22 Ağustos 2012 Çarşamba

Hiç bitmeyen eksiklerimiz


Her öykü insanı anlatır esasında. Beraberinde de onunla ilişkili olan eşya ve tabiatı. Hiç bitmeyen dertleri, hayat boyu yinelenen telâşları, zihni daima meşgul eden düşünceleriyle âdemoğluna dair hissî, hayalî, maddî olan varı yoğu aktarır. Bir ayna olur, bizi bize tanıtır.
“Akşama balık var” öyküsünde Sevinç Çokum, kahramanı üzerinden hayatı sorgularken çuvaldızı okuyucuya batırmaktadır aslında. Modern çağın insanı ile karşı karşıyayızdır. Hani hep daha fazlasını isteyen, daha iyisini arzulayan, sürekli bir eksik kapatma endişesiyle sağa sola koşuşturup duran.
“Eksikliklerle yaşanılmaz. Zaten başka ne yapılır? Aynur hep eksikleri düşünür, eksikler noksanlar, yarımlar parçalar, zerreler her zaman vardır. Kazandıkça, sahiplendikçe onlar da çoğalırlar. Her eksiğin yerine yenisini koymalı. Eksiklere tahammülü yok. Öyle gördü, öyle alıştı.”
Görmek.
Ayşe’nin üstünde, Fatma’nın evinde, Ali’nin elinde görmek. Ama illa ki bizden daha üstte, daha iyi olanı görmek. Salt görmek ile yetinmiyor akıl. Yanında başka başka duygular, düşünceler de peydahlanıyor. Kıskançlık, öfke, hırs, asabiyet bitiveriyor ansızın kalpten.
Fikirlerimiz, zevklerimiz, isteklerimiz başkalarına göre şekillenirken; reklâmlar, diziler ve bilumum görsel malzemeler üzerinden anbean değişirken elimizdekinin kıymetini bilmezlikten ötürü aciz düşüyoruz. Sahip oldukça mutlu olacağımızın zannı ile tersine mutsuz, huzursuz bir hayatı yükleniyoruz.
Eksik diye nitelediğimiz onca varlık hakikaten gerekli midir? Olmazsa olmazımız mıdır? Yoksa her biri Bediüzzaman’ın tabiriyle medeniyet fantezisi olarak evlerimizin demirbaşı mı? İsraf, heves, gelenek görenek ve alışkanlık yollarıyla ihtiyaçlarımızı dörtten yirmiye çıkararak neden kendimize zulmediyoruz?
Evlerin içi tıklım tıklım dolu. Her köşede bir eşya, bir parça. Nefes alacağımız boş bir alan yok adeta.
Japonların, özellikle şehir merkezinde yaşayanların hayatı bize örnek olmalı düşüncesindeyim. Orada bekârlar genelde 20-25 metrekarelik, dört kişilik ortalama bir aile ise 45-50 metrekarelik evlerde yaşar. Haliyle ürettikleri o kocaman lcd televizyonlar evlerin duvarlarını süsleyemez. Bizdeki gibi yemek odası, yatak odası ve benzeri takımlar yoktur. Kanepe, yemek masası ve futon dedikleri yer yatağından oluşan eşyalarından ibarettir mobilyaları. Tıpkı Asr-ı Saadet yaşantısı gibi.
Yazar hikâyeye devam ederken eksilen her bardağın yerinin tez zamanda doldurulmasını tüketim anlayışımızın üst mercilere çıkması üzerinden vererek bir kez daha muhasebeye çekiyor modern telâşımızı:
“Şimdi hiçbir düşüncenin üzerinde oyalanmıyor, durup kalmıyor insanlar. Her şey yenilen içilen gibi bir anda tüketiliyor; atılıyor, dökülüyor, çöp kamyonuna veriliyor. Sevgiler, iş arkadaşlıkları, politik çıkışlar, tartışmalar, gündem konuları, iç haberler, dış haberler, beğeniler, nefretler… Hepsi resmigeçit yaparak önlerinden geçiyor ve parçalanmış kelimeler, konfetiler halinde uzaya dağılıyor.”
Varlık içinde yokluk dedikleri bu hal olsa gerek…

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=7712



Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...