26 Ocak 2013 Cumartesi

Sonsuzluğa açılan kapı: Ölüm


Okuduğumuz, gördüğümüz, işittiğimiz şeyler ruh halimize göre karşılık bulur aynamızda. Zaman olur el-Darr isminin nakışları hayat bulur bizde. Olur, olmaz her şeye hüzünlenir, dertleniriz. Hassas bir teraziye döner kalbimiz. Kâinat bambaşka bir kimlik kazanır gözümüzde. Kayıplarımız sair zamanlara göre can yakar, inatla kabullenmek istemeyiz. 
Teselli arar, eşe dosta sarılır; derdi sıkıntıyı terk etmek arzusuyla anlatır da anlatırız. İçimizin zehrini akıtarak rahatlayacağımız yerde daha yoğun bir kasvete kapılırız.
Böylesi anlarda, imdadımıza bir kelâm çıkagelir. Ya Kur’ân’dan bir âyet olur, ya Peygamberimizden (asm) bir tavsiye yahut okuduğumuz kitaptan özlü bir satır. Yaşadığı yılları ağır bir yük gibi omuzuna yüklenmiş yaşlı teyzenin dudaklarından dökülen bir cümle olur bazen. Bazen de sosyal medyada gezinirken hoşumuza giden bir ibare.
İşte beni düşündürmek maksadıyla akşamleyin bir söz çıktı karşıma. Belki de ben umutla sarıldım ona. Güzel, derin ve etkileyici: “Rabbim gönlümdeki boşluğu sevdiğin baki şeylerle doldur. Ben ne koyduysam çürüdü gitti.”
Bu söz beraberinde binlercesini getirdi aklıma. Başta İbrahim Peygamberin (as) sözü, geldi kalbime kondu: Ben batıp gidenleri sevmem! Onca arayıştan sonra vardığı hakikî mutlak, teslim olmuş bir yürekten gelen kuvvetli bir imanın sesiydi. O aradığını bulmuştu. Bu yüzden Allah’ın dostu, yani Halillullah olmuştu.
Ardından Nur ciltlerinden akın etti cümleler birer birer. “Dünya madem fanidir, değmiyor alâka-i kalbe.” Öyle ya sahip olduklarımız, elimize verilenler sadece geçici bir süreliğine bizimle beraber. Biz dahi burada kalıcı değilken, gönül koymanın ne ehemmiyeti var!
Ama durun, bir sorun var. Yüreğimdeki bu ebediyet arzusuna ne diyeceksiniz? Sonsuz hayat, sonsuz keyif, sonsuz mutluluk iştahı… Cevap geliyor sür’atle. Hiçbiri boşuna verilmiş bir hediye değil. Onun da aslî bir görevi, seçkin bir mahiyeti var: “Eğer şu fani dünyada beka istiyorsan, beka fenadan çıkıyor, nefs-i emmare cihetiyle fena bul ki, baki olasın.” Yani işin sırrı kendinden geçmekte… Ve aklından çıkarma diyor Nurun Üstadı: “Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri madud ve her şeyin fanidir. Öyleyse şu kısa, fani ömrünü fani şeylere sarf etme ki fani olmasın. Baki şeylere sarf et ki, baki kalasın.”
Hakikat karşısında boynumuz kıldan ince. Daha birkaç gün evvelinde vefat eden iki ünlü ismin ardından şimdi sadece üzülüyoruz. Hatıraları ve bıraktıklarıyla oyalanıyoruz. Kıyıdan uzaklaşan yelkenlinin sürüklediği dalgalar misâli geçince zaman hepsini unutacağız. Geriye ne kalacak?
Hepimiz, bir ağacın altında bir müddet gölgeleniyoruz sadece. Kuşlar uçuşuyor yükseklerden yükseklere. Gün akşama erdiğinde kabre biraz daha yaklaşıyoruz. Ah, ne çabuk yaşlanıyor ve dünyaya ne çok bağlanıyoruz. 
23.01.2013

3 yorum:

meryemmisali dedi ki...

Ah ne çabuk yaslanıyor ve dünyaya ne çok bağlanıyoruz... Çok güzel bir yazı...

Osaman dedi ki...

Güzel bir duygu durum yazısı olmuş. Eline sağlık. :)

Kumbaramdaki Kelimeler dedi ki...

eyvallah meryemmisali, teşekkürler.
osaman, beğendiğine sevindim, sağolasın.

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...