31 Ekim 2012 Çarşamba

Duygular ne söyler, insan ne anlatır?


Ne çok şey biliyoruz, ne çok…


Her şey hakkında fikrimiz var bizim. Elimizde mütemadi imkânlarımız, boş yere harcadığımız zamanlarımız, sonu gelmeyen arzularımız ve nice nice zevk ü safamız. Halimiz özetle böyledir. Fakat bilir misiniz mutluluktan yana hiç şanslı değiliz.

Dillendirmekten korktuğumuz sorunlarımız var epeyce. İçlerinden biri var ki en temel mesele: İletişimsizlik. Daha derinine inince görüyoruz ki asıl derdimiz sevgisizlik.

İletişimsizlik beraberinde sevgisizliği getirirken tersi de olumlu yönde gerçekleşir. Doğru ve sağlıklı bir iletişim sevgi dolu kalpler, hoşgörülü muhataplar bulur karşısında. Asla yolda kalmaz, geri çevrilmez, yok olmaz. İlle de müsbet yönde bir gelişme tezahür eder. Sevgi merhameti, anlayışı, saygıyı ve beraberinde dostluğu, arkadaşlığı, yoldaşlığı getirir kucak kucak, demet demet. 

İletişimi sevgi bağı ile kurmanın önemine Allah Resulü bir hadisinde şöyle işaret etmiş.

“Bir kimse din kardeşini sevdiği zaman kendisini sevdiğini ona bildirsin.”*

Her halimize bir deva olan peygamber sözleri midye kabuğunda saklı inci taneleri gibi. Sadece kabuğundan çıkarılmayı değil, işlenmeyi de bekliyor. 

Peki, bu tavsiyeye rağmen neden çekiniriz dile getirmeye yüreğimizdekini?

Belki korkağız, belki cesur değiliz. Dünyanın en cimrisiyiz yahut karamsarın ta kendisiyiz. Bazen karşımızdaki şımarır telâşına kapılır bazen kaybetmek tasasından dehşet duyarız. 

Olayın ruh boyutu bu yönde… Ya davranışa akseden pratik yönü ne âlemde?

Nurettin Topçu’nun güzel bir sözü vardır, ‘Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir.’ diye. Bu veciz ifade bizim sorunumuzun sebebini gözler önüne serer özünde. Bir papağan misali öğrendiklerini sürekli tekrarlayan, ancak harekete geçmeyen kimseleriz. Bir türlü hal ve tavırlarımıza aksetmiyor sözlerimiz. Yetişkiniz, bilgiliyiz, fakat yine de sevdiklerimizi üzmekten vazgeçmiyoruz.

Dostoyevski de düşünmüş bu sorun üzerine. Bakın o ne izler sürmüş ve mürekkebe akıtmış düşüncelerini endişeyle:

“Çoktandır kafamı kurcalayan bir şey var. Niçin insanlar birbirilerine karşı açık yürekli davranmıyorlar? Neden en iyi insan bile karşısındakinden bir şeyler gizliyor, bütün düşündüklerini açıklamıyor? Sözlerimizin yabana atılmadığını bildiğimiz zamanlar bile neden içimizden geçenleri olduğu gibi söylemiyoruz? Nedense herkes olduğundan sert görünmek istiyor? Duygularını hemen açığa vurursa altta kalacakmış, küçük düşürülecekmiş gibi bir korkuya kapılıyor.”

Yetişkinler bu sıkıntıyla yaşayadursun, biz çocuklara bakalım. Onların hiçbiri bizim gibi değil. Duygularını dile getirmekten asla korkmuyorlar. Ne varsa yüreklerinde, odur dillerinde. Nereden geliyor bu cesaretleri? Ya objektif fikirleri? Temiz ve yalın hisleri? 

Fıtrat mı, masumiyet mi, cesaret mi? Belki yalnızca biri, belki de hepsi.

*Ebû Davud, Edeb, 112-113.

11 Ekim 2012 Perşembe

Kanaat eden aziz olur




İstanbul’un kozmopolit yapısına uygun olarak kente renk katan siyahî vatandaşlar ne zamandır ilgimi çekiyor. Hem doğal bir ten farklılığa sahip oluşları hem de öz vatanlarından fersah fersah uzakta garip, mahzun duruşlarıyla rikkat verici bir manzara uyandırıyorlar. Düşünüp duruyorum; ne yer ne içerler, sattıkları üç beş saat ne kazandırır onlara, karanlıklar çöktüğü vakit şehre nerede uyurlar? Neler düşlerler geceleyin uykuya dalmadan evvel? Ne için çıkmışlar yola ve düşüp gelmişler buralara? Hikâyeleri nedir, peki ya hayalleri? Tek ve en büyük meseleleri “yaşamak” fiilini eda etmek midir? “Yani yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden/Yani bütün işin gücün yaşamak olacak,” diyerek şair gibi hayata tutunmak mıdır dünyaya dair beklentileri?

Zaman zaman aklıma düşerdi bu sorular. Onları gördükçe zihne doğardı ansızın ve uzun süre kurcalar, kaşındırır ve kanatırdı uzanıp dokunduğu her yeri. Şimdilerde neredeyse hiç aklımdan çıkmaz oldular. Sebebi de artık Yalova sokaklarında da sıkça kendilerine rastlıyor oluşum.

Çekinerek bakıyorum yüzlerine. Bir tebessüm çizgisi arıyorum. Belki dudaklarının kenarında, belki gözlerinin kısılışında. Yok, göremiyorum hiçbir şey. Ürkek ve müteessir bir hal var üzerlerinde. Bir hüzün mevsiminden artakalmış gibiler.

Orta yaşlı baba ve sevimli oğlu yaklaşıyor içlerinden birinin yanına. Tezgâhına eğilip saatleri inceliyorlar. Sorduğu sorunun cevabını bilse de soruyor baba merakla:

“Kaliteli mi bu saat?”

Hangi satıcı malını kötüleyebilir ki? Yabancılara has o sempatik konuşmasıyla tek kelimeyle yanıtlıyor müşterisini:

 “Kağliteliğ.”

Geçip gidiyorum yanlarından. İlgili baba oğul aldıkları cevaptan tatmin olup satın alıyorlar mı bir saat, takıyorlar mı küçük afacanın sütbeyazı koluna, bilmiyorum. Ancak alanlar var ki onlar için bir hayat kaynağı, ümit meşalesi olmaya devam ediyor ucuz saatler. Kanaat eden aziz olur, sözünce yaşam sırlarını açıklıyorlar farkında olmaksızın. Kısmetlerine razı, kazandıklarından mutmain yaşıyorlar.

Onlar dünden bugüne gelen bir miras sanki. Adeta Asr-ı Saadet’in gönlü zengin, sesi güzel, malı mülkü olmayan Bilal-i Habeşi’si gibiler.

Onlar varlık içinde yoklukla cebelleşen bizlere gönderilen canlı birer mesaj. Hal dilleriyle hep aynı kelamı tekrarlıyorlar:

Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur.”

7 Ekim 2012 Pazar

Söyleyeceklerim var



"tamam dost acı söyler de epey geç kalmışsanız eğer bu söyleminizde hiç konuşmayın daha iyi."

evet bugünler de çokça kişi doğru tespitlerde bulunuyor hayatım hakkında.
yadırgadığım ise benim farkına vardığım hatalarımın yüzüme vurulması.
ben zaten o yolda bir, iki, üç, beş merhale kat etmişim, şimdi senin yaptığın ne oluyor?
seksenlerdeki ergun plak misali, bekleme yapma, geç! diyorum.

*

bursa'lı günlerim yeniden başlıyor.
3 yıl sonra pedagojik formasyon almak için bidayet-i osmaniye yollarına düşüyorum.
çok şükür nasip eden Rabbime.
inşallah kpss sürecini de en verimli, en bereketli bir şekilde bitirerek hayalini kurduğum şehirde, hayalini kurduğum okulda öğretmenliğe başlarım.
bu hassas konuda hayır duanızı bir cümlecikle olsa dahi bekliyorum.


*

bir kaç proje üstündeyim.
onları da halledip hayatımı rayına oturtabilirsem eğer her şey daha iyi, daha güzel olacak.
ancak bunun için bolca sabır, çokça gayret ve tükenmeyen bir enerjiyle çalışmak gerek.
bekleyişi her daim "ümitvar" olarak da devam ettirmek cabası.


*


söyleyeceklerim bu kadardı. bitti.
okuduğunuz için teşekkür ederim.


SF

3 Ekim 2012 Çarşamba

Unutmak bir nimettir


On yıl önce bugün, bir Ekim günü hani, neredeydim, kimlerle ve tam şu anda bu yazıyı yazıyor olduğum saatlerde ne yapıyordum? Hatırlamıyorum.

Ne düşünmüştüm yaşamaya dair, neler vardı aklımda depreşip duran, peki ya sürekli değişen hislerim? Neler acı veriyordu gençliğin hükümranlığına nazlı bir geçiş yapan yüreğime? Hangi sancıdan artakalan ağrılara aşinaydım bedence? Anımsamıyorum. 

Daha mı şendi kahkahalarım, olur olmaz her şeye güler miydim? Yapmaktan hoşlandığım uğraşlarım ne türlüydü? Mevsimleri, ısısı bir yükselen bir düşen havaları nasıl karşılardım? Sabahları uyanınca aklıma ilk düşen neydi? Bilmiyorum.

Geçmişe dair ne varsa yaşandıkça eskimeye ve unutulmaya mahkûm. Meselâ dün ne yediğimi, birkaç gün evvel giydiğim kıyafetlerimi, yolda selâmlaştığım kimseleri hemencecik hatırlayamamam. Biraz durup düşünmeli, zihnimin dolambaçlı güzergâhlarında derinlemesine yolculuğa çıkmalı. Ta ki akıl defterimin yaprakları arasından bulayım maziye ait bilgileri. Çıkarıp önüme sereyim ve tekrar tekrar inceleyeyim.

Elbette hatırlamak istemediğim nicesi olay ve şahıs da var. Kapıdan geçmek istese de izin veremem onlara. Unutulmalılar, hafıza çöplüğünde yer almalı ve bütün hüzünlerimi, sıkıntılarımı beraberinde taşımalılar. Böylece huzur kuşansın benliğim.

Yalnız birisi var ki, unutmak nedir, bilmiyor. Hangi gün ne yediğini, havanın nasıl olduğunu, kiminle ne konularda muhabbet ettiğini, televizyon haberlerinde hangi mevzuların işlendiğini, kısacası her ânı, her detayı hatırlıyor. İngiliz Aurelien Hayman, ‘hyperthymesia’ adı verilen ve yapılan her şeyi hatırlama sendromuyla yaşıyor. “Eskiye dönük bir şeyi hatırlamak,” diyor geçmiş ile bugün arasında gelgitlerde gezinen gözlerini ufka dikerek, “dopdolu bir dolaptan istediğini bir anda bulmak gibi bir şey. Farkında olmadan hatıralarım kodlanıyor.” (Zaman Gazetesi, 25/09/2012)

20 yaşındaki Hayman, her günü unutmadan yaşayarak ömrünü ikiye, üçe, beşe katlıyor belki. Zihninde, her bir tarihin karşısında resimlerle kayıtlı her şey, ne yaparsa yapsın silinmiyor. Onlara bakıyor ruh gözünden ve anlatıyor.

Hayman’ın haberini hayretle okurken halini, duygularını merak ettim en çok. Bu konuda tek satır yoktu. Acaba o memnun muydu her şeyi hatırlamaktan? Anılar çıldırtmak üzere hücum etmez miydi zihnine? Mazide kalanları yeniden yaşamak ıztırap vermez miydi kalbine? Ya kaybettiği güzellikler hüzünlendirmez miydi sahibini?

Benim yerli yersiz unutuşlarım onun bu hastalığıyla değer kazanırken, “nisyan bir nimettir,” hakikatini hatırlıyorum. “Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakim olmuş âlâmı unutturur,” diyen Bediüzzaman’ın tesbitine hak vererek halime şükrediyorum.

Çünkü merhamet ve şefkat sahibi Rabbim imtihan üzere yaşadığım üzüntü, keder, hüsran ve düş kırıklıklarını sadece belirli vakitlerde bana memur kılıyor. Sonra görevini tamamlayan her biri çekip gidiyor, yokluğa karışıp. Acılarım karşısında ilelebet çilekeş yaşayacağını zanneden ruhum dağılan bulutların ardından çıkan ümit güneşiyle tebessümlere, kahkahalara gark oluyor. Önceki halimden geriye ne bir tortu ne bir iz kalıyor.

Unutmak, unutmak, unutmak…

Bazen en önemli mesele bu olur!

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar