31 Ocak 2013 Perşembe

Kayıplar ve kazandırdıkları


kayıplarımızın bize kazandırğı onca güzelliği ısrarla görmezden gelmemizin nedeni ne olabilir?
sahi ne olabilir, hiç düşündünüz mü?
ya gidenlerin ardından içimizi saran yokluk duygusunu nasıl anlatmalı?
onca güzel hatıralar miras düşerken zihne hep aynı pişmanlığı yaşamak: keşke onu çok sevdiğimi ona daha çok söyleyebilseydim!
seni seviyorum, diyebilmek nimetlerin en güzeliymiş, hep onlar gittikten sonra anlıyorum.
bu yüzden olsa gerek Allah Resulü, sevdiğiniz kişiye sevginizi dile getirin, buyurmuş.
ahh... oysa ne zor çıkıyor ağızdan, ne zor...
içimizden binlerce kez tekrarlasak da sevdiklerimizin yüzüne bakarak söylemek ne kadar da ağır geliyor!
olsun, güç de olsa söylemeli, bir yerden başlamalı...
çok geç olmadan.
çok geç...

30 Ocak 2013 Çarşamba

Peşimizden ayrılmayan takipçi


"İçim fena oldu. Nerden geldik biz bu konuya?” 

Konu: Ölüm. Hayat kadar olağan bir hadise olsa da bahsi geçince görmezden gelinen hep o oluyor. Sanki hiç yokmuş, varlığından hiçbir iz, işaret görülmemiş gibi. Dersi anlatan hoca dörtnala koşarak mevzuyu değiştiriyor. Ölüme azılı bir düşmanmış tavrı takındığı gözlerden kaçmıyor.


Hani bir zamanlar bir tartışma kopmuştu ülkede. Zincirlikuyu mezarlığının girişinde yazılı “Her nefis ölümü tadacaktır” âyet meâlinin kaldırılmasını isteyen bir zümre kendince nedenler sürerek arzusunda ısrarcı olmuştu. Şimdi düşünüyorum da hocanın tavrı ile aynıydı bu hareket.


Sanırım korku, endişe ve mahiyetini bilmemenin verdiği bu ürkeklik, ölüme korkunç bir göz ile bakılması sonucunu doğuruyor.


Öyle ya, soğuk bir nefes ölüm, ensemizde.


Ayrılmıyor peşimizden, daima takipte.


Ne yapsak, nerelere kaçsak, kurtulmak ne çare.


Üstelik sevdiklerimizi bırakıp gitmek pek zor geliyor. Kim ister sahip olduklarını yitirmeyi? Eşini, çocuğunu, anne-babasını geride bırakmayı kim göze alabilir? Yaşamak sevdasından vazgeçebilir mi kolay kolay insan?


Herkesin aklında bu sorular... Bazımız uzunca düşünüyor, cevaplar arıyor. Bazımız düşünmekten dahi çekinerek hayata bildiği yolda devam etmeyi seçiyor. Haydi, itiraf edelim, gerçek şu ki hepimiz ölümden korkuyoruz! Ancak görüyorum ki, ehl-i iman ölüme sevgi ve ilgiyle yaklaşırken, onu sevgiliye götürecek bir dost eli olarak tanımlarken, ehl-i dünya yüzüne dahi bakmak istemiyor. Meselâ cenaze evlerinde yadsınan ölümden başka her şey konuşuluyor. Odalarda gezinen, ruhuyla bizzat kendini hissettiren mevt var olmamışça kabul ediliyor.


Reddiyelerin bir sonu yok, faydası olmadığı gibi. Bile bile ölümü yok saymak, Yaratıcıyı-–hâşa—ciddiye almamak sanki. Ne tuhaf, değil mi?


Ehl-i imanın gözünde ölüm bir düğün, bir dâvet, bir şölen olarak hayat bulurken, birbirine zıt bu iki kavramın aynı zamanda birbirinin ayrılmaz bir parçası olduğu hakikatini keşfetmek ne hoş, ne güzel. Bu yüzden kâmil kimseler ölümü sevmiş, daha ölüm gelmeden evvel ölmeyi arzu etmiş. Zira biliyor; ölüm ayrılık değil, vuslatın ta kendisi. Apaçık geçici olduğu görülen bu fani dünyadan, sonsuz bir âleme, nurlar diyarına gitmek üzere ardına kadar açılan bir kapı.


O kapıdan öteye hayırlarla geçebilsek, cennet kokularını içimize çeke çeke... Dünyadaki halimize gülsek saatlerce, ağladıklarımıza şaşırsak, hatıralarımızı yâd etsek sevdiklerimizle bahçelerden bahçelere geçerken. 


Hayali bile ne güzel. Ya aslı?

26 Ocak 2013 Cumartesi

Sonsuzluğa açılan kapı: Ölüm


Okuduğumuz, gördüğümüz, işittiğimiz şeyler ruh halimize göre karşılık bulur aynamızda. Zaman olur el-Darr isminin nakışları hayat bulur bizde. Olur, olmaz her şeye hüzünlenir, dertleniriz. Hassas bir teraziye döner kalbimiz. Kâinat bambaşka bir kimlik kazanır gözümüzde. Kayıplarımız sair zamanlara göre can yakar, inatla kabullenmek istemeyiz. 
Teselli arar, eşe dosta sarılır; derdi sıkıntıyı terk etmek arzusuyla anlatır da anlatırız. İçimizin zehrini akıtarak rahatlayacağımız yerde daha yoğun bir kasvete kapılırız.
Böylesi anlarda, imdadımıza bir kelâm çıkagelir. Ya Kur’ân’dan bir âyet olur, ya Peygamberimizden (asm) bir tavsiye yahut okuduğumuz kitaptan özlü bir satır. Yaşadığı yılları ağır bir yük gibi omuzuna yüklenmiş yaşlı teyzenin dudaklarından dökülen bir cümle olur bazen. Bazen de sosyal medyada gezinirken hoşumuza giden bir ibare.
İşte beni düşündürmek maksadıyla akşamleyin bir söz çıktı karşıma. Belki de ben umutla sarıldım ona. Güzel, derin ve etkileyici: “Rabbim gönlümdeki boşluğu sevdiğin baki şeylerle doldur. Ben ne koyduysam çürüdü gitti.”
Bu söz beraberinde binlercesini getirdi aklıma. Başta İbrahim Peygamberin (as) sözü, geldi kalbime kondu: Ben batıp gidenleri sevmem! Onca arayıştan sonra vardığı hakikî mutlak, teslim olmuş bir yürekten gelen kuvvetli bir imanın sesiydi. O aradığını bulmuştu. Bu yüzden Allah’ın dostu, yani Halillullah olmuştu.
Ardından Nur ciltlerinden akın etti cümleler birer birer. “Dünya madem fanidir, değmiyor alâka-i kalbe.” Öyle ya sahip olduklarımız, elimize verilenler sadece geçici bir süreliğine bizimle beraber. Biz dahi burada kalıcı değilken, gönül koymanın ne ehemmiyeti var!
Ama durun, bir sorun var. Yüreğimdeki bu ebediyet arzusuna ne diyeceksiniz? Sonsuz hayat, sonsuz keyif, sonsuz mutluluk iştahı… Cevap geliyor sür’atle. Hiçbiri boşuna verilmiş bir hediye değil. Onun da aslî bir görevi, seçkin bir mahiyeti var: “Eğer şu fani dünyada beka istiyorsan, beka fenadan çıkıyor, nefs-i emmare cihetiyle fena bul ki, baki olasın.” Yani işin sırrı kendinden geçmekte… Ve aklından çıkarma diyor Nurun Üstadı: “Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdut, ömrünün günleri madud ve her şeyin fanidir. Öyleyse şu kısa, fani ömrünü fani şeylere sarf etme ki fani olmasın. Baki şeylere sarf et ki, baki kalasın.”
Hakikat karşısında boynumuz kıldan ince. Daha birkaç gün evvelinde vefat eden iki ünlü ismin ardından şimdi sadece üzülüyoruz. Hatıraları ve bıraktıklarıyla oyalanıyoruz. Kıyıdan uzaklaşan yelkenlinin sürüklediği dalgalar misâli geçince zaman hepsini unutacağız. Geriye ne kalacak?
Hepimiz, bir ağacın altında bir müddet gölgeleniyoruz sadece. Kuşlar uçuşuyor yükseklerden yükseklere. Gün akşama erdiğinde kabre biraz daha yaklaşıyoruz. Ah, ne çabuk yaşlanıyor ve dünyaya ne çok bağlanıyoruz. 
23.01.2013

16 Ocak 2013 Çarşamba

Kitap düşkünleri



Bazımız parasını giyim kuşam için harcar; takıp takıştırmaya, süslenip püslenmeye meraklıdır. Bazımız yemeğe düşkündür; habire boğazına çalışır. Bir başkası Evliya Çelebi’nin izinden gider; gezgindir, gözü gönlü yoldadır. Kimisi de varını yoğunu kitaba sarf eder. Aklı fikri iki kapak arasına giren, kelimelerle suret bulan hazinelerdedir. Heyecanla, hevesle, bazen aşırılığa giden sevgiyle bazen takıntılığa varan hastalıkla kitap satın alır, okur, biriktirir, toplar. Evin çıplak duvarları hızla kitap dolu raflarla parlar. Öyle ki tavandan tabana inen bir kütüphaneye dönüşür odalar. 

Şöyle uzanıp bir baksanız, nice türlere göz atsanız, sanattan edebiyata, felsefeden dine, tarihten psikoloji, eğitim, siyaset ve envai çeşit türde eserlerin yer aldığını görürsünüz. Hayran kalırsınız seyrine, “Acaba ömür yeter mi bunları hatmetmeye?” diye düşünürsünüz. Vakit yetmez, kitaplar okunmakla bitmez elbet. Ancak Süheyl Ünver gibi tanışıklık kurmalı elinden geldiğince. En azından isimlerini okumalı, sayfalarını şöyle bir karıştırmalı, aşinalık kurmalı. Merakımızı celp etmişse eğer okumak için izin istemeli, hemencecik almalı ve satır aralarına dalmalı.
Ya izin vermezse sahibi!?
Vermeyebilir, nitekim Ahmet Mithat Efendi malını mülkünü cömertçe herkese dağıtır, ancak bir türlü kıyamadığı kitaplarını kimselere ödünç dahi veremezmiş.
Haydi, Salah Birsel’den dinleyelim:
“Başöğretmenimizin o koskoca kitaplığı orta katta yer almıştır. Çerkezce, Arapça, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Bulgarca, Latince, Yunanca her dilde kitaba rastlayabilirsiniz burada. Ahmet Mithat Efendi Çerkezce, Farsça, Arapça ve Fransızcayı kendi dili gibi konuşur ve yazar. Öteki dilleri ise sadece okur ve anlar. Bu kitaplığa her hafta, dünyanın çeşitli yerlerinden, kocaman paketler içinde, yeni yeni kitaplar, dergiler, gazeteler gelir. Ahmet Mithat kitapları dikkatle okur, kimi satırların altını çizer. Sonra da onları numaralayarak büyük bir özenle, kitaplığın raflarına yerleştirir. Böylece istediği bir kitabı istediği vakit şaşılacak bir hız ve kolaylıkla bulur. Hayatında en sevdiği şey kitaptır. Parasını, pulunu, malını herkese dağıtır, kitaplarını ise okumak için bile kimseye vermez. ‘Gelin burada istediğiniz kitabı çekip okuyun. Ama götürmece yok,’ der.”
Kitap düşkünlerinin çeşitliliğine dair Necip Asım Yazıksız’ın “Kitap” ismini taşıyan eserinde ilginç bilgiler vardır. Yazar, Astre adında bir kontun okuma yazma bilmediği halde elli iki bin beş yüz kitap topladığından söz eder. Elli iki bin beş yüz! Ümmi birinden beklenebilir mi bu kitap aşkı? Don Vensant adında bir kitap delisi ise, çok istediği bir kitabı mezatta alamadığı için arkadaşını öldürecek kadar gözü dönmüş bir divaneymiş. Meraklının bazısı kıskandıkları bibliyomanların ölümüne bile sevinirmiş; böylece kitaplar satışa çıkarılır, onlar da bu fırsattan istifade ederek kütüphanelerini genişletirlermiş. İfrat ve tefrit arasında gidip gelen insanoğlunun bin bir yüzünden bir yüzüne dair çarpıcı bir tablo, öyle değil mi?
Gelişen teknoloji sayesinde e-kitaplar yaygınlaşsa da kitap düşkünleri hâlâ kitap satın almaya devam ediyor. Var mı daha güzeli; sayfalarına dokunarak, kokusuyla sarhoş olunarak, pencere önünde, otobüs koltuğunda, bekleme salonunda ya da herhangi bir köşede okuyarak hoşça vakit geçirmenin, âlemlerden âlemlere yolculuk etmenin?
Yok, dediğinizi duyar gibiyim.

13 Ocak 2013 Pazar

Okuduğum kitaplar: Şeker Sokağı /Necip Mahfuz


Nobel ödüllü Mısır'lı yazar Necip Mahfuz'un okuduğum ilk kitabı Midak Sokağıydı. Kahire'de geçen olaylar, yozlaşan hayatlar ve benlik ve kimlik mücadelesi veren karakterlerin tahlilleri beni çarçabuk içine alan diliyle bir anda kendimi Mısır'da bulmamı sağlamıştı.
Ardından Nil'in Üç Çocuğu, Savrulan Kahire, Hırsız ve Köpekler ve son olarak Şeker Sokağı geldi. Aslında Şeker Sokağı, Kahire üçlemesinin son zinciri. Fakat bağımsız olarak da okunabilir.
Aile üzerinden, döneme, kültüre, evliliğe ve hayata bakarken aslında günümüz dünyasının, kendi sonunu hazırlayan toplumun ve mutlu olmayı bir türlü beceremeyen bireyin sorunlarını okuyoruz.
Yani kendimizi! 
*
Altı çizili satırlar:

"Aklımızla anlar, kalbimizle yaşarız."

"Sanat insanın dünyasını tefsir eder; bu arada bazı yazarların ortaya koyduğu eserler, uluslar arası fikir tartışmalarının parçası olmuştur. Bu insanların ellerinde sanat uluslar arası gelişime hizmet eden silahlardan biri haline gelmiştir. Sanatın önemsiz, boş bir uğraş olduğunu düşünmek mümkün değildir."
 
"Birini kaybederken, sadece bu güzel şeyler akla geliyor, diye düşündü. bu kritik anda zihnin seni etkilemiş olan  şeylerle, mekanlar, zamanlar ve olaylarla dolu."


12 Ocak 2013 Cumartesi

Yeni bir karar


Yeni yılla birlikte yeni bir karar aldım.
aslında daha önce yapmak istediğim bir şeydi bu, fakat tembellik ve vakitsizlik hastalığıyla boğuşurken gerçekleştirmek nasip olmadı.
bu yıl blogumda sadece gazetede yayınlanan yazılarım ve kendi çektiğim fotoğrafımın yanı sıra okuduğum kitapları anlatan bir başlık da açacağım.
bu başlık altında kendi objektifimden kitabın fotoğrafı, kitaptan altı çizili satırlar ve yazara dair kısa notlar yer alacak.
dost, akraba ve din kardeşlerimize duyrulur!:)))

Haftanın müziği: Siavash Ghomeyshi-Alaki



son zamanlarda Fars kültürüne özelde müziğine gösterdiğim ilginin nedeni tamamen psikolojik.
melodilerinden taşan hüzün ruhumun yaralarına basıyor, piyanonun tuşlarına basan bir piyanist misali.
kelimeler, ne söylüyor bilmiyorum; fakat çok yakınlarında bir yerdeyim.
keder, dert, elem her ne ise, yakında beni terk edip gittiğinde bu melankolik şarkıları terk edeceğim.

10 Ocak 2013 Perşembe

Çuvaldızı kendimize batıralım mı?


Ne zaman kötü bir haber izlesek, bir felâkete şahit olsak, hayat anlayışımıza ters bir durum ile karşılaşsak evlere ırak dercesine üst üste cık cık cıklar, alım çalım bakışlarımızla etrafımıza göz gezdiririz. Suçu zamana atar; “Hep ahirzamanın fenalıkları bunlar,” der hızla kendimizi uzaklaştırır, yaşananlardan muaf tutarız.
Oysa bizler bu çağın insanıyız. Ne başka bir gezegende yaşıyoruz, ne de başka bir zamanı kucaklıyoruz. Hepimiz aynı fanusun içinde, küçük büyük pek çok imtihandan geçiyoruz. Bir sözümüz, bir tavrımız birbirine sıkı sıkıya kenetlenmiş zincirin halkaları gibi. Ardı sıra yekdiğerini takip ediyor ve etkileşimi dünya bazında gerçekleştiriyoruz.
Yaşanan iyiliklerde olduğu gibi kötülüklerde de payımız var desek abartmış olur muyuz?

Belki kolektif bilinçaltı kavramı bize burada ışık tutar. Jung’un ortaya attığı bu ibareye göre tek kişiye ait bir bilgi, kolektif bilinçaltı düzeyinde bütün insanlığın bilinçaltına akar. Hayat algımız, eşyayı ve insanı anlamlandırmamız, doğrularımız yanlışlarımız bu sayede şekillenir. Meselâ eskiye nazaran bugün tesettür, sadakat, doğruluk gibi pek çok değerin mana kaybına uğraması; yeryüzünde yaşanan savaşlara, tacizlere, işkencelere ruhumuzun duyarsızlaşması kolektif bilinçaltı yoluyla gerçekleşmiş olmalı. Bu değişimler ve musîbetler karşısında bütün dünya sessiz kaldığına göre…Sıkıntı sadece sessiz kalmakla bitmiyor. Kendimizi ve ailemizi yaşananlardan tecrit etmemiz, sorunların balon misali şişmesine sebep oluyor. İşin ilginç yanı biz de zarar gördüğümüz, kirlendiğimiz halde farkında bile değiliz bu ahvalden.
Halimiz dördüncü şahsın haline ne kadar da benziyor.


Anlatayım. Hikâyeyi bilirsiniz aslında. Dört adam mescitte namaza durmuş. Derken içeri müezzin girmiş. Adamların ilki istemsizce soruvermiş: “Ezanı okudun mu?”


Yanındaki adam öfkeyle çıkışmış: “Sus, konuşunca namazın bozulur bilmiyor musun?”Diğeri dayanamamış bunun üzerine: “Onu kınıyorsun, ama senin de namazın bozuldu.” diye konuşmaya katılmış.
Olanları merakla izleyen dördüncü adam kendi kendine mırıldanmış: “Oh, benim namazım bozulmadı çok şükür.”

Bazen dördüncü adamı bile geçiyoruz. Nefsimizi temize çıkarmak hesabına –sözüm meclisten içeri- habire ehl-i dünyanın çirkefliklerini, olumsuzluklarını anlatıyor, betimliyor, bir türlü dilimizden düşüremiyoruz. Yezid’e dahi lânet vacip değilken ehl-i dünyayı hararetle kötülememiz, yuhalamamız neden? Hayır ve sevap kazanamayacağımız bir işte böylesine oyalanmak niye?

Amellerimiz kefesinden taşıyor mu ne? Ondan mı geliyor bu özgüven?
Yoksa?..


Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...