15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yazıyorum, o halde varım


“İnsanın başına gelenler, gelebilecek olanlar yazılmaya değmez, çünkü üç aşağı beş yukarı aynıdırlar aslında” der İnci Aral, “Yeşil” isimli romanında. “Bunlarla bir öykü ya da roman yazamazsın. İçinde yaşadığımız bu yabanıl dünyayı yorumlama çabası olmalıdır yazmak eyleminin asıl amacı. Yazmak bütün karmaşıklığı ve zalimliğiyle yaşamın ta kendisini anlatabilirsin anlamı taşır.” diyerek sözünü bağlar.

Bu çarpıcı satırları unutmamak üzere not ettim bir köşeye, yine yazma eylemine gönül vererek. Ardından bir kuş sürüsü kalabalığında uçuşan düşünceler zihnimi sardı. Sahi, niçin yazı yazar insanoğlu? Kutsal buluşma anında, içinde biriktirdiği her ne varsa; aşk, acı, keder, merhamet hangi amaçlarla dönüşür hislerden cümlelere? Üstelik yazdıklarını cesurca paylaşmak istemesinin, hem de hiç tanımadığı kimselerle, sebebi ne olabilir? Tüm bu çırpınmalar, talazlanmalar neyin göstergesidir?

Vücuda gelmiş her şeyin bir konuşma biçimi olduğu gibi yazmanın da var. O halde canlıdır yazı. Defterler, kitaplar, gazeteler arasında mahfuz ve ölgün dursa da tam tersine hayattır. Nefes alıp vermekte, okundukça ve nakşedildikçe kâğıda/bilgisayara her dem yeniden doğmaktadır. 

Bir ameldir belki, kendimizle yüz yüze gelerek eda ettiğimiz, kutsallığını hayatımızca belirlediğimiz. Çekmecelerde, yatak altlarında sakladığımız günlükleri hatırlayın. Sıkıntılarımızı, endişelerimizi, hayallerimizi ve yaşadıklarımızı bazen öfkeyle bazen sevinçle anlattığımız yoldaşlar. Herhalde yazı ile gönüllü tutsaklığımızın asıl ve ilk müsebbibidir onlar. Ya gençlik çağının hezeyanlarına kapılıp şiir yazmalar? Melankoliye uğramış bir yürekten arta kalanlardır.

Bazılarımızca bir ritüeldir sıkça tekrarlanan. Artık o işe gönül verilmiş, yolunda baş göz feda edilecek kadar esir olunmuştur. Tüm bir ömrü değil, sadece şimdiyi kurtarabilmenin telaşıyla emek verilir, gece gündüze katılır, uykular bölünür, fildişi bir kuleye hapsolunur. Sahi, yazar edebiyatı hayatını kurtarmak için değil, yaşamak olduğu günü kurtarmak için ister yalnızca, diyen Orhan Pamuk’un haklı çabasına katılmamak mümkün müdür?

Peki, Kafka’nın, yazma eylemini, ölümden de derin bir uykuya benzetmesine ne demeli? O, yazıyla var olma çabamızı, uyku gibi eylemsizlik ve yokluğun içine düşme tehlikesi olarak tanımlamasına rağmen, ona inanmak istemiyoruz bir türlü. Çünkü yazdıkça çoğalıyor, çoğaldıkça yaşadığımızın farkına varıyoruz. Bloglar, tweetler bu dünyada bir iz bırakmak isteyişimizin, başkalarına ulaşmak için veryansın ettiğimizin tezahürü aslında. En önemlisi de iyi biliyoruz ki, iz bırakanlar unutulmaz. Esas derdimiz, unutulmamak!

Son söz, yine İnci Aral’dan:
“Erdemle, var olan insan soyunu değiştirmeye çalışmakla hiçbir ilgisi yok yazmanın. İç akıntıları düzene koyma çabasının, geceyle gündüzü ayırt etme bilincinin bu dünyanın oldukça seyrek, kaba saba dokunmuş kumaşına pervasızca bakma isteğinin sabun köpüğünden öte değeri olmadığını biliyorum. Gene de gereklidir yazmak. İyidir. İğne ucu kadar, kum tanesi büyüklüğünde bir işaret bırakmalı dünyaya. İnsan çekip gitmeden. Bir kapıyı aramalı. Evet, bir kapı, bir anahtar, biraz ışık. Hepsi bu. Ötesi yok.”

1 yorum:

Erkan Şen dedi ki...

Bazen sırf "bu yazıyı okudum" diye belirtme ihtiyacı duyuyorum kendime.

Aynı bunun gibi...

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar