29 Eylül 2012 Cumartesi

Bugün hayat bana yeni bir şey öğretti - 1


Bugün yeni bir şey öğrendim:
Çocuklar duygularını dile getirmekten korkmuyorlar.
keşke onların cesaretine yetişkinler olarak sahip olsak..

Yihder'de ebru sanatı derslerine başladım.
öğrencilerim 7-11 yaş arasında, dünyanın en sevimli, en güzel, en tatlı çocukları.

ders işlerken bu güzel yavrulardan birkaçı zaman zaman yanıma gelip, öğretmenim sizi çok sevdim, çok iyi birisiniz, dedi.

o an nasıl bir enerjiyle dolduğumu tahmin bile edemezsiniz.
ben de edemezdim zira.
yenilendim adeta.
ümitsizlik okyanusunda günlerdir debelenip duran ruhum canlandı, dirildi birden.
Allah'ım bu ne güzel bir hediyedir bana verilen.
Hamd olsun Sana.

duygu okumaları bana insan fıtratının nasıl olması gerektiğini hatırlattı.
hani hep söylenir ya, sevdiğini söyleme, şımarır karşındaki...
bu düşünceye asla katılmıyorum.
eğer hislerimizi muhatabımızla paylaşmazsak nasıl doğru ve sağlıklı bir iletişim kurabiliriz?

ben dersimi aldım.
hissedememe sendromuna yakalanmamak için duygularımı en güzel şekilde dile getirmeye karar verdim.
(eskiden getirmiyor değildim, fakat yetersiz olduğunu fark ettim)
muhatabım bazen bir bitki, bazen bir kedi bazen küçük bir çocuk olacak...
bazen huysuz bir ihtiyar...
böyle yapmam zayıf görünmeme değil, tam tersine güçlü olmama yarayacak yaşamımda.
ve hayat güzelliklerle dolacak.
;)





27 Eylül 2012 Perşembe

Fotoğrafın anlattığı


Bir fotoğraf: Deniz kenarında güneşlenen insanlar ve altı adamın yüklendiği kapkara bir tabut.

Olay gazetelere küçük bir sütunda, şu başlıkla yansıyor: “Ölümüne aldırış bile etmediler.” İsveçli turist Bodrum’da boğularak can vermiş. Aynı plajda denize girenler cansız bedenin etrafında hiçbir şey olmamış gibi yüzmeye, güneşlenmeye devam etmiş.

Haberi okuyunca zihnimden pek çok psiko-sosyal kuramın öncüleri tesbitleriyle selâm verip geçti. Ancak kalıplar üzerinden değerlendirmeler yaparak insanlığa dair tahlillerde bulunmak yerine daha basit bir cümle üstün geldi hepsinin yerine: “Doğrusu insan çok zalim, çok cahildir.”

Bu âyet, kendini ve Rabbini bilmekle mükellef tutulan insanın tabiatını müthiş bir şekilde tanımlarken emaneti yüklenen nefis sahibinin aslında bu yüklenişte sadece kendisiyle sınırlı kalmadığını da hatırlatıyor.

Zira insan, yapısı itibariyle başkaları ve çevresiyle de ilgili. Sosyalliğini bizzat buna borçlu. Allah’ın halifesi oluşu ona çokça sorumluluklar yüklüyor. Fakat bugünün insanı vazifelerinden ya habersiz kalmayı yahut onları reddetmeyi seçiyor. Hem de inatçı bir vurdumduymazlıkla.

Oysa mesuliyet duygusudur bize insanlığımızı hatırlatan, vicdanımızı harekete geçiren, göğsümüzdeki imanı kavileştiren.

“İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder.” sözüne bir de bu noktadan bakmalı. “İnsan” olmanın hakikî manasına odaklanmalı.

Zannederim bu yüzden (zayıf iman) cansız bir beden dahi “ibret” olmaktan çıkmış, manasız bir hal almış insanlığın gözünde.

Haberin bize anlatmak istediği gayet açık: Artık ne yazık ki hiçbir şey bizi eskisi kadar etkilemiyor! Hislendirmiyor! Duygularımızı harekete geçiremiyor!

Her şey o kadar sıradan ve bir o kadar bayağı.

Ne şiddet haberleri, ne de zulümler, işkenceler ruhumuzu sarsabiliyor…
Merhamet, acıma ve yardımlaşmayla örülü ahlâkî değerlerimiz kan kaybediyor. Adeta kör, sağır ve dilsiz bir mecnuna dönmüşüz de kaybettiklerimizin ardından ağlayanımız yok. Dilimizde bir yaşamaktır tutturuyoruz ısrarla. Lâkin nasıl bir yaşamak?

Yoksul, sersefil; duygularından arınmış modern dünyanın telâşsız düşkünleri. Şimdilerde halimizi en iyi özetleyen cümle bu.

Kendi kendimizle hesaplaşmanın vakti sanırım geçiyor bile.

“Mesuliyet imana dayanan bir duygudur.” diyen Mustafa Kutlu’ya katılmamak mümkün mü…
26.09.2012

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=8072

20 Eylül 2012 Perşembe

Yüzyıllardır süren arayış: Mutlu olma sanatı


Mutluluğa dair ne çok şey anlatılır. İnsanoğlu dünyaya yerleştiğinden bu yana binlerce şiir, hikâye, roman yazmış, filmler çekmiştir onun adına. Ne zaman iki kişi kafa kafaya verse illa ki ismi geçmiş kâh hüzünle kâh özlemle yâd edilmiştir. Sorsanız az çok herkese uğramış, ama alelacele ortadan kaybolmuştur.

Her şair, yazar, yönetmen ta ki her fikir ehli kendince anlatır onu, muhayyilesinde nasıl yer alıyorsa. Meselâ bazısı bulunduğumuz şartları değiştirebilmeyi mutluluk olarak nitelendirir. Bazısı da o şartlara razı olabilmeyi, onlarla yaşamayı öğrenmekle mutlu olunabileceğini iddia eder. Her nefes sahibi düşüncesini haklı gösterecek tezler, örnekler ile dâvâsını ispata çalışır.
 

İlmin kapısı Hz. Ali mutlu insanı bakın nasıl nitelemiş: “Başkalarının acılarından, felâketlerinden ders alanlar gerçekten mutlu kimselerdir.”

O halde gözlem, tecrübe ve ders çıkarma Hz. Ali’ye göre mutlu olmanın yolu. Müdekkik bir bakış ile deneyimlerden yararlanarak yaşamayı öğrenmeyi tavsiye ediyor Peygamberimizin (asm) damadı. Peki, bunu başarmak kolay mı? Biliyorum, değil. Ancak önemli olan da zoru başarabilmektir. O yolda çabalamak, gayret göstermektir.  


Yunan filozofu Epictetos’a göre mutluluğun tanımı şöyle: 


“Mutluluğun tek yolu iradenizin dışında gelişen şeylere üzülmekten vazgeçmektir.”


Bu söz teslimiyetçi bir anlayışın en hakikî yoldan ifade edilişini gösteriyor nefsimize. İçinde tevekkül, kanaat, rıza barındırıyor. Allah’tan gelen her şeyi kabulleniş ve huzura varışın küçük bir anahtarı belki. Hatta öyle mu'cizevî bir anahtar ki gelene de gidene de “eyvallah” diyebilmek gücünü veriyor. Böylece kâinata meydan okuyabilir insanoğlu. 


Yunusvarî söyleyebilir: “Hoştur bana senden gelen/Ya hilat-ü yahut kefen/Ya taze gül yahut diken/Kahrında hoş lütfun da hoş.” 


Bediüzzaman gibi hakikati keşfedip sükûnete varabilir: “Kısmetine razı olasın ki rahat edesin.” “Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O hem Hakimdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi ‘Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler’ de, pencerelerden seyret, içlerine girme.”


Bir başka kalem ehlinin sözlerine de kulak vermeli:
 

“Sevgili dost. Üzüntülerimiz günlük hayatımızdaki ödevleri bile normal bir şekilde yapmamızı engelliyor. Kederin ağına takılan balıklar çırpına çırpına ölüyorlar. Mutluluk bir seyahat şekli olması gerekirken bir türlü ulaşılamayan hayali istasyonlar haline geliyor. Yüzlerimiz hüznün yüzlerce elbisesinden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremiyor. Aynı hava sıcaklığında bir gün üşürken bir başka gün terleyebiliyoruz. Bir gün kahkahalarla güldüğümüz bir espriye bir başka gün tebessüm etmekte zorlanıyoruz. Su bazen sıfır derecede donmuyor, bazen kaynamıyor yüz derecede. O halde bizi mutlu kılan şey şartlardan çok ruhumuzdur. İstemekle değil istememekle hür olan ruhumuz.” *

Mana ikliminin tefekkür sultanları aynı fikir etrafında birleştiğine göre var bu söylediklerinin bir hikmeti. Öyleyse onların izinden gitmeli. Ruhumuzu keşif yolculuğunda onlardan yardım almalı. Bu san'atı erbabından öğrenmeli. Mutlu olmalı…


Dipnot:* Posta Kutusundaki Mızıka, Ali Ural.

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=7987 

15 Eylül 2012 Cumartesi

Kış hazırlıkları


Eylül beraberinde sadece hüznü, kederi ve ihtiyar bir mevsimi getirmedi. Nevalesinde bambaşka telâşlar vardı, çarçabuk bizi koynuna aldı.

O, güzel güneşli günlerin artık terletmediğini belletircesine zihnimize, hissettirircesine tenimize, serin rüzgârlarla ansızın gelince kendimizi kış hazırlıklarının hengâmesinde koşturuyor bulduk.
 
Öyle ya derin düşüncelerin girift kıvrımlarında kaybolmamalıydık. Hüzne yenilmemeli, tersine karşısında dimdik durmalı. Zira yapılacak pek çok iş sabırsızlıkla bizi bekliyor.
 
Önceliği Pazar alış verişleri aldı. Sebzenin, meyvenin en iyisini ve en ucuzunu seçmek için uzayan ikindi sonralarında tezgâhların, gür sesli satıcıların arasında koşturduk. Bamyanın küçük olanını, kırmızıbiberin al yanaklısını, barbunyanın körpeciğini, domatesin hormonsuzunu seçtik. Kilolarca poşetlerle dönerken eve, kollarımız yüklerin ağırlığıyla feryat etse de duymazdan geldik. Çünkü biliyorduk; rahat zahmette, zahmet rahattaydı.
 
Leziz tatların durağı mutfağa atınca kendimizi tencerelerde kâh haşladık, kâh kızarttık yiyecekleri. Renk renk, koku koku yayıldılar odalara. Poşetlere sarıp sarmaladık, buzluğa yerleştirdik. Kavanozlara doldurduk, raflara dizdik.
 
Hemencecik bitmezdi mutfak işleri, bitmedi de. Günler boyu sürdü belki de. Ama nihayet tamamlandı. Geriye tatlı bir yorgunluk kaldı.

Fakat durun bir dakika. Kışa hazırlık sade yeme-içmeyle sınırlı değildir.

Güneşin son ışıklarından da yararlanmalı. Vakit bitmeden, kül rengi bulutlar semaya yerleşmeden bir an evvel sandıklarda, valizlerde saklı çeyizler havalandırılmalı. Nakış nakış işlenmiş her bir el emeği göz nuru elden geçirilmeli. Hatıralar yâd edilmeli bunu yaparken. Muhayyilede canlanmalı kareler teker teker. Bak, bu kenarları yeşil kırmızı oyalarla çevrili tülbent anneannenden. Diğeri de. Mavinin, sarının, siyahın hâkim olduğu patikler halandan, teyzenden ve sair akrabalardan bir küçük anı. Ya şu güzelim bohçalar, örtüler, yastık kılıfları… Havlular, nevresimler, battaniyeler… Bugün modası geçmiş olsa da her parça, gözümüzde dünyanın en kıymetli hazinesi olarak yerlerinde mahfuz kalmaktadır. Zamanı gelince çıkarılıp asıl sahiplerine armağan edilecektir.
 
Sıra geldi mi yastık ve yorganları güneşe sermeye. Yastıkların içi açılıp da yünleri zemine yaslandı mı bu iş de tamamlanıyor demektir. Sevinebiliriz. Uzun bir sopayla biraz dövmeli, sonra serbest bırakmalıyız. Birkaç gün dinlendi mi yeter. Yeniden kılıflara doldurur, gardroplara yerleştiririz.
 
Eskiden olsa halılar evin avlusunda yahut sokağın ortasında komşu kadınlarla hiç bitmeyecek sohbetlerin eşliğinde yıkanırdı. Şimdi apartmanların sıkış tepiş olduğu şehirlerde buna imkân yok. Öyleyse biz de halılarımızı, halı yıkama fabrikasına yollayalım. Bir telefon açalım, gelsin alsınlar evin bütün halılarını. Aklayıp paklayıp getirsinler, elimize teslim etsinler. Oh, mis gibi. Tertemiz.
 
Evde son rötuşlar… Bir kenara atılmış, terk edilmiş kıyafetler temizlenilip ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere poşetlere girsin. En kısa zamanda yeni sahiplerine ulaştırılsın.
 
Farklı insanlara ufuklar açmak üzere evdeki kütüphaneyi de karıştırmalı iyice. Bir daha dönüp okumayacağımız kitaplar, gözden düşmüş eserler kolilere dizilip ya bir okula ya bir kütüphaneye gönderilmeli. Ta ki yazının dünyasını başkaları da keşfetsin.
 
Dip bucak temizlenmiştir yuvamız. Her yer, her şey tiril tiril. 
 
Artık hazırız. Sonbahar bütün zarafetiyle yaşasın ömrünü. Gönül rızasıyla kışa bıraksın yerini. Gelsin deli fişek yağan yağmurlar, karlı baranlı geçen kışlar. Elimizde bir bardak çay, pencereden izleyelim seyrini.

14 Eylül 2012 Cuma

Hayat bazen çok zor




tüm kapıların kapandığı bir geceye uyanıyorum.
simsiyah, zifiri bir karanlık.
sonunda ışık var mı, aydınlığa çıkacak mıyım; bilemiyorum.
tüm sebeplere başvursam da boynu bükük bir halde kala kalıyorum sonunda.
ağlamaktan gözlerim şiş!
duygularım perma perişan.
düşüncelerim zorlukla toparlamaya çalışıyor kendisini.
herşeye rağmen dilimde bir nida: el-Halık!
*
zirvede değilim.
bulunduğum imkanlara bakıp da dünyanın en mutlu, en mükemmel insanı zannedilebilirim.
ama değilim.
uçurumdan aşağıya düşüyorum.
ve paraşütüm bir türlü açılmıyor!
*
 

*Fotoğraf, Steve McCurry'nin objektifinden.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Kayıp zamanlar, mekanlar, insanlar


Sevinç Çokum okumalarına devam ediyorum. Duru Türkçesi, sade anlatımı, sosyolojik tahlillerini betimlemeler yoluyla vermesi Çokum’un dilinin en beğendiğim özellikleri. Bu sefer elimde “Kayıp İstanbul” var.

Kendi çocukluk yıllarını, çevresinde olup biten hadiseleri, hayatında derin bir iz bırakmış kişileri fotoğraflar üzerinden anlatıyor yazar. Fotoğraflara dalıp düşüncelerin gölgesinde kaybolmak yerine sözcüklerin büyüsünden yararlanarak anlatmayı, muhayyilemize bir manzara, bir portre sunmayı tercih ediyor. Geçmiş zamandan seçtiklerini, hatırladıklarını –kendi deyimiyle- bir meyve hevengi, çiçek tacı hazırlar gibi bir araya getirerek müdekkik, maziyle alâkadar okuyucusuna sunuyor.
O anlatırken, kâh İstanbul vapurları düdüğünü öttürerek geçiyor yanımızdan, kâh boğaz gezmeleri kaçamak bakışlarla göz kırpıyor bize. Bir zamanların modası kırmızı eşarpların hikâyesi ayaklanarak geliyor yanımıza; fotoğraf albümlerinin tozlu sayfalarından çıkarak. İlk tost makinesinin, hızlı hayata geçişin sembolü olarak görülmesi dolayısıyla kimi çevrelerce yadırganması, kimilerince tutulması toplumun değişime açık/kapalı yüzünü göstermesi açısından önemli ipuçları sunarak modernleşmeye başlayan insanın tüketim anlayışını aktarıyor incelikle. Tahta, bakır, kalay kaplar gittikçe elimizin altından çekilerek yerine daha iyisi, daha güzeli ve daha kullanışlısı olan çelik, teflon tencereler geliyor. Gaz tenekelerinin yahut soğan çuvallarının yanında kim bilir kimlerin evlerinden kalmış kitapları kiraya veren edebiyat meraklısı bakkallar bir bir kepenk indiriyor; süpermarketler karşısında yenik düşerek.  

Aslında yitip giden, kaybolan “Kayıp İstanbul” değil, gün geçtikçe değişen, başkalaşan yaşantımızdı. Hâlâ da sürüyor bu değişim. Tabiat ile eşya, değişimi bizzat hizmetini gördüğü sahibine, yani insana borçlu. Akıl ve irade sahibi olan insan yeniliğin öncüsü olmakla kalmıyor ne yazık ki. Eskiyi ve ona dair olan varı yoğu çarçabuk silip yok etme telâşıyla hatıralarını, alışkanlıklarını, değerlerini de kaybediyor.

Tanpınar, insan ve zaman, mekân mefhumlarını bağdaştırırken sanırım bunu anlatmak istiyordu. Yaşadığı ânı ve yeri bizzat eskiten insanoğlunu.

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur.”

Belki de bu yüzdendir yeni bir elbise, ayakkabı, koltuk aldığımızda eskiyi hor ve hakir görüşümüz. Kullanılamaz addederek eskici tezgâhına yahut çöp konteynırlarına mahkûm edişimiz.

Tatminsizliğin bu raddeye kadar gelmesi algılarımızla alâkalı. Çağın haz almaya odakladığı akıl ve yürek can çekişedursun, biz ise yeninin daima değişenin peşindeyiz.
Bir de ne olursa olsun terk ettiğiniz bir yere geri dönmenin imkânsız olduğu gerçeği var. Dönmek belki… Aslolan oranın bizim bıraktığımız gibi olmadığıdır. Bu sebepten vücut bulur hep hayıflanmalarımız. Sevgili çocukluk günlerim, ah gençliğim, nerede o eski zamanlar, bizim zamanımızda böyle miydi, seremonileri… 


Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...