5 Eylül 2012 Çarşamba

Kayıp zamanlar, mekanlar, insanlar


Sevinç Çokum okumalarına devam ediyorum. Duru Türkçesi, sade anlatımı, sosyolojik tahlillerini betimlemeler yoluyla vermesi Çokum’un dilinin en beğendiğim özellikleri. Bu sefer elimde “Kayıp İstanbul” var.

Kendi çocukluk yıllarını, çevresinde olup biten hadiseleri, hayatında derin bir iz bırakmış kişileri fotoğraflar üzerinden anlatıyor yazar. Fotoğraflara dalıp düşüncelerin gölgesinde kaybolmak yerine sözcüklerin büyüsünden yararlanarak anlatmayı, muhayyilemize bir manzara, bir portre sunmayı tercih ediyor. Geçmiş zamandan seçtiklerini, hatırladıklarını –kendi deyimiyle- bir meyve hevengi, çiçek tacı hazırlar gibi bir araya getirerek müdekkik, maziyle alâkadar okuyucusuna sunuyor.
O anlatırken, kâh İstanbul vapurları düdüğünü öttürerek geçiyor yanımızdan, kâh boğaz gezmeleri kaçamak bakışlarla göz kırpıyor bize. Bir zamanların modası kırmızı eşarpların hikâyesi ayaklanarak geliyor yanımıza; fotoğraf albümlerinin tozlu sayfalarından çıkarak. İlk tost makinesinin, hızlı hayata geçişin sembolü olarak görülmesi dolayısıyla kimi çevrelerce yadırganması, kimilerince tutulması toplumun değişime açık/kapalı yüzünü göstermesi açısından önemli ipuçları sunarak modernleşmeye başlayan insanın tüketim anlayışını aktarıyor incelikle. Tahta, bakır, kalay kaplar gittikçe elimizin altından çekilerek yerine daha iyisi, daha güzeli ve daha kullanışlısı olan çelik, teflon tencereler geliyor. Gaz tenekelerinin yahut soğan çuvallarının yanında kim bilir kimlerin evlerinden kalmış kitapları kiraya veren edebiyat meraklısı bakkallar bir bir kepenk indiriyor; süpermarketler karşısında yenik düşerek.  

Aslında yitip giden, kaybolan “Kayıp İstanbul” değil, gün geçtikçe değişen, başkalaşan yaşantımızdı. Hâlâ da sürüyor bu değişim. Tabiat ile eşya, değişimi bizzat hizmetini gördüğü sahibine, yani insana borçlu. Akıl ve irade sahibi olan insan yeniliğin öncüsü olmakla kalmıyor ne yazık ki. Eskiyi ve ona dair olan varı yoğu çarçabuk silip yok etme telâşıyla hatıralarını, alışkanlıklarını, değerlerini de kaybediyor.

Tanpınar, insan ve zaman, mekân mefhumlarını bağdaştırırken sanırım bunu anlatmak istiyordu. Yaşadığı ânı ve yeri bizzat eskiten insanoğlunu.

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur.”

Belki de bu yüzdendir yeni bir elbise, ayakkabı, koltuk aldığımızda eskiyi hor ve hakir görüşümüz. Kullanılamaz addederek eskici tezgâhına yahut çöp konteynırlarına mahkûm edişimiz.

Tatminsizliğin bu raddeye kadar gelmesi algılarımızla alâkalı. Çağın haz almaya odakladığı akıl ve yürek can çekişedursun, biz ise yeninin daima değişenin peşindeyiz.
Bir de ne olursa olsun terk ettiğiniz bir yere geri dönmenin imkânsız olduğu gerçeği var. Dönmek belki… Aslolan oranın bizim bıraktığımız gibi olmadığıdır. Bu sebepten vücut bulur hep hayıflanmalarımız. Sevgili çocukluk günlerim, ah gençliğim, nerede o eski zamanlar, bizim zamanımızda böyle miydi, seremonileri… 


Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...