3 Ağustos 2012 Cuma

İnsan olma onuruna vurulan darbe: Arakan, Suriye ve diğerleri




Evliliklerin izne bağlı olduğu, camilerin isyan merkezi nitelendirilerek kapılarına kilit vurulduğu, geceleyin sokağa çıkmanın yasaklandığı, köylerin yakılarak halkının göçe zorlandığı, Müslümanların, hükümet için ücretsiz çalıştığı diyar: Arakan. Daha önce adını hiç duymadığımız bir yerdi. Haritada yerini sorsalar, gösteremezdik. Bulmacalarda rastlasak, bilemez; kareyi boş bırakarak başka soruya geçerdik.

Oysa onlar ta 8. yüzyılda Müslüman tüccar ve dervişler vasıtasıyla iman etmiş kardeşlerimizdi. Asırlar sonra Osmanlı Devletinin başlattığı Hicaz demiryolu projesini haber aldıklarında maddi, manevi desteklerini paralarını ve dualarını yoldaş eyleyerek belirtmişlerdi bize.

Arakan’ın yerlileri olan Müslüman Rohingyalar ve Budist Rakhineler 19. yüzyıla kadar huzur içinde yaşamışlardı. Ne olduysa II. Dünya savaşından sonra İngilizlerin bölgeyi işgaliyle oldu. Akabinde İngilizlerin kışkırtmaları ile Budist halk psikolojik olarak korkutuldu: Müslümanlar çok tehlikeliydi ve yakın zamanda Budistleri yok edeceklerdi. Yaşam haklarının yok edileceğine dair oluşturulan bu abis korku, etnik ve dini şiddeti doğurmakta gecikmedi tabi. Hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük faresi, Budistlerin ruh ve beyinlerini ivedilikle kemirmeye başladı. Yersiz yere endişelenerek panikleyen insanların eylem ve söylemleri, Fromm’un şiddet kavramını açıklayan ifadesiyle kana susamışlığa dönüştü hızla. Ve şimdi Arakan, kan ağlıyor! Son bir ayda 1.000’den fazla Müslüman öldürüldü, 100.000’e yakını evsiz, yersiz, yurtsuz bırakıldı, binlercesi mülteci kamplarında yaşam mücadelesi veriyor.

Sadece Arakanda yaşamıyor zulmün soğuk gölgesi.  Islak adımlarıyla Suriye’de, Afganistan’da, Filistin’de ve dünyanın her yerinde dolaşıyor. Gölgeler bazen uzun bazen kısa: işkence, baskı, tehdit, zorlama, cana ve mala kast etme şeklinde suret değiştiriyor. Varoluş mücadelesini “güç” üzerinden sürdürmeye çalışan insanoğlu, Habil-Kabil kıssasını aynı perdeden göstermeye devam ediyor; hem de fahiş bir fiyatla. Muasır medeniyetin çocukları olmakla övünüp böbürlendiğimiz halde iyi niyet ve sağduyuda bulunmayı beceremeyişimiz bugün elimizi ayağımızı bağlıyor bizi seyirci koltuğunda.

Ezoterik sorular, zulmün altında inleyen masumların haykırışlarıyla göğe yükseliyor: Yeryüzündeki kötülük ne ile besleniyor? Sevgisizlik ve merhamet yoksunluğu benliklerimizi ne hale getiriyor?

Acı ama gerçek, dünyada yaşanan her kötülükte bizim de payımız var. Özellikle Müslüman halkların ah ü vahlarının kulaklarımızı sağır edecek boyutta olduğu günümüzde. İletişim imkânlarının en ileri seviyede olduğu bu zamanda kimse birbirinden habersiz değil. O halde üç maymunu oynayamayız. Görmedim, deyip deve kuşu misali başımızı gömemeyiz toprağa. İşitmedim, deyip kulaklarımıza pamuklar tıkayamayız umursamazlıkla. Bilmiyorum, deyip bîhaber olduğumuzu iddia edemeyiz utanmazlıkla.

Eğer Rasulullah’ın ümmeti olmakla gururlanıyorsak, ona tabi olduğumuzu ısrarla vurguluyorsak, onun şefaatini kazanmak için yanıp tutuşuyorsak sözlerine tabi olmalıyız, değil mi? Peki ne buyuruyordu Peygamber (asm)?
“Müminler; birbirini sevmekte, birbirine merhamet etmekte, birbirlerine şefkat göstermekte tek vücut gibidir. O vücudun bir organı rahatsız olursa, diğer organlar da acı çekip uykusuz kalır.” (Buhari, Edeb:27, Müslim, Birr:66)

İşte hakikat bu kadar açık.

O halde, ene’yi yırt ey iman sahibi, “Hüve”, de! Duayla, yürüyüşle, maddi yardımlar münasebetiyle uyumadığını göster. İnsan olma onurunu muhafaza ettiğini hatırlat kendine. Ve tüm insanlığa… 

Yeni Asya Gazetesi  01/08/2012 yazının linki

2 yorum:

taha´s mama dedi ki...

yazinizi izindiz blogumda yaxinladim.jelal edin hakkinizi

KuMbaRaMdaKi KeLiMeLeR dedi ki...

estagfurullah. tabi ki alabilirsiniz izim belirtmek kaydıyla...

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar