24 Şubat 2013 Pazar

Kim bilebilir?


geriye dönüp bugünlere baktığımda yaşadığım acıların ağırlığı yerini hafifliğe bırakmış olacak mı?
ağlamalarım gülmelere, kederlerim sevinçlere dönüşecek mi?
mücadelesini verdiğim her bir değerin savaşı bitip de galibiyet nasip olacak mı?
eksikliğini duyduklarım tamamlanacak mı?
daha umutla, daha az karamsarlıkla ve azimle yürümeye devam edebilecek miyim?
ellerimden kayıp giden mutluluğu yeniden elde edebilecek miyim?

kim bilebilir?!

sahi Yaratıcıdan başka kim bilebilir?

kaderin üstünde bir kader varsa eğer, hayırlısıyla yaşamak ve isyana sürüklenmemek harcımız olsun. amin.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Öyle bir geçer zaman ki


Biliyor musunuz, uzun zamandır yirmi dört saate biçilen vaktin yetersizliğinden dert yanıyor, onu verimli kullanmanın yollarını arıyorum. Zira yaş aldıkça çocukluğumun asırlara bedel zamanından gittikçe uzaklaşıyorum. Yaşadığımız her an, kendi hakkını istercesine karşıma dikiliyor ve sitemle ziyan edilişinin hesabını soruyor. Başım önde boynum bükük, mahcubum hatam büyük! 

Tagore’un sözü bu esnada zihnime çakılıyor: “Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır.”
Hakikat canımı acıtıyor; malûm israf sadece yeme-içmeye münhasır değil. Bize emanet olarak verilen her “şey” bizce israf edilebilme potansiyeline sahip. Ancak tersi de mümkün, o “şeyleri” bereketlendirmek ve kaliteli değerlendirmek de yine insanoğlunun elinde.
Sahi var mı bunun yolunu bilen? Aklınıza neler geliyor?
İlk etapta Peygamberimiz’in (asm) sözünü hatırlıyorum: “İki günü bir olan ziyandadır.” Herhangi bir çerçeveye hapsetmeksizin, şunları bunları yaparsanız gibi sıralamalara, izahlara girişmeksizin bir ölçü veren Hz. Muhammed, hesaplaşmayı nefsimize bırakıyor.
Kur’ân’da, zamana yemin edilmesi, onun kutsallığını, paye biçemediğimiz değerini, anlayamadığımız hikmetini gözler önüne sererken âyetin devamı tüylerimi diken diken ediyor: “İnsan gerçekten ziyan içindedir.”
Zaman ve ziyan ilişkisi tefekküre dâvet ediyor başrol oyuncusunu. İnsan düşünmeli, zaman ayırıp, uzunca.
Nerede okuduğumu hatırlamadığım, defterime not alarak kayda geçirdiğim mühim bir tesbiti yeri gelmişken burada paylaşmalıyım: “Şimdi diğer zamanlardan üstündür, çünkü size aittir.”
Tam şu an, bulunduğumuz lâhza, ne kadar kıymetli! Ona sahibiz, yalnızca çok kısa bir süreliğine. Az sonra, kuş misali kanatlanıp bizden sür’atle uzaklaştığında “geçmiş”e ait birer anı olacak levh-i mahfuzda. Ne değiştirmesi mümkün, ne geriye alıp yeniden yaşaması… Giden gitmiştir bir kere.
Ümitsizliğe kapılmayalım, elbette, emaneti hakikî sahibine satarak şu geçici ömrümüzü ebedî bir âleme çevirebiliriz. Nur’un Üstadı, Allah yolunda sarf edilen hayatın fanilikten bakiliğe geçişini adeta bir dönüşüm, iyileştirme olarak nitelendirirken ne güzel söyler:
“Fani mal beka bulur. Çünkü Kayyum-u Baki olan Zat-ı Zülcelal’e verilen ve O’nun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zail, bakiye inkılâp eder. Baki meyveler verir. O vakit, ömür dakikaları, adeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zahiren fena bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar.”
Buraya kadar her şey güzel. Fakat medeniyet fantaziyeleri aldatmaya, uyutmaya devam ederken imtihanımızın kolay geçeceğini kim söylemiş!

6 Şubat 2013 Çarşamba

Tahta kaşığın arkadaşlığı



“O benim otuz senelik arkadaşımdı.” 
Selahaddin Çelebi eskimiş, işe yaramaz bulduğu kırık tahta kaşığı çöpe atıp çarşıdan yeni bir tane alınca iktisat sultanı merakla sorar. “Benim tahta kaşığım nerede?” Çöpte olduğunu öğrenince çıkarılıp kendine getirilmesini ister ve ardından ders verircesine yılların eskitemediği beraberliklerini dile getirir. Tam otuz yıllık birlikteliktir bu! Eşya ile insan arasındaki ilişkinin mümtaz ve ibret dolu misalidir.
Tahta bir kaşığa atfedilen arkadaşlık nişanesi. Hadiseyi kitaptan okusam da bunlar hikaye değil, gerçeğin kendisi. Eşyanın değeri, bizzat varlığında gizli. Yılların devşiremediği, zamanın unutturamadığı bir dostluk örneği. Köhne, rutubetli, güneş görmeyen hapishaneleri gezdiler beraber, sürgüne gittiler memleketin dört bir bucağına. Hummalı ve şevkli çalışmaların renkli, mis kokulu meyvesinin yazılışına da şahit oldular keyfî polis baskınlarına da. İnşa ettikleri hatıralar Babil kuleleriyle yarışırdı, öylesine çok öylesine bereketliydi.
Sahi, hangimizde uzun yıllara dayanan, hayret ve takdir uyandıran o vefa duygusundan eser var şimdi? Vefa... O şimdi sadece bir semt adı, değil mi?
Eski, kırık kaşığını hâlâ kullanılabilir olarak kabul eden ve eşyayı olduğu gibi değerlendiren nurların Üstadı dünyanın en zenginiydi. Sahip olduğu her şey kullandıkça kıymet kazanıyordu. Peki ya bizimkiler?
Yenisini, daha güzelini, en iyisini al, anlayışının anbean pompalandığı dünyada harcadıkça zenginleştiğimiz sanrısına kapılıyoruz. Oysa evler, dolaplar eşyalar ile ağzına kadar doldukça hiçbir şeyden tat alamaz hâle gelmiyor muyuz?. Hislerimiz zarar görüyor, farkına varamıyoruz. Tükettikçe hedonizmin kölesi kimliğini kazanırken mutlu olduğumuz yanılgısı sarıp sarmalıyor her lahzada. 
Bırakın otuz yılı, hangimizin on yıllık geçmişe sahip herhangi bir eşyası var? Cep telefonları, bilgisayarlar ve sair aletler gelişen teknolojiyle yenilenirken, kıyafetlerimiz, mobilyalarımız, perdelerimiz değişen modayla demode bulunurken neyin vefasını taşıyabiliriz bugün biz? Kendimizi bir başkasının tasarladığı bir dünya üzerinden modellerken neyin özgürlüğünden bahsediyoruz?
Bir sepete doldurup varımızı yoğumuzu, çıkabilir miyiz yolculuklara?
Tırlar dolusu eşyalar, gönlümüzde kırık bir tahta kaşık hükmünde değer arz etmiyor. Çabucak yokluğa mahkum ettiğimiz her biri vazifesini yapamadan terk ediliyor. Onlarla ne geçmiş yazabiliyoruz kendimize ne gelecek!  
Akabinde buhranlar, hafakanlar... Ağzımızda buruk bir tat, göğsümüzde endişe veren bir ağrı. Hep aynı soru kafamızın içinde dönüyor: Niçin mutlu değilim, niçin?

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...