31 Aralık 2013 Salı

Haftanın müziği: İnce saz- Firar



Madem ki yemimiz var madem aşk mukadder!

şu sözlerin güzelliğine ne desem boş. yazarının gönül çizgilerine hayranım, söyleyenin büyülü sesine şaşkın.
enstrümanların tınısıyla sarhoş oluşuma mı yanayım yoksa bu sarhoşluğun dakikalara sığmasına mı?

29 Aralık 2013 Pazar

Bana bir hikâye anlat


Hikâye nedir, bir ihtiyaç mıdır yoksa malayaniyat mı? Hayata tutunma çabası mıdır hayalperest birinin gerçek yaşam ile bağ kurabilmesi adına? Belki aklımızın almadığı, gönlümüzün tanımlandıramadıklarına ad koyma serüvenidir.  Belki de rüyaların hakikate, hakikatin rüyaya dönüştürülmesidir.

Peki ya, siz hiç düşündünüz mü hikâyelerin hayatımızdaki yerini? Aslında onlar ile büyüdüğümüzü, yetiştirildiğimizi ve bu yolla eğitildiğimizi.

Eğitim ve hikâye yan yana gelir mi sahi? Neden olmasın ki? Kutsal kitaplar hep kıssalar, menkıbeler ile doludur. Hem de en ibretlisinden. Kur’an’ı Kerim’de anlatılan pek çok öykü misaldir buna. Kâh Hz. Yusuf’un kıssası ile kör, karanlık kuyulara düşer, Mısır pazarlarında satılığa çıkarılan köle oluruz. Kâh Hz. Musa’nın elinden atılarak bir yılan şeklini alan asaya dönüşürüz. Hz. İbrahim ile beraber Allah’ı aramaya çıkar ve onca merhalenin sonunda O’na ulaşırız. Sular yükselirken hızla, son anda Hz. Nuh’un gemisine binenlerden biri oluruz. Belkıs’ın tahtına bakar, Süleyman peygamber ile konuşan karıncanın sesine kulak kesiliriz. Ve daha nicesi haber vermek, nasihat etmek, uyarmak ve ikaz etmek adına bizlere sunulur. Ayette de deniyor ya hani: “Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!”* İşte tüm bunları okur, dinler, düşünür de düşünür hayret ederiz.

Teşbih ve temsilleriyle hikâyeler üzerinden akla hitap eden Risale-i Nur’da da uzun kısa pek çok öykü vardır. Bazen sağ yolun yolcusunun ardına takılırız, bazen yirmi dört altın bırakılır avuçlarımıza ve hesaplıca bir ticarete çıkmamız istenir. Kimi vakit Tiflis’te medresesinin planını çizen Üstad’ın arkasında durur, şehre kuşbakışı göz atarız. Kimi vakit kefenimizi giyer, tabutumuza biner, dostlarımıza veda eder ve ebedi âleme gideriz sözcükler ile beraber.
Ve kitabî değildir hikâyeler sadece. Yaşadığımız olaylar birer öyküye dönüşür günler geçince. Çocukluk birer hikâyedir gençlikte. Gençlik birer masala dönüşür yaşlılıkta. Yaşlılık nihaî cümleleridir sonunu bir türlü getirmek istemediğimiz hayatımızın. Öyle böyle hepsi birer anı birer hayal olur. Okul günleri, askerlik hatıraları, nişan düğün, doğum ve sairleri derken nokta konulur.

Noktadan evvel, virgülleri yaşar ve dinlerken insan anlar ki hikâyelerdir bize bizi anlatan; sessizce yol gösteren; halimizi, psikolojimizi gözler önüne seren. Hatta kendimizle baş başa bir yolculuğa çıkaran. Öyle bir yolculuk ki sadece kuş cıvıltılarının, rüzgârda sallanan yaprakların hışırtılarıyla yol aldığımız ve attığımız her adımda kurumuş dal parçalarını ezerken çıkardığımız çıtırtıların ruhumuzu gıdıkladığı... Ve düşüncelerin coşkun bir şelale gibi aktığı…

Hikâyeleri herkes sever. Yeter ki anlatanı bulunsun.


*Müminun s, 44.

Zaman ne de çabuk geçiyor


Değişimlerden dem vurduğumuz bu çağ hemen hemen her konuda kolaylıklar sağlarken hayatımıza; bizden, değerlerimizden, kültürümüzden, alışkanlıklarımızdan pek çok şey götürdü.

Ne masal anlatan anneanneler, dedeler ne hikâye anlatıcıları kaldı dünden bugüne. Herkes bir bir çekildi köşesine. Derin bir suskunluğa büründüler. Artık sadece görüntüden ibarettiler. Darılmışlardı, gücenmişlerdi lakin farkına varamayacak kadar meşguldük bilumum teknolojik aletlerle. Televizyon izlemek günün çoğunu dolduruyordu zaten. Bilgisayar önemliydi; zira bilim ve irfanın yolu ondan geçiyordu zannımızca. Ya internet meşgaleleri… İsimlerini zikretmeye ne gerek var. Hepimiz biliyor, kullanıyoruz onları.

Fıldır fıldır gözleri, cıvıldaşan dilleriyle daldan dala uçuşan kuşlara benzer öğrencilerime soruyorum:

“Çalıştın mı yavrum dersine?”

Hiç korkusuzca aynı cevabı veriyorlar:

“Dürüst olmak gerekirse çalışmadım hocam.”

“Neden?”

“O kadar yoğunum ki hocam, vaktin nasıl geçtiğini ben de anlayamıyorum.”

Henüz gençliğinin başında on beş on altı yaşların hükümranlığında bir ömür sürdüren öğrencilerin sadece okula gitmekten ve ders çalışmaktan başka bir vazifesi olmadığı günümüzde onlar buna zaman dahi ayıramıyorlar. Yeni alışkanlıklarının esiri olmuş bir vaziyette habire oyalanıyorlar.
İster on beş yaşında bir öğrenci olalım ister otuz beş yaşında bir çalışan ister kırk beş yaşında bir anne baba… Hepimiz aynı dertten muzdaripiz aslında. Zamansızlık. Bize ait olmayan, bizim olamayan zamanları yaşıyor ve tüketiyoruz. İhtiyacımız olan asıl şey nedir, nedir sahi? Bilmiyoruz. Ardından sızlanıyoruz şair gibi huzursuzca: Zaman, ne de çabuk geçiyor Mona!

Sevdiğim filmlerden biri olan sorgulamalar ile dolu “Before sunset”te başrol oyuncularından Jesse, Celine’e sorar:

-Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırarak bize zaman kazandırdığını iddia ediyorlar. Öyleyse niçin insanlar daha çok ibadet etmiyor?

Jesse’nin sorusu nefsimizi muhasebeye çekecek derin sorulardan…


Gölgedeki güzel


Yaşamak farkında olmaktır; tanıyıp zihne nakşetmektir etrafındaki varlıkları. Aşina bir bakış kazanmaktır lakin ezber mahiyetinde değil.  Tanıdık bir dost misali bilmektir herkesi, her şeyi.

Peki, siz yaşadığınız kenti ne kadar tanıyorsunuz? O kenti oluşturan işlek caddeleri; evinize, okulunuza, işinize uzanan sokakları; vakit namazını eda etmek üzere girdiğiniz camileri; geçmişten günümüze nefes taşıyan tarihi mekânları; önünden geçerken Fatiha okuyup yolladığınız kabristanları ve nicesini hakikaten biliyor musunuz? Gözünüz kapalı bulabilir misiniz sahi? Yapılış tarihlerini söyleyebilir misiniz? Anlatabilir misiniz hikâyelerini?

Bir mekânın sadece ismini ve yerini bilmek, gerçek bir bilgi vermiş olmuyor bize. Ne yazık ki üstünkörü bir malumattan öteye geçmiyor o mekâna dair “bildim” dediklerimiz.

Yivli minaresiyle şehirde emsali bulunmayan Burmalı Mescit Cami hangi ilimizdedir, diye sual etsek ne cevap buyururdunuz?

Belki bazılarımız adını dahi duymamıştır. Zira İstanbul’un en mutena semtlerinden biri olan Vefa’daki bu cami Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Şehzadebaşı Camiinin gölgesinde kalmıştır. Saraçhane parkının içinden geçer, Bozdoğan Kemerinin Marmara tarafına doğru yürürseniz az sonra ağaçların sakladığı o zarif yapıyı fark edersiniz.

Şimdi Dersaadette yaşayan, İstanbul’u iyi bilirim diye övünen, alışveriş merkezlerini tavaf eden milyonlarca kişiden kaçı Burmalı Mescid Camiinin hikâyesini bilmektedir?

Mısır kadılarından Emin Nurettin Osman Efendi tarafından yaptırılan caminin ismine ilk olarak 902 (1497) tarihli bir vakfiyede rastlıyoruz. 953’de ise (1546) İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’ne kaydedilmiş ve bu isimle de anılmış olduğunu öğreniyoruz.

Henüz muhteşem Şehzadebaşı Caminin yapılmadığı, civardaki konaklarda yaşayan semt halkının namazlarını kılmak üzere Burmalı Mescit’e akın ettiği dönem ibadethanenin en parlak, en cazibeli ve alımlı zamanlarıdır. Nitekim takvimler 1911 gösterdiğinde şehirde büyük bir yangın çıkar. Uzunçarşı-Mercan adıyla bilinen yangında kül olur mabedin etrafındaki o harikulade güzelim konaklar. Cemaatsiz kalan öksüz cami Cumhuriyet’e kadar zikir ve ilim sohbetlerinin yapıldığı bir Nakşî dergâhı olarak kullanılır. 1922’de vakıflara geçerek kapatılır, beş yıl sonra Türkistan Gençler Birliği tarafından konferans salonu haline getirilir. 1928’de her 500 metreye bir caminin yeterli görüldüğü yönetmelik sonucu kadrosu boş bırakılarak yalnızlığa mahkûm edilir. Terk edilmek öyle koyar ki Burmalı Mescid’e 1936’ya geldiğimizde içi moloz dolu dört duvardan ibaret bir harabeden başka bir şey değildir. Zorlukla nefes alıp vermekte, ah u vahlar ile inlemektedir. Bir zaman sonra üzeri çinko bir çatı ile kapatılır, revak sütunlarının aralarına da duvar örülerek marangoz atölyesi yapılır. Yapılış amacından uzakta acıyla, kahırla günlerini geçirir. Neyse ki, 1961’de Vakıflar tarafından tamir edilerek yeniden ibadete açılır.

Akşam ezanının okunduğu bir vakit Şehzadebaşı Camiine yöneldiğimizde gördük hikâyesini anlattığım Burmalı Mescit Camiini. Meraklı adımlar ile usulca sokulduk. Geometrik ve basık kemerli ahşap kapısı kapalıydı, ezan vakitlerini gösteren elektronik saat çalışır durumdaydı. Avlusunda, yere serili üç yatak vardı. Yorganlarına bürünmüş üç siluete uzaktan baktık. Camiye daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedik. Bu yeni sahibeler kim bilir kimlerdi… Belki evsizler, belki savaş dolayısıyla yurdundan sürgün edilmiş göçmenler. Henüz düzenlenmemiş Saraçhane parkının ulu ağaçlarının ürküten görüntülerinden kaçarcasına uzaklaştık. Kuzey kapısından girdiğimiz Şehzadebaşı Cami yerli yabancı birkaç misafiriyle bizi karşıladı.

Burmalı Mescid Camii arkamızdan şaşkınlıkla bakakalmıştı.


8 Aralık 2013 Pazar

Nerelerdeydim?


Geldim geldim.
uzun zamandır içimde yoktu bloga yazma isteği.
okudum hep yazılanları lakin ben yazamaz oldum.

İstanbul'a atanıp da öğretmenliğe başlayalı bu yana 83 yaşındaki dedemle kalıyorum.
ev arkadaşım dedem sabahları beni uyandırıyor bu yüzden cep telefonumun alarmını kurmama gerek kalmıyor.
bazı günler dersim geç başlasa da akşamdan hatırlatmazsam aynı saatte uyandırıyor beni dedem. saat: 07.30'da.

aynı resimdeki gibi giyiniyorum işe giderken.
kıyafet serbestisinin getirdiği rahatlık ve yapımdaki rahatlık nedeniyle hiç bir zaman şıkır şıkır giyinen süslü hatunlardan olmadım.
şikayetçi miyim?
hayır:)

okuluma tramvay ile gidiyorum.
bazen öğrencilerime rastlıyorum duraklarda.
sohbet ediyoruz.
onları birazcık daha yakından tanıma fırsatı elde ediyorum.
o bir anlık ilgiye dahi o kadar muhtaçlar ki...
şaşırıyorum.

tam gün süren okuldan sonra hizmetiçi eğitimler için başka bir okula gidiyoruz.
akşam 21.00'de biten eğitimlerden sonra hala dolu dolu olan tramvaya binip şanslıysam bir yer bulup oturarak eve dönüyorum.

bir saat kadar dedemle oturup tv izlerken ıhlamur içip yanında kuruyemiş yiyoruz.
bazen bisküvi.
bazen yalancı tiramisu yapıyorum ona.

tv izlerken dedem sürekli reklamlara takılıyor..
hani şu hiç bitmeyen, dakikalarca süren reklamlar...
tansiyon aletleri, zayıflama kremleri, ağaç fideleri, ev hediyeli bal reklamları...
onlar yüzünden yakında ya bunalıma gireceğim ya da bir hikaye yazacağım.
inşallah ikincisi olur.

kulağı ağır işiten dedem bazen yabancı kanalları izliyor.
mesela İngiliz kanalı açık ya da Arap.
iyi programmış bu diyor.
gülümsüyorum.


işte hayat böyle akıp gidiyor.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Eminönü'nün incisi


Hiç beklemediğiniz bir anda, meselâ bir film sahnesinde, gazete köşesinde, albüm içinde karşılaşırsınız onunla. Göz bebeklerinizin büyüdüğünü hissedersiniz aşkla. Kendine has coşkulu kalabalıkları hep bereketlenen siluetleriyle nakşedersiniz o mekânı hafızanızda. Belki de bütün İstanbul oraya toplaşmıştır; kiminin derdi çeyiz düzmek, kimininki gezerek hoşça vakit geçirmektir, kimisi helâl rızkını kazanmak için kurulmuştur meydana, kimisi fotoğraf çektirmek üzere geçmiştir objektifin karşısına. Nihayetinde soluğu herkes bir huzur ikliminde alır, baş önde usulca Yeni Cami’nin avlusundan içeriye geçilir. 

Mahşeri bir yoğunluğu andıran avlu Türk Arap, Japon Alman, Fransız İtalyan ve daha dünyanın pek çok ülkesinden gelen ziyaretçileriyle dolup taşar gündüz gece. III. Murat’ın eşi Safiye Sultan temelini attırdığı bu caminin bugün şehrin adeta kalbinde bulunduğu tahmin edebilir miydi? Ya üç mimarın elinden geçerek ancak başlangıcından 66 yıl sonra tamamlanarak Osmanlı tarihi boyunca yapımı en uzun süren külliye olma özelliğine sahip olduğunu bilseydi ne hissederdi, neler söylerdi? Bilmiyoruz.

Piramit misali kat kat yükselen kubbeleriyle emsallerinden ayrılan Yeni Camii IV. Mehmet’in annesi Valide Turhan tarafından tamamlattırılmıştır. Zarif Osmanlı Hanım sultanlarının etkisini cami yapısında açıkça görebiliriz. Zira narin, hoşsohbet ve kibar bir hanımefendiyi hatırlatan bir görünümü vardır diğer adıyla Yeni Valide Camii’nin. Denizin kıyısında durmuş, tramvaydan inenleri, vapura binenleri, balık ekmek yiyenleri, yaz kış demeksizin denize olta atıp bekleyen köprü müdavimlerini, şehrin yerli yabancı misafirlerini mendiliyle selâmlamakta göz alıcı reveranslarıyla onları külliyesine dâvet etmektedir. İster Galata kulesinden, ister Boğaz Köprüsünden fark edersiniz bütün bunları. 

Çağrısına kayıtsız kalamadığımız bu hoş yapının içi Sultanahmet Camii’ndeki gibi hatta ziyadesiyle çinilerle bezelidir. Lâkin bu çiniler gözlerimizi kamaştırsa da kıymetçe daha düşüktür. Buna rağmen mavi, yeşil, beyaz renkli çiniler koyu ve açık tonlarıyla yerleştirildiği duvar ve zemini bir okyanusa çevirerek gözlere verdiği estetik ziyafetiyle kusurunu gizlemeyi becerir. Bu esnada bize düşen hayranlık ve keyifle camiyi seyretmektir. Bu seyir şairin o meşhur şiirini hatırlatır: 

“Anladım işi, san’at Allah’ı aramakmış;
 Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış.”1 

Avluyu, cami ve külliyenin dış cephe duvarlarını, meydanı kendilerine yuva edinen güvercinler birer manevî bekçi hükmünde buranın emniyetini muhafaza eder. Milletimize mahsus yiyecek ve giyeceklerin teşhir edildiği Mısır Çarşısı akın akın müşteriyi kendine çeker. Her bir cemal sahibi, kendi cemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, Yaratıcıya olan bağlılıklarını ifade etmek üzere O’na ibadet edilen mekânlar yaptıran zatların bu hizmetleri cömertliğin zirvesine oturadurur. Ve  şimdi onların adını hayırla zikretmek ve kendilerine duâ etmek düşer bize.


Dipnot:
1. Necip Fazıl Kısakürek.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Tepedeki Gül


Duâya durur gibi açılmış elleridir göğe yükselen minareler. Semaya en yakın yerde uzanır arş-ı âlâya yükselen nağmeler. San’attan san’atkâra geçişin adıdır, muhteşem bir devrin harikulâde anıtıdır.
Yedi tepeden birine kondurulmuş bir güldür; kokusu sarhoş eder, sureti göz alır, duruşu candan eder, çalımı dudak uçuklatır. Baktıkça kaybolursun tezyinlerinin çizgisinde, renginde. Bir ummandır kendisi, daldıkça içine dalgalarıyla boğuşur, dehlizlerinde sır olursun. 

Dökülür dilinden mısralar: 


“Vecde gel, vahdete dal, âlem-i kesretten uzak/


 Yalnız Sanii gör, san’atı, masnûu bırak/ 
 Ben de bir yer bularak böylece tenha dalayım/ 
 Varlığımdan geçeyim, mahv-ı temaşa kalayım.”(1)
Belki geçer saatler, anlayamazsın; tefekkür deryalarında bir seyahate çıkarsın. Sâni hesabına bakar: “Ne güzel yapılmış, ne kadar güzel bir sûrette Sâniin cemâline delâlet ediyor”(2) dersin. Demir kenetler ile bağlanan taşların sağlam bir hal alıp duvar ve minareleri oluşturuşunu hayranlıkla izlersin. Dört büyük granit sütun üzerine oturtulan kubbenin yüksekliği başını döndürür, büyülenirsin. Ya içeride halka halka yayılan sese ne demeli? Bu kadar hassas bir akustiğin hikmeti ne ola ki? Koca Sinan, işin sırrını çözmüş; bize de övgüyle ondan bahsetmek düşmüş. Kubbenin içine ve köşelere, ağzı iç tarafa açık bir şekilde gömülerek yerleştirilen 50 cm boyunda 64 küp yer alır. Bu sayede cami içinde ses, her köşeden berraklıkla duyulur.


Kapıları pencereleri, hünkâr ve müezzin mahfilleri, minber ve mihrabı, minaresi kubbesi, Kıztaşı’ndan Suriye’den getirilen sütunları, avlusu ve konumu ile Süleymaniye Camii baştan ayağa bir şaheserdir. Heybetli ve kendinden emin Haliç’e, Boğaz’a, denizin öte kıyılarına, Galata’ya bakmakta, gelen geçene mütevazı selâmlar vermektedir. Lâkin ziyaretçilerin çoğunluğu ecnebilerdir. Bir müze edasında gezdikleri bu kutsal mekânı meraklı gözlerle seyredip alelacele bir başka adrese yönelmektedirler. Müslüman kimse pek seyrek uğrar bu mevkiye. Namaz kılanı azdır, duâya duranı az. Muhteşem Süleyman’ın İstanbul’un fethinin 100. yıldönümünde, “Allah rızası için bir mescit bina edene Allah da, cennette onun bir benzerini inşa eder” hadisince yaptırmayı kararlaştırdığı cami ve kâğıt depoları olarak kullanılan harap külliye yalnız, mahzun ve ıssızdır. Sebebi belki uzun, sapa yolların ardında kalışıdır, belki insanların bu bölgeyi artık ikametgâh yeri olarak kullanmayışıdır, belki de avlu kapılarının görevlilerce erkenden kapatılıp caminin kendi haline bırakılmasıdır.


Yaz kış taze kalan tepedeki bu gül zarafetiyle, letafetiyle nefes keserek Yaratıcısının bin bir ismine aynalık yapmakta. Gece gündüz parıldayan bir kandildir o, bu sebeple nazarları kuvvetlice kendine çekmekte. Dâvetlisi gelir bakar, aynalarla dolu bir iklimde yolculuğa çıkar. Secdeye kapanır; en gizli haletlerini, en içten arzularını Rabbine bildirirken Süleymaniye’ye “âmin” demek düşer.


Ömrünüz hitama ermeden gelin bir seher vakti, bu ulu mabedi ziyaret edin. Caminin arkasında yer alan küçük türbeye gelip Mimar Sinan’a bir Fatiha hediye edin. Bu dehayı ve bu san’atı hediye eden asıl San’atkâra şükredin.


Dipnotlar:1. Süleymaniyeyi Ziyaret, Mehmet Âkif Ersoy.
2. 12. Söz.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Sanat - Art


Süleymaniye camii


Sanat insanın dünyasını tefsir eder; bu arada bazı yazarların ortaya koyduğu eserler, uluslar arası fikir tartışmalarının parçası olmuştur. Bu insanların ellerinde sanat uluslar arası gelişime hizmet eden silahlardan biri haline gelmiştir. Sanatın önemsiz, boş bir uğraş olduğunu düşünmek mümkün değildir. 
Şeker sokağı, Necip Mahfuz.

GELİN BİRLİK OLALIM


Yolculuklar ister kısa sürsün ister uzun, bir müddet sonra etrafını okumaya çağırıyor insanı, kendi dünyasından çıkartıp. Önce hemen yanı başımızdakileri süzüyoruz çarçabuk, ardından diğerlerini. Suretlerine, yüz ifadelerine, giyimlerine bakıp kendimizce tahlillerde bulunuyoruz. Belki hikâyeler yazıyoruz hal ve tavırlarına aldanıp. Bazen tüm bunlardan sıkılıp mesaj yoğunluktaki reklam panolarına takılıyoruz. Anlamaya çalışırcasına onları inceden inceye okuyoruz.

