor.

bir de program içinde ara ara çiftin birbiri hakkındaki samimi düşüncelerine yer veriliyor.

ve program sunucularının da esprili yorumlarıyla ortaya izlemesi müthiş keyif veren bir izleti çıkıyor.

bu yalancıktan olan programı izlerken şunları da fark ettim.

- çiftler, birbirinin görüşlerini önemsiyor ve yaptıkları her işte birbirinin fikrini alıyor.

- çiftler, birbirlerini herhangi bir durum ve zamanda üzüp üzmediklerini öğrenip birbirlerinden özür diliyorlar.

- çiftler, bir iş yaparken yaptıkları o işi daha eğlenceli hale getirmek için iddiaya giriyor. böylece hem daha çok anı biriktirip hem çok şey paylaşıyorlar.

- çiftler, birlikte çokça zaman geçiriyor. mesela sabah yürüyüşüne gidiyorlar, kitapçıya gidip birbirlerine kitap satın alıyorlar, o kitapları okuduktan sonra birbirlerine rapor sunuyorlar, beraber yemek yapıyor, evlerini dekore ediyorlar.

"we got married" sadece bir eğlence programı değil. öğreticilik yönü de var. zaten farklı bir kültürün parçası olması hasebiyle Kore kültürüne de iyice aşinalık kazanır oluyorsunuz.

hadi bakalım, Yong Oppa'nın parçasını dinleyin, güzelleşin:))

not: şarkının sözleri çok basit, lakin müziği, müziğin verdiği coşkuyu sevdim. Koreliler yine aldınız benden bir artı...


26 Temmuz 2013 Cuma

İlham veren fikirler: Uyku bandı süslemece

Merhabalar sevgili izleyenlerim,
nice zamandır ufak tefek hobi işlerine el atmış durumdayım.
işte onlardan birisi.

uyku bandı benim için olmazsa olmazlardan biridir.
elimin kolaylıkla ulaşabileceği, yatağımın en yakın bölgesinde yaşam sürmektedir kendisi.
zira ben ışıkta uyuyamayan hassas bir yapıya sahibim.
bu nedenle elimde biri hediye olmak üzere 3 tane uyku bandı var.

birkaç gün evvel uyku bandına gözlerimi diktim ve ona:

"Sana bir şeyler yapalım." dedim.

ardından bu göz fikri dünyaya geldi ve hayat buldu.

bantların rengi farklı, çünkü keçeleri dikmeden evvel fotoğraflamayı unuttum.
o yüzden bir başka uyku bandını model olarak kullandım:))

evet tahmin edeceğiniz üzere kullandığımız malzemelerimiz çok basit:

*beyaz keçe
*siyah keçe
*dantel ya da  nakış ipi
*uyku bandı
*makas
*iğne


göze denk düşecek ilgili yerleri işaretledikten sonra kocaman şaşı gözlerimizi uyku bandının üstüne dikiyoruz.
ve ortaya bu şaşı arkadaş çıkıyor.
fazla göz göze gelmemek lazım, nitekim baktıkça başıma ağrılar girer oldu.
şaşı'rtmasa mıydık acaba:)?

arkadaşlarınıza, sevdiklerinize muzip ve küçük hediyeler hazırlamak istiyorsanız işte sizin için küçük bir fikir.

ilhamınız bol olsun.

hayal edin güzelleşin:)


21 Temmuz 2013 Pazar

Yamak Ahmet

Yamak Ahmet, yeniden televizyon ekranında.

ecdadımızın yaşadığı Ramazanları canlandırması, dönem hikayesi olması ve saf, masum, derunî bir aşkı anlatması itibariyle beni kendine çeken bir dizi olmuştu.

masal gibi bir diziydi işte:)) içinde kıssalar, hikayeler, Asr-ı Saadetten anlatılar da vardı.
olaylar geliştikçe osmanlı'dan günümüze tatlı tatlı esintiler aktı, aktı.

Vygotsky haklı, diziyi izledikten sonra yemeklere Yamak Ahmet gibi baharat katar olduk.
sıcak yaz günlerinde, halsiz bir halde hazırladığımız yemekler, Yamak Ahmet'e özentiyle seyirlik bir tabloya dönüştü. mutfağa hevesle giriyor, baharatları sihir yaparcasına serpiştirirken diziye göndermeler yapıyorduk.

izlemeyenler izlesin, güzelleşsin:)

ve son olarak (diziden) bu güzel iftar duası gelsin, Allah oruçlarımızı kabul etsin.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Unutmak


"unutmaktan korkuyorum."dedi.

yüzünde kaybetmekten korkanların ifadesi: hüzün, vazgeçişler, bekleyişler...

"ve..."

devam et dercesine başımı sallıyor, adeta beni  esir alan hikayesini anlatmasını meraklı bir çocuk edasında bekliyorum. derken çağrışımlar diyarına konuk oluveriyorum, şairin mısraları yankılanıyor zihnimde: "gözlerin gördüğüm en güzel şehirdi." demek ki unutmamışım! 

"ve biliyor musun, asla umudumu kaybetmedim. bazıları buna salaklık diyor."

"başkalarının ne dediği senin için önemli mi?" 

"yoo, değil. önemli olan inancımızı kaybetmemek. eğer inanıyorsanız üstünsünüz, diyor kitapta. ben, beni salaklıkla itham edenlerden üstünüm. bu yüzden..."

"hangi kitap?" soruyorum ilgiyle.

şaşkınlıkla bakıyor. uzaklardan, kent ormanından serçe sesleri geliyor; güneş batıya biraz daha meylediyor; ikindi güneşinden yüz bulan mahalle sakinleri sokağa taşınıyor, ellerinde örgü işleri. yeni yetme bir ergen açtığı son ses müzikle sokağa yayın yapıyor, mikrofondaki ses, unutmak o kadar kolay mı sandın? yolların bana aşktır artık, diyerek acısını kusarken mahalleli kadınlar tığlarını, şişlerini bırakıp kucaklarına, söyleniyorlar çocuğa.

"kur'an'da."

"ya korktuğun başına gelirse?" sorular sormakta ısrarcıyım bugün. 

"hangi korktuğum?

"unuttun mu yoksa?" diyorum hayretle ve çokça kızgınlıkla.

"neyi?" diyor şehri andıran gözlerini kocaman açıp.

19 Temmuz 2013 Cuma

İki yabancı


uyandığında üstünde günler öncesinden asılı kalmış yorgunluğun olduğunu fark etti. şehir çöplüğünü andıran zihnini boşaltmalı ve bir an evvel toparlanmalıydı. uyuşuk adımlarla banyoya gitti. kireç kokulu şehir suyuyla defalarca yüzünü yıkadı, yıkadı.

"Günaydın."

hevesle karşılık bekledi lakin tepki gelmedi. iletişimin doğru yaşanmadığı dahası olmadığı bir evde yeni bir güne uyanmanın ne önemi vardı.

aynı dili konuşmak birbirini anlamayı kolaylaştırmıyordu.

son cümleyi onlarca kez tekrarladı. yeni bir keşifte bulunmuş mucitler gibi sevindi. ömrünün rönesansını yaşıyor, aydınlama çağına giriyordu karısı sayesinde.

onun kıvırcık uzun saçlarına, kalınlaştırmak için günlerdir almadığı kaşlarına, duygularını gizlemek isteyen sımsıkı örülü dudaklarına baktı. eli her zamanki gibi ağzında, tırnaklarını yiyordu. 

oral döneme takılıp kalan karısının şimdi bir yabancıya dönüşmesi aklını karıştırıyordu. oysa anlamayacak ne vardı, herkes bu dünyada birbirine yabancıydı, yalnızca insan kalbinin izin verdikleri hariç.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Haftanın müziği: Zeki Müren: Dediler zamanla hep azalırmış sevgiler



Türk sanat müziği sevdiğimi söylemiş miydim?
günümüz şarkı sözleri ve dımtıs dımtıs müziklerinden hazzetmeyen birisi olarak Türk Sanat müziği, Türk Halk müziği ve türküler dinlemek bana iyi geliyor. onların dile getirdikleri saf, gerçek ve masum. kullanılan dil zarif ve narin.

ben bu zarafeti seviyorum.

işbu eserin hakikat payesini taşıyan en anlamlı sözüyle noktalayalım:

"Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? / Ömür dediğin şey küsecek kadar çok mu?"


14 Temmuz 2013 Pazar

Mutluluk küçük şeylerde saklıdır


yabancısı olduğunuz o kahkaha sizdendi.

günler, aylar sonra işittiğiniz içindi bu yabancılık hissi.

varsın garip gelsin, yeniden kahkaha atabilmenin güzelliğine yoğunlaşalım biz.

sebebine...

tabi ki bir eğlence malzemesi olmalı bunun için. 

herkesin kendine özgü yöntemleri vardır. benim kullandığım yollardan biri çikolata, muz yemektir. ikincisi film izlemek, üçüncüsü blog okumak, dördüncüsü kendime hobi cinsinden yeni uğraşlar edinmektir. 

bu sıralar ikinci şık üzerinde yoğunlaştım. kafamı boşaltmak, dinlenmek istiyorum. ve bir dizi bana bu noktada epeyce yardımcı oldu.



"Reply 1997 / 2012" 

bir kore dizisi. türü romantik komedi. ancak farklı bir tadı var, japon yapımlarına benziyor. entrika, hırs, kıskançlık yok. liseli gençlerin birbirleriyle, aileleriyle ve hayatla olan mücadeleleri anlatılıyor. dostluk, arkadaşlık, ilk aşklar, hüzünler, neşeler... 



bu tür diziler hoşuma gidiyor. yine benzer konuya sahip olan Nobuta wo produce, Puropozu dai sakusen, Hanamizuki ve Tatta hitotsu no koi de severek izlediğim, etkilendiğim diziler olmuştu.

mutluluk küçük şeylerde saklıdır, bir dizinin komik bir karesinde; dinlediğin şarkının seni alıp götürdüğü yerde; nemin yapış yapış olduğu anda ferahlatan rüzgarda; gökyüzüne toplanan bulutlarda; tam zamanında yetiştiğin terminal otobüsünde; muhabbet kuşunun sabahları zorla uyandıran ötüşünde; sınavları bitirmenin dayanılmaz hafifliğinde. ve dahası binlercesiyle...

saydığım her bir dizi vakti çok olanlara ve keyifli zamanlar geçirmek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.

izleyin güzelleşin;) 




10 Temmuz 2013 Çarşamba

Neden yüksek lisans?

Ellerini kavuşturup bir süre ovalarcasına hareket ettirdikten sonra soruyor:

-Neden yüksek lisans?

Hep aynı cevabı veriyorum:

-Üniversiteyken pek çok alanda ders gördüm. Dinler Tarihinden Kelama, Türk İslam Edebiyatından Mantıka, Tefsir Usulüne, Sanat Tarihine, Paleografiye... Her birinden bir parça bilgi öğrendim. Mezun olduğumda hiçbirisinde yetkin değildim. Öyleyse bir alanda uzmanlaşmalıyım.

İşte bu niyetle çıktım yola.


Sevdiğim iki alan vardı: Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi. İlki ağır bastı.

Üç tercihim vardı:  Marmara Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi, Sakarya Üniversitesi.

Marmara olmadı, çünkü ales puanım düşüktü; Uludağ olmadı çünkü 50 puan olan dil sınavında 47'ye takılı kalmıştım. Bu durumda bir yıl daha beklemek yerine Sakarya'ya başvurdum ve kabul edildim. Tarih 13 Ağustos 2009.

Nereden bilebilirdim ki yüksek lisans eşittir hoca demek olduğunu!



Danışman hocamızla bir türlü anlaşamıyordum. Hocanın benden ne istediğini anlamıyordum. Sırf tez konumu bile ilerleyen zaman içerisinde 3 kez değiştirmek zorunda kaldım.

Her hafta hocanın yanına gidiyor yaptıklarımı gösteriyor, ertesi hafta geribildirim almak üzere iki saatlik yoldan,  Yalova'dan geliyordum. Geldiğim vakit hocayı odasında bulamıyordum çoğu zaman. Telefonla arayınca ya bir toplantıda ya da derste olduğunu öğreniyordum. Kapısındaki sandalyelerde saatlerce bekliyordum, bekliyordum...

Nihayet hoca geldiğinde merakla odasına giriyor, hüsranla çıkıyordum yanından. Okumamış, düzeltmemiş yine çalışmalarımı.

Bu gelgitlerle ve asistanın yardımıyla epey ilerledim tezde. Zamanında savunma tarihini ayarladık. Lakin danışman hocam bırakın beni desteklemeyi sesini bile çıkarmadı jürinin yanında. Öyle bir an geldi ki alan dışındaki bir hocanın haksız sorusunu bir başka alan hocası cevapladı, beni destekleyerek.

Sonuç: 3 aylık düzeltme.

Savunmadan sonra İstanbul'da, Fatih'te bir aylık yoğun bir programa katılmıştım. ardından Ramazan gelmişti. Yorgundum, tezi elime alacak halim yoktu. Gitgide yuvarlanıyor gibiydim, karanlık bir kuyuda. 3 ay geçti, sonbahar bitti, kış geldi. Teze elimi bile sürmemiştim, her şey bir kenarda tozlanıyordu.


O sıralar sadece roman, hikaye okuyor, film seyrediyor, denemeler yazıyordum gazeteye. Canım sıkılıyordu, sıkılıyordu, çok sıkılıyordu. Kimselerle görüşmüyordum. Tam bir tecrit hali, toplumdan uzaklaşma. Belki de örtülü depresyondu yaşadığım, o zaman anlayamadım.

Bahar geldiğinde yeniden sarıldım kağıda kaleme. Annemin bir arkadaşının bir dost toplantısında benim için tefriciyye dağıttırmasının da hikmeti vardı bu yeniden dirilişte. Canla başla düzeltmeleri yaptım. Hocayı aradım, yeniden kendimi tanıttım. Telefondaki ses bir başka bombayı haber veriyordu:

-Artık danışmanın ben değilim, başka hocaya verildin.

Sinirlerim bozulmuştu. Meğer üniversitenin aldığı karar gereği uzatmaları oynayan öğrencilerin danışmanları değiştiriliyormuş.


Vardır bir hayır dedik, yeni hocayla tanıştık. okulun sevilen sayılan hocalarından imiş zat-ı muhterem. Fakat sonradan kendisine emanet edildiğimiz için hoca şaşkın, alanı farklı -mantık yada felsefeydi sanırım- işi başından aşkın vs. O da savunmaya kadar ilgilenemedi benimle adamakıllı.

Haa bu arada alınan yeni bir karar daha var: Sakarya Üniversitesi yüksek lisans yapan öğrencilerine mezun olmak için bir şart koşuyor: Bir makale yazacak ve hakemli bir dergide yayınlayacaksın.

Bu makaleyi yazmam 10 günümü aldı. Ama yayınlanması 6 ay! Çünkü hocalar arasında gidip geliyordum, eski hocam alan hocası olduğu için mecburen makale konusunda bana yardımcı olmak durumundaydı. Ama gelişigüzel bir rahatlıkla.... Makaleyi okudu, yarım yamalak düzeltti, her hafta yeni bir şeyler istedi ve öyle böyle derken aylar geçiverdi.

Ehh sonunda falanca üniversitenin hakemli dergisinde yayınlandı ve ben nihayet savunmaya girdim.

Savunma berbattı. Çünkü bir sürü hatalar buldular ve bunlar çok basit hatalardı. Eğer savunmaya girmeden önce doğru düzgün bir şekilde o tezi okusaydı  ikinci danışman hocam, bunca uyarıya, düzeltmeye maruz kalmayacaktım.  

İşte o vakit bir kez daha anladım: Yüksek lisans demek hocanın ilgisi, emeği, desteği ve başarısı demekti.

Hatalar yeniden düzenlenmek koşuluyla tez kabul edildi, Ocak 2013'de yüksek lisans eğitiminden mezun oldum. Başladığımdan 3,5 yıl sonra.

Jürideki hocalar hatalarımı şiddetli bir rüzgar edasında savururken yüzüme, içimden şunu tekrarlıyordum: eğer geçirmezlerse bırakacaksın, eğer geçirmezlerse bırakacaksın, bırakacaksın, her şeyi geride bırakacaksın...



Yaşadığım ruh halini kelimelere tam olarak yansıtamamış olabilirim, ne de olsa damdan düşenin halinden damdan düşen anlar.

Yalnız şunu da eklemeliyim, her fırsatta tezimi bitirmek için dua ediyordum Rabbime. Zira biliyordum başarıya ulaşmak hem fiili hem kavli dua ile mümkündü. Tezi bitireli 6 ay olduğu halde dilim bazen alışkanlıkla şu duayı tekrarlıyor: Allah'ım hayırlısıyla yüksek lisansı bitirip mezun olmamı nasip eyle, muvaffak ve muzaffer eyle:))

Hamdolsun, duam kabul oldu.

Hasılı kelam, bu iç döküşten çıkarılacak ders şudur:

"Tanımadığınız hocayla çalışmayın, anlaşamadıysanız eğer yol yakınken dönün ve bildiğiniz bir yerde yeniden başlayın."

İşte bir çile hüviyetini kazanan ahvalin kelimelere dökülmesi bu cümlenin hayat bulması içindi efendim.

Selametle...





     

4 Temmuz 2013 Perşembe

Haftanın müziği: Le Trio Joubran - Majâz



Yıllar yıllar önceydi, belki üniversite sıralarında hayaller kuruyordum pencereden Boğaz'a bakıp.
Belki elimde şehir kütüphanesinden aldığım bir roman, merakla onu okuyordum.
Belki Safranbolu'daydım, bir gezgin hüviyetinde.
Belki Yeşil'deydim; bahçesinde oturup şiirler okuyordum Çelebi Mehmet'e.
Belki Üsküdar'daki  kalabalığa karışmıştım, şehre ağıtlar yakıyordum.
Belki Ankara Kalesi'nden kendi gençliğime yanıyordum.
Belki elimde fotoğraf makinem Urfalı bir kadının peşinden koşturuyordum.
Belki Kemeraltı'ndan geçip Saat Kule'siyle selamlaşıyordum. 
Belkiler git gide çoğalıyordu.
Yıllar geçiyor, bir dönem sona eriyordu.

Sonra üniversite bitti!

Hayat kapıya dayandı.
Tahammülsüzdü.
Hazırlıksızlığım karşısında önce şaşakaldı derken şaşkınlığı öfkeye dönüştü.

şimdi ne zaman Majâz'ı dinlesem, geçmiş acıyla haykırıyor, kayıplarım hıçkıra hıçkıra ağlıyor.
bu notalar bana hep maziyi anlatıyor.

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...