12 Aralık 2012 Çarşamba

Malum hastalık: su-i zan



Kâh ekmek kuyruğunda, kâh otobüs seyahatinde, kâh kuaför salonlarında, kâh ev oturmalarında anlatıla gelen hikâyelere kulak kabartın; hep başkalarına aittir. Bir başkasının kahraman olduğu hadiseler ballandıra ballandıra aktarılır. Orada olmayışı kahramanın, cümlelerin hoyratça kullanılması ve en ağır, en hakir ifadelerin yer almasıyla sonuçlanır. Kimi zaman aşağılanarak kimi zaman küçümsenerek dile getirilen olaylar bir lanetleme ritüelini anımsatıyordur sanki. Bire bin katarak ağızdan ağza ulaşır, kulaktan kulağa yayılır, tanıdık tanımadık her kim varsa duysun, öğrensin diye bakılır.

Anlatıcı keyifle anlatadursun, bahsini ettiği her ne varsa kendisi hiç yaşamayacak, başına gelmeyecek zannındadır. Ne büyük bir aldanış! Ne fena bir oyalanmaca! Kınadığınız, başınıza gelmedikçe ölmezsiniz, hadisince yaptığı yanlışın farkında bile değil. Bile bile uçuruma koşar gibi hali. Adeta bir cinayet işler gibi ibareleri. Ölü eti yemekten hoşlanan kurumlu, çalımlı bir barbar kimliği.

Gıybet ve su-i zan samimi, iki yakın arkadaş. Büründükleri maske alçaklıklarını saklıyor. Herkesi kendi dostluklarına davet ediyorlar sevecen bir dil ile. Tatlı sözlerine kanan, maskeye aldanan yalancı balın etrafında uçuşmaya başlıyor. Oysa tatsa ölecek, bilmiyor.

Hem bilmediği bir şey daha var. Sû-i zan ve sû-i tevilde, bu dünyada muaccel bir ceza var. "Men dakka dukka" kaidesiyle, sû-i zan eden, sû-i zanna maruz olur. Mümin kardeşinin harekâtını sû-i tevil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû-i tevile uğrar, cezasını çeker.* Ne söyledikleri yanına kar kalır, ne söylerken aldığı zevki.

Ariflerin, bilgelerin az konuşmasının, çokça susmasının hikmeti bu olsa gerek. Ağızdan çıkan her kelimenin bir meleğe yahut habis bir mahlûka dönüştüğü ve levh-i mahfuzda saklandığı gerçeğini hatırdan çıkarmıyorlar hiçbir zaman. Ya hesap gününde, her birinin bize mükâfat veya ceza cinsinden dönmesi… Düşündürücü ve endişe verici değil mi?

Rabbim, bizi ümitsizlik, ucb, gurur ve su-i zandan muhafaza eyle. Âmin.

Son olarak;

Manevi reçetemiz hazır. Bize malzemelerini temin edip uygulaması kalmış.
Bir mümin, birinin bir kusur ve hata işlediğini gördüğünde veya duyduğunda; önce kadere bir hisse vermeli, onun adalet ederek, bu hata ve zaaf ile onu cezalandırdığını düşünerek müsamaha ile bakmalı. İkinci olarak nefis ve şeytanın hissesini çıkarıp hüsn-ü zanla bakmalı. Sonra, kendi nefsindeki kusurları görmeye çalışarak başkalarının kusur, yanlış ve zaaflarıyla uğraşmamalı.**

Hepimize bu çetin yolda kolay gelsin.

*28.Lema.
**22. Mektup.

1 yorum:

Nurşah dedi ki...

dilimiz bizim kendi zehrimiz haberimiz yok maalesef :( Allah hepimizi yanlışlara düşmekten korusun...

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...