20 Eylül 2012 Perşembe

Yüzyıllardır süren arayış: Mutlu olma sanatı


Mutluluğa dair ne çok şey anlatılır. İnsanoğlu dünyaya yerleştiğinden bu yana binlerce şiir, hikâye, roman yazmış, filmler çekmiştir onun adına. Ne zaman iki kişi kafa kafaya verse illa ki ismi geçmiş kâh hüzünle kâh özlemle yâd edilmiştir. Sorsanız az çok herkese uğramış, ama alelacele ortadan kaybolmuştur.

Her şair, yazar, yönetmen ta ki her fikir ehli kendince anlatır onu, muhayyilesinde nasıl yer alıyorsa. Meselâ bazısı bulunduğumuz şartları değiştirebilmeyi mutluluk olarak nitelendirir. Bazısı da o şartlara razı olabilmeyi, onlarla yaşamayı öğrenmekle mutlu olunabileceğini iddia eder. Her nefes sahibi düşüncesini haklı gösterecek tezler, örnekler ile dâvâsını ispata çalışır.
 

İlmin kapısı Hz. Ali mutlu insanı bakın nasıl nitelemiş: “Başkalarının acılarından, felâketlerinden ders alanlar gerçekten mutlu kimselerdir.”

O halde gözlem, tecrübe ve ders çıkarma Hz. Ali’ye göre mutlu olmanın yolu. Müdekkik bir bakış ile deneyimlerden yararlanarak yaşamayı öğrenmeyi tavsiye ediyor Peygamberimizin (asm) damadı. Peki, bunu başarmak kolay mı? Biliyorum, değil. Ancak önemli olan da zoru başarabilmektir. O yolda çabalamak, gayret göstermektir.  


Yunan filozofu Epictetos’a göre mutluluğun tanımı şöyle: 


“Mutluluğun tek yolu iradenizin dışında gelişen şeylere üzülmekten vazgeçmektir.”


Bu söz teslimiyetçi bir anlayışın en hakikî yoldan ifade edilişini gösteriyor nefsimize. İçinde tevekkül, kanaat, rıza barındırıyor. Allah’tan gelen her şeyi kabulleniş ve huzura varışın küçük bir anahtarı belki. Hatta öyle mu'cizevî bir anahtar ki gelene de gidene de “eyvallah” diyebilmek gücünü veriyor. Böylece kâinata meydan okuyabilir insanoğlu. 


Yunusvarî söyleyebilir: “Hoştur bana senden gelen/Ya hilat-ü yahut kefen/Ya taze gül yahut diken/Kahrında hoş lütfun da hoş.” 


Bediüzzaman gibi hakikati keşfedip sükûnete varabilir: “Kısmetine razı olasın ki rahat edesin.” “Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O hem Hakimdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi ‘Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler’ de, pencerelerden seyret, içlerine girme.”


Bir başka kalem ehlinin sözlerine de kulak vermeli:
 

“Sevgili dost. Üzüntülerimiz günlük hayatımızdaki ödevleri bile normal bir şekilde yapmamızı engelliyor. Kederin ağına takılan balıklar çırpına çırpına ölüyorlar. Mutluluk bir seyahat şekli olması gerekirken bir türlü ulaşılamayan hayali istasyonlar haline geliyor. Yüzlerimiz hüznün yüzlerce elbisesinden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremiyor. Aynı hava sıcaklığında bir gün üşürken bir başka gün terleyebiliyoruz. Bir gün kahkahalarla güldüğümüz bir espriye bir başka gün tebessüm etmekte zorlanıyoruz. Su bazen sıfır derecede donmuyor, bazen kaynamıyor yüz derecede. O halde bizi mutlu kılan şey şartlardan çok ruhumuzdur. İstemekle değil istememekle hür olan ruhumuz.” *

Mana ikliminin tefekkür sultanları aynı fikir etrafında birleştiğine göre var bu söylediklerinin bir hikmeti. Öyleyse onların izinden gitmeli. Ruhumuzu keşif yolculuğunda onlardan yardım almalı. Bu san'atı erbabından öğrenmeli. Mutlu olmalı…


Dipnot:* Posta Kutusundaki Mızıka, Ali Ural.

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=7987 

Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...