İşte böyle bir yolculuktu benimkisi. İnsan okumalarından vazgeçtiğim bir anda gözüme ilişen slogana dikkat kesildim. “Tüm cemaatleri birleştiren dev proje” yazıyordu kocaman puntolarla. İlgiyle satırların ardına düştüm bir muhakkik edasında. Peygamberimiz’e (asm) sahip çıkmak üzere yapılan bir yarışma olduğunu anlayınca duygulandım. Fakat okumaya devam edip ilerleyince neye uğradığımı şaşırdım. “Yarışmaya sadece erkekler katılabilmektedir.” ifadesi yer edinmişti en küçük punto ile kenarda köşede.

Sloganın kuşatıcı bir iddia taşımakla beraber kadınları ayrıştırması ironinin en hasıydı. Bu çelişkili reklam metni nasıl bir zihniyetin dışavurumuydu, anlayamadım. Katılımın sadece erkekler ile sınırlı olması elbet bir tercih meselesidir. Ancak yola çıkılan cemaatleri birleştirme projesi ne yazık ki kadın ayağı olmaksızın sadece ütopik bir düşünceden ibaret kalacaktır, kalmaya da mahkumdur.

Günümüz İslam toplumlarının en büyük sorunlarından biri olan kadın-erkek ayrımı yalnızca kendi içinde sınırlı kalmıyor, denize atılan taşın oluşturduğu halkalar misali gitgide büyüyor. Müslümanlar neden birlik içinde değildir problemi en başından yani bu noktadan başlıyor. İşte size, yıllardır süregelen içinde bizzat yaşadığımız sosyolojik bir vaka.

Oysa rehberimiz Kur’an-ı Kerim ne kadına ne erkeğe öncelik verir. O, insana indirilmiş, herkesin imtihana tabi tutulacağını tekrar tekrar vurgulamıştır. Nahl süresinde bunun bir örneği vardır: Erkek veya kadın, kim mü'min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.

Üstünlük ancak takvadadır, diyen Peygamberimizin (asm) sözü de hatırlanmalıdır. Aslolan mümin olabilmek, mümin olarak toprağa girebilmektir.
Evet, bu reklam beni o lahzada kederlere boğsa da hüsranın ruhumdaki hakimiyeti uzun sürmedi. Nihayetinde Kur’an ve hadis ölçüsünde fikir hizmetinde bulunanlar da vardı. Bildiğiniz üzere, bilmiyorsanız eğer benden duymuş olun, Diyanet 2013 yılı Camiler ve Din Görevlileri Haftası etkinliklerinde 'Cami-Kadın ve Aile' konusu merkeze aldı. Bu kapsamda İslam dininin kadınlara tanıdığı kolaylıklar, Kur'an'da ve hadislerde kadınların yeri ve saygınlığı, Hz. Peygamber'in kadın ve aileye bakışı gibi konularda toplumun bilgilendirilmesi çalışmaları yapıldı. Bu tema doğrultusunda seçilen sözler bir altın değerini taşıyor. İşte onlardan birkaçı:

“Ona gelene mani olmayın. / Kadınları Allahın mescitlerine gitmekten alıkoymayın. (Hadis-i şerif)”
“Camiler birlik mekânlarıdır. / Ey insanlar sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. (Hucurat, 13)”
“Kadını mabede kabul buyuran Rabbimizdir. / Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi (Al-imran 37).”

Aslî kaynaklar bize her zaman doğruyu gösterir. Ne bilgisizlikle koyun koyuna yaşamalı ne de cehalete saplanıp kalmalı. Biraz zahmete girmeli insan; okumalı, araştırmalı ve düşünmeli. Zira Müslümanların en büyük sıkıntısı cehalet, zaruret ve ihtilaftır.

Bediüzzaman’ın tabiriyle bu üç düşmana karşı ancak sanat, marifet, ittifak silahıyla cihat edeceğiz.

İttifak ayağı da kadını kabul etmekle başlar.


19 Ekim 2013 Cumartesi

Haftanın müziği: Brenna Maccrimmon - Şemsiyemin Ucu Kare




buranın sessizliğine bakıp aldanmayın,
sadece yeni hayatıma alışmakla meşgulüm.

blog okumalarına devam, düzenli olamasa da.
beni dinlendiren tek etkinlik oldu bu okumalar.

bir de kendimce yeni projelerim var tabi.
gerçekleştikçe buradan paylaşacağım.

sevgiyle kalın.
Saliha

1 Ekim 2013 Salı

Dönüş - Gazete yazılarım


İşte geldi bir ikindi vakti. Akrep “Asr”ı gösterdi; yelkovan rüzgârları, yağmurları, son fasılları…

Adı bir “son” ile başlamasına rağmen yepyeni bir zamanı müjdeliyordu gelen. Heybesinde taşıdıkları hep bildiğimiz ve özlem duyduklarımızdı. Çalan ziller, neşe dolu çığlıklarıyla sokaklara taptaze bir soluk getiren öğrenciler, gitgide artan kalabalıklar, bir diğer mevsime yapılan hazırlıklar… Hepsi bambaşka bir sayfasıydı yaşayarak yazdığımız kitabın. Kim bilir ahir ömrümüzün hangi vaktine işaret ediyordu ve biz bilmiyorduk safasını sürerken.

Sonbahar güneşi alttan alta gülümserdi şimdi. Onu gören hamarat kadınlar balkonlara serdiği yün yorganların, yastıkların ağırlığı altında ezilirken felaha, refaha çıkacaklardı temizlik ve yenilenmişlik duygusuyla. İftiharla dizeceklerdi konservelerini raflara, öğüteceklerdi tarhanalarını umutla. Bir emanet titizliğiyle sahiplerinin kokusunu taşıyan hırkalar, kavuşacaklardı nihayet özlemini taşıdıkları bedenlere. Şallar bürüyecekti boyunları renk renk, desen desen. Yazlıklar naftalinlenince veda edileceklerdi kendilerine. Şemsiyeler daha sık aranılır olacak, elden çantadan düşmeyeceklerdi. Güz gülleri açacaktı bahçelerde, sahillerde vakti haber verircesine. Kestaneler çıtırdayacaktı fırınlarda, ıhlamurlar doldurulacaktı bardaklara.

Hazindi bu mevsim; ne bir çırpıda çekip gidiveren Eylül’e anlam verebiliyorduk ne de ansızın damlalarıyla bizi kuşatan Ekim’e söz geçirebiliyorduk. Kasım soğukları acziyetimizi vurgularken sadece başımızı öne eğip onun buz gibi bakışlarından kurtulmaya çalışıyorduk. Fakat başarmak ne mümkün!

Ah, sararan sadece yapraklar değildi, soyunan yalnızca dallar değildi. Gönlümüze yayılan bu keder de neyin nesiydi? Zannederim bahşedilen hayatın gözümüzün önünde eriyip giderek hüzün vermesi bizi terk etmesindendi. Nefes alıp verdiğine bakıp aldanma, son çırpınışlardır belki de.  Kıyametin ta kendisi de olabilir, bilmiyoruz, bilemeyiz de.

Şimdi vakit tamam. Yazdan kalan ne varsa vazifesini tamamladı ve gitti. Hepsi bir bir Rabbine döndürüldü.

O ne güzel bir dönüştür.


Kimseler bilemedi, bilemiyor.

22 Eylül 2013 Pazar

Ulaşmak Dünyaya...

Genç Doku Dergisi yazarlarından Sefa Çetinkaya, "Nereye Bıraktıysanız Oradadır!" konulu yazısında tezime atıfta bulunmuş. hatta dipnotta verdiği künyeden sonra tezimin mutlaka okunması gerektiği tavsiyesini eklemiş.

3,5 yıllık bir emeğin -her ne kadar hocalarım tarafından akademi dünyası için farklı bir katkıda bulunmadığı eleştirisine rağmen- bir kişiye ulaşması, derken denize atılan taş misali halka halka yayılarak bir dergi köşesine
konuk olması beni müthiş duygulandırdı ve mutlu etti.

yazı yazmak böyle bir şeydi işte.

ister akademik ister edebî dilde yazılmış olsun bir şekilde ulaşıyordunuz insanlara.
açtığınız kapıdan giriyorlardı içeri ve dünyanıza misafir oluyorlardı.
o bir kişi gözünüzde milyarlar kıymeti taşıyor/du.

Buradan Genç Doku Dergisi yazarı Sefa Çetinkaya'ya teşekkürler.
bana yararlı olduğumu gösterdiği için.
Başarı onunla olsun.

yazının linki için buraya tıklayın




9 Eylül 2013 Pazartesi

Thank you Allah

today is my birthday. My God gave me a lot of present.

thank you for all things that you have given to me.

all things: a new life, a new city, a new job.

so I'm very happy that I'm praying accepted.

Thank you Allah.





8 Eylül 2013 Pazar

Fotoğraf çalışmalarım

ben birkaç gün sonrasının hayaliyle avunadurayım; denizde dalga, ağaçta yaprak bırakmadı şu bizim deli rüzgar.
estikçe esti, adeta gürledi.
açtı avuçlarını, üfledi içindekileri.
aklımın taşları harekete geçti, derken aylar olduğunu fark etti; bir kompozisyonlu fotoğraf çekimine çıkmadığının.
aldım elime en sevdiğim şeyleri: kitaplar, meyveler, çiçekler ve saatler.
misafir oldular objektifime hep beraber.

Mutlu pazarlar;)










7 Eylül 2013 Cumartesi

A note to myself

I closed my yahoo and hotmail accounts, today. -06.09.2013-
I have just gmail.
and I opened a new mail adress for a new life.


6 Eylül 2013 Cuma

İlham veren fikirler: Karton kutu boyamaca

Sevgili ilhamseverler,
hani içinde neskafe vb. kahve ürünleri olan karton kutular vardır.
işte o kutulardan birkaç tane bizim mutfakta da vardı.
bir tanesi boşalınca su bazlı akrilik boya ile boyayıp kağıt dekupajıyla süsledim.


kızkardeşim kutuya gözünü dikince tasarımı da ona ait oldu, onun istediği gibi hazırladım.
çok da güzel oldu (maşallah:))



siz de buna benzer ürünlerinizi geri dönüştürüp evinizde kullanabilir veya sevdiklerinize hediye edebilirsiniz. hatta hediye paketi olarak da kullanılabilir.


eveet, bir ilham veren fikirlerin sonuna daha geldik.
Cumanız mübarek, dualarınız hayırla kabul olsun.
sevgiyle kalın...

29 Ağustos 2013 Perşembe

İlham veren fikirler: Yastık kılıfı süslemece

Londra'da doktora yapan bir arkadaşım için hazırladım bu hediyeyi.
bugünlerde kendisine ulaşmak üzere yollarda bu iki aşık:))
London yağmurları ve şemsiyeli insanları meşhurdur, bu nedenle temada bu fikri işledim.




28 Ağustos 2013 Çarşamba

Haftanın müziği: İncesaz - Firar

Üniversiteyi bitireli dört yıl olmuş; zamanında sıkça görüştüğüm insanlardan geriye tek tük birileri kalmış. o kalanlar ki en mutena, en değerli, en önemli dostlar olmuş.
işte o kıymetli dostlardan biriyle mesajlaşırken dün akşam, "İncesaz'dan Firar'ı dinlemelisin mutlaka" dedi.
hüzünlü bir parça olacağını tahmin ediyordum, balkona çıkıp pencereden içeriye davetsizce giren rüzgara bıraktım kendimi, telefonumdan youtube'u açtım ve dinlemeye başladım.
yanılmamıştım, müzik neredeyse ağlatacaktı beni.
ama...
ağlayamadım.
telefon alarmını 08.03'e kurup başımı yastığa koydum.
uyudum!


22 Ağustos 2013 Perşembe

İlham veren fikirler: Ebru kağıtlarından zarf yapmaca

Merhaba ilhamîler:))

bu yıl boyunca Yihder'de yetişkin ve çocuklara ebru dersi vermiştim. kurs boyunca yaptığım ebruları nasıl değerlendireceğimi kara kara düşündüm. zira her çalışma tabloluk olacak kadar mükemmel değil. ancak çöpe atılacak kadar basit de değil. bunun üzerine ebrularımı zarfa çevirip sevdiklerime mektup yazdım, ebrulu zarf içinde verdim. bazılarına bu zarfları hediye ettim.


yapımı çok basit. ters çevirdiğimiz ebru kağıdımıza açılmış bir ebru zarfını kullanarak kalıp çiziyoruz. kalıbı kestikten sonra zarf şeklini alması için kenarlarını katlayıp incecik uhu sürüyoruz. işte resimli anlatımı:



renklerin dünyası ne kadar muhteşem!
eğer sizin de görsel sanatlara ilginiz varsa mutlaka ebru teknesinin başına geçip bu sanatı bir kez olsun icra edin.
belki de geleceğin yetenekli ebrucularından birisinizdir!
kim bilebilir?


21 Ağustos 2013 Çarşamba

İlham veren fikirler: Gözlük kabı süslemece

Merhabalar,
can sıkıntısından bu sefer neyi boyadım biliyor musunuz?
gözlük kabını.


bu saydam gözlük kabı renklendirilmeye ihtiyacı varmış gibi melül melül bana bakıyordu.


tamaaaam tamaam kabul ediyorum, sadece benim zihinimin ürünü bu halüsinasyonlar.
ancak her şeyi bir renge büründürme sevdam taa okul öncesinde başlamış benim.
4-5 yaşlarındayken evin koridor duvarlarını boyarmışım.
annem gördüğünde epey sinirlenir, kızarmış bana.


aradan yirmi yıl geçti ve ben bu küçük eşyaları boyarken kaçamak fırça darbeleriyle arka balkonumuzun duvarına da sürrealist dokunuşlarda bulundum/bulunuyorum:)

kız kardeşim yaptıklarıma bakıp, bunlar nee?, diyor. annem ise gülüp geçiyor şimdilerde.


ahdettim, yeni çıktığım evin bir duvarını boyayacağım istediğim renkte. bir diğer duvarına da istediğim desenlerde çizimler yapacağım:))



her neyse.
çalışmamızın sonucu işte bu oldu.
diğer çalışmada yaptığımız tüm işlemler aynen tekrarlandı. nasıl yapmışsın diyorsanız buraya tıklayın.

haydi selametle...


16 Ağustos 2013 Cuma

İlham veren fikirler: Bardak süslemece

Merhaba ilhamseverler,
elimde görmüş olduğunuz şu plastik bardak tam bir değil, beş değil, on değil, yirmi küsur yılı aşmış bir zamandır bizimle.



ramazanın son sahur gecesi ani kavrama yoluyla -buradan öğrenme kuramcısı Köhler'e selam olsun- zihnimde şimşekler çaktı, yapacaklarım adeta bir film şeridi gibi gözümün önünden tören alayıyla geçti.


ben bu plastik bardağı önce yeşile boyayayım, ardından sarı dosya kağıdından benekler çizeyim, kesip yapıştırayım istedim.



akrilik su bazlı boya ile 3 kat boyama yaptıktan sonra tutkal yardımıyla beneklerimi yapıştırıp kuruma süreleri de vererek 2 kat tutkalladım. sprey vernik ile iç ve dış olmak üzere her yerini vernikledim.



veee ortaya işte bu manzara çıktı.



hayaldi, gerçek oldu sevgili ilhamseverler:))


çok basit dokunuşların keyif veren, güzelleştiren hikayesi. 

öncesi ve sonrası arasındaki fark dağlar kadar öyle değil mi?


siz de ufak dokunuşlara bırakın kendinizi, ta ki güzelleşin:))

6 Ağustos 2013 Salı

İlham veren fikirler: Hediye kutu boyamaca

Sevgili ilham bekleyenler;)

ramazanın sonuna ulaştığımız bir vakitten selam olsun hepinize.
inşallah bayrama  ulaşmak da nasip olur cümlemize.

bugünkü ilham veren köşemizde bir ahşap boyama örneğini sizlerle paylaşacağım.

kağıt dekupaj tekniği ile yapılmış bir kutu.














aslında bu kutunun ikinci hali. ilkinde bej renkliydi ve kiraz çiçekleri desenine sahipti. fakat aksilikler oldu: sprey vernik kullanacağım yerde yanlışlıkla boya kullandım. hemen temizlesem de boya yer yer kaldı. ben de zımpara 400 kullanarak önce verniği ardından desenleri ve boyaları söktüm.

iç kısmın boyasına dokunmadım. dış zemini iyi bir zımparaladıktan sonra yeşil boya ile birer saat arayla boyama yaptım. işin en eğlenceli kısmı burası. boyamayı çok seviyorum. sırf bu nedenle evdeki balkonları boyamak istiyorum. annemi ikna ettim, sıra babamı ikna etmede.


evet, yapım aşamasını anlatmaya devam ediyorum özetle. yeşil ile istediğim kısımları boyadıktan sonra alt bölümü santimlere ayırıp kurşun kalemle çizdim ve pembe renk ile ve daha ince bir fırça yardımıyla kare kare boyadım. kapağa bir dergiden bulduğum "uyuyan güzel" resmini tutkal ile yapıştırdım. yine tutkal ile üstünden bir kat geçtim. 2 saat sonra yeniden tutkal sürdüm.

ve kuruma işlemlerinden sonra -açık havada olmak şartıyla- balkonda sprey vernik ile kutunun her bir yanını vernikledim. 24 saat sonra işlem tamamdı:))

lakin yapımı benim için 3-4 günü bulmuş bir macera oldu.

küçük bir hatırlatma: boyalı, tutkallı fırçaları su solu bir kapta çalkalarsanız hemencecik ayrışıyorlar. böylece fırçalarımız da temizlenmiş oluyor anında. boyanın yahut tutkalın fırça üzerinde kurumamasına dikkat edin, yoksa ziyan olur fırçalar.

gelelim bu hobinin bana kattıklarına:

*bedensel ve zihinsel olarak yorgun olduğum günlerde terapi hükmüne geçerek beni rahatlattı. ancak uzun süreli olarak beni oyalayacak bir uğraş değil.

*çocuklarımızla güzel vakit geçirmek, onlara el alışkanlığı kazandırmak veya çok sevdiğimiz birine kendi ellerimizle işine yarayacağı bir hediye hazırlamak istiyorsak eğer tavsiye edilebilir bir meşgale.

ahşap boyama maceram şimdilik sona erdi. saydığım son madde haricinde bir daha zaman ayırıp ilgileneceğimi düşünmüyorum. benim vazgeçilmez sevdam, tutkum fotoğraf çekmek. bunu şimdi yeniden anlıyorum.

bu güzel hediye dünyanın en iyi arkadaşı, canım ciğerim olan kız kardeşime armağan oldu.

siz de deneyin, güzelleşin:)

şimdiden hayırlı bayramlar.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Haftanın müziği: Mabel Matiz - O söylese ben söyleyemem



"ben yanarım 
küllerini savurur içimdeki köz 
sönse de gün ay 
ben sönemem"

farklı, özgün, manidar ve sahici.
Mabel Matiz'in eserlerini bu şekilde yorumluyorum.

dinleyin güzelleşin;)

31 Temmuz 2013 Çarşamba

İlham veren fikirler: Yastık kılıfı süslemece

İlham veren fikirler bölümümüze hoş geldiniz sevgili izleyenlerim,

malumunuz yaz günleri uzun, sıcak ve rehavet veren cinsten.

Ramazan ayı olması cihetiyle Kur'an, cevşen, risale okumalarına ağırlık vermiş olsak da geriye kalan onca zamanı nasıl dolduracağını düşünüyor insan kara kara.

ben de bir nevi terapi niyeti gören el işlerine merak saldım bu ara.

sevdiklerimi mutlu etmek için onlara bir şeyler hazırlayayım, hem işlerine yarasın, baktıkça beni hatırlasınlar hem de ben üretkenliğimi konuşturayım istedim.

ve ortaya bu sevimli misafirler çıktı.




bazen bu benim her şeye "işe yarar" bir anlam büründürme çabam, beni çıkmaz sokaklara atsa da vazgeçmiyorum ondan.

çünkü biz insanoğlunun ürettiği ve tükettiği her şey bir zaman sonra birer "çöplük" oluyor sadece.

Yaratıcının meydana getirdiği cümle mahlukat gibi geri dönüşümlü değil maalesef yapabildiklerimiz.

bu yüzden kendime bir hobi seçerken bile dikkat ediyorum: fazla yer kaplamasın, insanları meşgul etmesin, faydalı olsun, kullanılabilir bir işleve sahip olsun vs...

neyse...

benim bu takıntılarım uzar gider.

sevgiyle kalın,

güzel işler yapın güzelleşin:))



27 Temmuz 2013 Cumartesi

Haftanın müziği: Cnblue - I'm a loner




Koreseverler hemen anlamıştır; bu sıralar "we got marreid" i izliyorum.
ikisi de müzisyen olan Jung Yong Hwa & Seohyun çiftinin yaşadıklarını seyrediyorum keyifle.

bir program bu kadar mı doğal, eğlenceli ve harika olabilir.

önce programın içeriğinden kısaca bahsedeyim.

"eğer Koreli ünlüler evlenselerdi nasıl yaşarlardı?" mantığıyla Koreli ünlülerin evlendirildiği bir program bu.

her  hafta çiftlere farklı görevler veriliyor ve onlar da bunu bir çift olarak en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyor.

bir de program içinde ara ara çiftin birbiri hakkındaki samimi düşüncelerine yer veriliyor.

ve program sunucularının da esprili yorumlarıyla ortaya izlemesi müthiş keyif veren bir izleti çıkıyor.

bu yalancıktan olan programı izlerken şunları da fark ettim.

- çiftler, birbirinin görüşlerini önemsiyor ve yaptıkları her işte birbirinin fikrini alıyor.

- çiftler, birbirlerini herhangi bir durum ve zamanda üzüp üzmediklerini öğrenip birbirlerinden özür diliyorlar.

- çiftler, bir iş yaparken yaptıkları o işi daha eğlenceli hale getirmek için iddiaya giriyor. böylece hem daha çok anı biriktirip hem çok şey paylaşıyorlar.

- çiftler, birlikte çokça zaman geçiriyor. mesela sabah yürüyüşüne gidiyorlar, kitapçıya gidip birbirlerine kitap satın alıyorlar, o kitapları okuduktan sonra birbirlerine rapor sunuyorlar, beraber yemek yapıyor, evlerini dekore ediyorlar.

"we got married" sadece bir eğlence programı değil. öğreticilik yönü de var. zaten farklı bir kültürün parçası olması hasebiyle Kore kültürüne de iyice aşinalık kazanır oluyorsunuz.

hadi bakalım, Yong Oppa'nın parçasını dinleyin, güzelleşin:))

not: şarkının sözleri çok basit, lakin müziği, müziğin verdiği coşkuyu sevdim. Koreliler yine aldınız benden bir artı...


26 Temmuz 2013 Cuma

İlham veren fikirler: Uyku bandı süslemece

Merhabalar sevgili izleyenlerim,
nice zamandır ufak tefek hobi işlerine el atmış durumdayım.
işte onlardan birisi.

uyku bandı benim için olmazsa olmazlardan biridir.
elimin kolaylıkla ulaşabileceği, yatağımın en yakın bölgesinde yaşam sürmektedir kendisi.
zira ben ışıkta uyuyamayan hassas bir yapıya sahibim.
bu nedenle elimde biri hediye olmak üzere 3 tane uyku bandı var.

birkaç gün evvel uyku bandına gözlerimi diktim ve ona:

"Sana bir şeyler yapalım." dedim.

ardından bu göz fikri dünyaya geldi ve hayat buldu.

bantların rengi farklı, çünkü keçeleri dikmeden evvel fotoğraflamayı unuttum.
o yüzden bir başka uyku bandını model olarak kullandım:))

evet tahmin edeceğiniz üzere kullandığımız malzemelerimiz çok basit:

*beyaz keçe
*siyah keçe
*dantel ya da  nakış ipi
*uyku bandı
*makas
*iğne


göze denk düşecek ilgili yerleri işaretledikten sonra kocaman şaşı gözlerimizi uyku bandının üstüne dikiyoruz.
ve ortaya bu şaşı arkadaş çıkıyor.
fazla göz göze gelmemek lazım, nitekim baktıkça başıma ağrılar girer oldu.
şaşı'rtmasa mıydık acaba:)?

arkadaşlarınıza, sevdiklerinize muzip ve küçük hediyeler hazırlamak istiyorsanız işte sizin için küçük bir fikir.

ilhamınız bol olsun.

hayal edin güzelleşin:)


21 Temmuz 2013 Pazar

Yamak Ahmet

Yamak Ahmet, yeniden televizyon ekranında.

ecdadımızın yaşadığı Ramazanları canlandırması, dönem hikayesi olması ve saf, masum, derunî bir aşkı anlatması itibariyle beni kendine çeken bir dizi olmuştu.

masal gibi bir diziydi işte:)) içinde kıssalar, hikayeler, Asr-ı Saadetten anlatılar da vardı.
olaylar geliştikçe osmanlı'dan günümüze tatlı tatlı esintiler aktı, aktı.

Vygotsky haklı, diziyi izledikten sonra yemeklere Yamak Ahmet gibi baharat katar olduk.
sıcak yaz günlerinde, halsiz bir halde hazırladığımız yemekler, Yamak Ahmet'e özentiyle seyirlik bir tabloya dönüştü. mutfağa hevesle giriyor, baharatları sihir yaparcasına serpiştirirken diziye göndermeler yapıyorduk.

izlemeyenler izlesin, güzelleşsin:)

ve son olarak (diziden) bu güzel iftar duası gelsin, Allah oruçlarımızı kabul etsin.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Unutmak


"unutmaktan korkuyorum."dedi.

yüzünde kaybetmekten korkanların ifadesi: hüzün, vazgeçişler, bekleyişler...

"ve..."

devam et dercesine başımı sallıyor, adeta beni  esir alan hikayesini anlatmasını meraklı bir çocuk edasında bekliyorum. derken çağrışımlar diyarına konuk oluveriyorum, şairin mısraları yankılanıyor zihnimde: "gözlerin gördüğüm en güzel şehirdi." demek ki unutmamışım! 

"ve biliyor musun, asla umudumu kaybetmedim. bazıları buna salaklık diyor."

"başkalarının ne dediği senin için önemli mi?" 

"yoo, değil. önemli olan inancımızı kaybetmemek. eğer inanıyorsanız üstünsünüz, diyor kitapta. ben, beni salaklıkla itham edenlerden üstünüm. bu yüzden..."

"hangi kitap?" soruyorum ilgiyle.

şaşkınlıkla bakıyor. uzaklardan, kent ormanından serçe sesleri geliyor; güneş batıya biraz daha meylediyor; ikindi güneşinden yüz bulan mahalle sakinleri sokağa taşınıyor, ellerinde örgü işleri. yeni yetme bir ergen açtığı son ses müzikle sokağa yayın yapıyor, mikrofondaki ses, unutmak o kadar kolay mı sandın? yolların bana aşktır artık, diyerek acısını kusarken mahalleli kadınlar tığlarını, şişlerini bırakıp kucaklarına, söyleniyorlar çocuğa.

"kur'an'da."

"ya korktuğun başına gelirse?" sorular sormakta ısrarcıyım bugün. 

"hangi korktuğum?

"unuttun mu yoksa?" diyorum hayretle ve çokça kızgınlıkla.

"neyi?" diyor şehri andıran gözlerini kocaman açıp.

19 Temmuz 2013 Cuma

İki yabancı


uyandığında üstünde günler öncesinden asılı kalmış yorgunluğun olduğunu fark etti. şehir çöplüğünü andıran zihnini boşaltmalı ve bir an evvel toparlanmalıydı. uyuşuk adımlarla banyoya gitti. kireç kokulu şehir suyuyla defalarca yüzünü yıkadı, yıkadı.

"Günaydın."

hevesle karşılık bekledi lakin tepki gelmedi. iletişimin doğru yaşanmadığı dahası olmadığı bir evde yeni bir güne uyanmanın ne önemi vardı.

aynı dili konuşmak birbirini anlamayı kolaylaştırmıyordu.

son cümleyi onlarca kez tekrarladı. yeni bir keşifte bulunmuş mucitler gibi sevindi. ömrünün rönesansını yaşıyor, aydınlama çağına giriyordu karısı sayesinde.

onun kıvırcık uzun saçlarına, kalınlaştırmak için günlerdir almadığı kaşlarına, duygularını gizlemek isteyen sımsıkı örülü dudaklarına baktı. eli her zamanki gibi ağzında, tırnaklarını yiyordu. 

oral döneme takılıp kalan karısının şimdi bir yabancıya dönüşmesi aklını karıştırıyordu. oysa anlamayacak ne vardı, herkes bu dünyada birbirine yabancıydı, yalnızca insan kalbinin izin verdikleri hariç.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Haftanın müziği: Zeki Müren: Dediler zamanla hep azalırmış sevgiler



Türk sanat müziği sevdiğimi söylemiş miydim?
günümüz şarkı sözleri ve dımtıs dımtıs müziklerinden hazzetmeyen birisi olarak Türk Sanat müziği, Türk Halk müziği ve türküler dinlemek bana iyi geliyor. onların dile getirdikleri saf, gerçek ve masum. kullanılan dil zarif ve narin.

ben bu zarafeti seviyorum.

işbu eserin hakikat payesini taşıyan en anlamlı sözüyle noktalayalım:

"Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? / Ömür dediğin şey küsecek kadar çok mu?"


14 Temmuz 2013 Pazar

Mutluluk küçük şeylerde saklıdır


yabancısı olduğunuz o kahkaha sizdendi.

günler, aylar sonra işittiğiniz içindi bu yabancılık hissi.

varsın garip gelsin, yeniden kahkaha atabilmenin güzelliğine yoğunlaşalım biz.

sebebine...

tabi ki bir eğlence malzemesi olmalı bunun için. 

herkesin kendine özgü yöntemleri vardır. benim kullandığım yollardan biri çikolata, muz yemektir. ikincisi film izlemek, üçüncüsü blog okumak, dördüncüsü kendime hobi cinsinden yeni uğraşlar edinmektir. 

bu sıralar ikinci şık üzerinde yoğunlaştım. kafamı boşaltmak, dinlenmek istiyorum. ve bir dizi bana bu noktada epeyce yardımcı oldu.



"Reply 1997 / 2012" 

bir kore dizisi. türü romantik komedi. ancak farklı bir tadı var, japon yapımlarına benziyor. entrika, hırs, kıskançlık yok. liseli gençlerin birbirleriyle, aileleriyle ve hayatla olan mücadeleleri anlatılıyor. dostluk, arkadaşlık, ilk aşklar, hüzünler, neşeler... 



bu tür diziler hoşuma gidiyor. yine benzer konuya sahip olan Nobuta wo produce, Puropozu dai sakusen, Hanamizuki ve Tatta hitotsu no koi de severek izlediğim, etkilendiğim diziler olmuştu.

mutluluk küçük şeylerde saklıdır, bir dizinin komik bir karesinde; dinlediğin şarkının seni alıp götürdüğü yerde; nemin yapış yapış olduğu anda ferahlatan rüzgarda; gökyüzüne toplanan bulutlarda; tam zamanında yetiştiğin terminal otobüsünde; muhabbet kuşunun sabahları zorla uyandıran ötüşünde; sınavları bitirmenin dayanılmaz hafifliğinde. ve dahası binlercesiyle...

saydığım her bir dizi vakti çok olanlara ve keyifli zamanlar geçirmek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.

izleyin güzelleşin;) 




10 Temmuz 2013 Çarşamba

Neden yüksek lisans?

Ellerini kavuşturup bir süre ovalarcasına hareket ettirdikten sonra soruyor:

-Neden yüksek lisans?

Hep aynı cevabı veriyorum:

-Üniversiteyken pek çok alanda ders gördüm. Dinler Tarihinden Kelama, Türk İslam Edebiyatından Mantıka, Tefsir Usulüne, Sanat Tarihine, Paleografiye... Her birinden bir parça bilgi öğrendim. Mezun olduğumda hiçbirisinde yetkin değildim. Öyleyse bir alanda uzmanlaşmalıyım.

İşte bu niyetle çıktım yola.


Sevdiğim iki alan vardı: Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi. İlki ağır bastı.

Üç tercihim vardı:  Marmara Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi, Sakarya Üniversitesi.

Marmara olmadı, çünkü ales puanım düşüktü; Uludağ olmadı çünkü 50 puan olan dil sınavında 47'ye takılı kalmıştım. Bu durumda bir yıl daha beklemek yerine Sakarya'ya başvurdum ve kabul edildim. Tarih 13 Ağustos 2009.

Nereden bilebilirdim ki yüksek lisans eşittir hoca demek olduğunu!



Danışman hocamızla bir türlü anlaşamıyordum. Hocanın benden ne istediğini anlamıyordum. Sırf tez konumu bile ilerleyen zaman içerisinde 3 kez değiştirmek zorunda kaldım.

Her hafta hocanın yanına gidiyor yaptıklarımı gösteriyor, ertesi hafta geribildirim almak üzere iki saatlik yoldan,  Yalova'dan geliyordum. Geldiğim vakit hocayı odasında bulamıyordum çoğu zaman. Telefonla arayınca ya bir toplantıda ya da derste olduğunu öğreniyordum. Kapısındaki sandalyelerde saatlerce bekliyordum, bekliyordum...

Nihayet hoca geldiğinde merakla odasına giriyor, hüsranla çıkıyordum yanından. Okumamış, düzeltmemiş yine çalışmalarımı.

Bu gelgitlerle ve asistanın yardımıyla epey ilerledim tezde. Zamanında savunma tarihini ayarladık. Lakin danışman hocam bırakın beni desteklemeyi sesini bile çıkarmadı jürinin yanında. Öyle bir an geldi ki alan dışındaki bir hocanın haksız sorusunu bir başka alan hocası cevapladı, beni destekleyerek.

Sonuç: 3 aylık düzeltme.

Savunmadan sonra İstanbul'da, Fatih'te bir aylık yoğun bir programa katılmıştım. ardından Ramazan gelmişti. Yorgundum, tezi elime alacak halim yoktu. Gitgide yuvarlanıyor gibiydim, karanlık bir kuyuda. 3 ay geçti, sonbahar bitti, kış geldi. Teze elimi bile sürmemiştim, her şey bir kenarda tozlanıyordu.


O sıralar sadece roman, hikaye okuyor, film seyrediyor, denemeler yazıyordum gazeteye. Canım sıkılıyordu, sıkılıyordu, çok sıkılıyordu. Kimselerle görüşmüyordum. Tam bir tecrit hali, toplumdan uzaklaşma. Belki de örtülü depresyondu yaşadığım, o zaman anlayamadım.

Bahar geldiğinde yeniden sarıldım kağıda kaleme. Annemin bir arkadaşının bir dost toplantısında benim için tefriciyye dağıttırmasının da hikmeti vardı bu yeniden dirilişte. Canla başla düzeltmeleri yaptım. Hocayı aradım, yeniden kendimi tanıttım. Telefondaki ses bir başka bombayı haber veriyordu:

-Artık danışmanın ben değilim, başka hocaya verildin.

Sinirlerim bozulmuştu. Meğer üniversitenin aldığı karar gereği uzatmaları oynayan öğrencilerin danışmanları değiştiriliyormuş.


Vardır bir hayır dedik, yeni hocayla tanıştık. okulun sevilen sayılan hocalarından imiş zat-ı muhterem. Fakat sonradan kendisine emanet edildiğimiz için hoca şaşkın, alanı farklı -mantık yada felsefeydi sanırım- işi başından aşkın vs. O da savunmaya kadar ilgilenemedi benimle adamakıllı.

Haa bu arada alınan yeni bir karar daha var: Sakarya Üniversitesi yüksek lisans yapan öğrencilerine mezun olmak için bir şart koşuyor: Bir makale yazacak ve hakemli bir dergide yayınlayacaksın.

Bu makaleyi yazmam 10 günümü aldı. Ama yayınlanması 6 ay! Çünkü hocalar arasında gidip geliyordum, eski hocam alan hocası olduğu için mecburen makale konusunda bana yardımcı olmak durumundaydı. Ama gelişigüzel bir rahatlıkla.... Makaleyi okudu, yarım yamalak düzeltti, her hafta yeni bir şeyler istedi ve öyle böyle derken aylar geçiverdi.

Ehh sonunda falanca üniversitenin hakemli dergisinde yayınlandı ve ben nihayet savunmaya girdim.

Savunma berbattı. Çünkü bir sürü hatalar buldular ve bunlar çok basit hatalardı. Eğer savunmaya girmeden önce doğru düzgün bir şekilde o tezi okusaydı  ikinci danışman hocam, bunca uyarıya, düzeltmeye maruz kalmayacaktım.  

İşte o vakit bir kez daha anladım: Yüksek lisans demek hocanın ilgisi, emeği, desteği ve başarısı demekti.

Hatalar yeniden düzenlenmek koşuluyla tez kabul edildi, Ocak 2013'de yüksek lisans eğitiminden mezun oldum. Başladığımdan 3,5 yıl sonra.

Jürideki hocalar hatalarımı şiddetli bir rüzgar edasında savururken yüzüme, içimden şunu tekrarlıyordum: eğer geçirmezlerse bırakacaksın, eğer geçirmezlerse bırakacaksın, bırakacaksın, her şeyi geride bırakacaksın...



Yaşadığım ruh halini kelimelere tam olarak yansıtamamış olabilirim, ne de olsa damdan düşenin halinden damdan düşen anlar.

Yalnız şunu da eklemeliyim, her fırsatta tezimi bitirmek için dua ediyordum Rabbime. Zira biliyordum başarıya ulaşmak hem fiili hem kavli dua ile mümkündü. Tezi bitireli 6 ay olduğu halde dilim bazen alışkanlıkla şu duayı tekrarlıyor: Allah'ım hayırlısıyla yüksek lisansı bitirip mezun olmamı nasip eyle, muvaffak ve muzaffer eyle:))

Hamdolsun, duam kabul oldu.

Hasılı kelam, bu iç döküşten çıkarılacak ders şudur:

"Tanımadığınız hocayla çalışmayın, anlaşamadıysanız eğer yol yakınken dönün ve bildiğiniz bir yerde yeniden başlayın."

İşte bir çile hüviyetini kazanan ahvalin kelimelere dökülmesi bu cümlenin hayat bulması içindi efendim.

Selametle...





     

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Blog Arşiv

Etiketler

Pages

Buscar