29 Ağustos 2012 Çarşamba

Yaprak yaprak hüzün yağan mevsim


Geldi mi bir hazan mevsimi daha? Göçmen kuşları düştü mü yollara? Cümle mahlûkat büründü mü sonbahara?

Batıp giden sevgililer; bu güzel güneşli havalar, ruha esenlik veren inşirah dolu rüzgârlar, dallarda meyveler, yollarda çiçekler, elim bir vedanın mahzun habercisi midirler? Bu nasıl kederden bir elbisedir sapsarı! Hiç yüksünmeden rengiyle, kokusuyla, varlığıyla nazarları koyu bir hüzne dâvet etmekte, ruha acıyla hakikati bildirmektedirler.

Şimdi bazı varlıklar belli bir vakte kadar uykuya yatmakta, bazısı da ölümün koynuna uzanmaktadır. Bunun en belirgin ve zarif örneği yapraklar... Usulcacıktan düşerken toprağa, telâşsız ve sükûnet içindedirler. Aynı kelâmı söylerler hep bir ağızdan aheste beste:

“Sonunda bize ölüm geldi çattı.” 1
 
Bu söz aslında sessizce attıkları bir çığlıktır bize ıztırap veren, yüreğimizi burkan, hicrana sürükleyen.
Yaprak metaforu basitmiş gibi görünse de ardında kocaman ve yalın bir gerçeği saklar. İsabet değil midir şairlerin en çok yapraklar üzerinden sonbaharı anlatması? Meselâ bir Attila İlhan şiiri der ki: “Oysa ben akşam olmuşum/Yapraklarım dökülüyor/Usul usul/Adım sonbahar.” Ya Gülten Akın şiirinden bir mısraya ne demeli? “Soludum, üfledim, yaprak pırpırlandı, Ağustos dindi.” Bir de Tanpınar’ın Sonbahar isimli şiirinden dökülenler: “Durgun havuzları işlesin bırak/Yaprakların güneş ve ölüm rengi/Sen kalbini dinle, ufkuna bak.”
Bütün bu olup bitenler ile kâinat kitabı apaçık bir dille değişimi, geçip giden hayatı anlatıyor: “Bak bana. Bir de aynalara. Faniyiz hepimiz, buralardan gideceğiz.”
 
Akabinde susuyor kâinat, Bediüzzaman konuşuyor temsilen:
 
“Güz mevsiminde yaz, bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribatı idam değil. Belki, vazifelerinin tamamıyla terhisatıdır. Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrîgattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzârâttır. Hem zîşuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ikazât-ı Sübhâniyedir.” 2
 
Vaktin ikindisine işaret eden bu bahar ile duâya açılıyor dilim, yüreğim. Ateşten dertop olmuş yapraklara basarak geçiyorum yollardan. Kokular salınıyor bahçelerden, beni benden alan. Güz gülleri bunlar; renk renk, fevç fevç. Ağdı ağacak bir güne uyanıyorum ömrümün. “Ve’l asr” nidası duyuluyor her bir taraftan. 

Yaşlanıyorum.
 
Yeniden doğacak olmak ne güzeldir Rabbim!

Dipnotlar: 1. Müddesir Sûresi, 47.
                     2. Onuncu Söz.

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=7780

24 Ağustos 2012 Cuma

Çocuk oyalama sanatı


merhabalar efendim,
bu post günlük minvalinde olup bol miktarda mahremiyet içermektedir.
aslında özele ait bilgiler vermeyi gereksiz bulurum.
lakin "çocuk oyalama sanatı" üzerine felsefik söylemlerde bulunması ve sosyal mesaj içerikli olması hasebiyle uygun görülmüştür.


efendim, 11 yaşındaki kuzenim 1 haftalığına bize geldi.
kendisi zamane çocuklarından biri: bilgisayar bağımlısı, kitap okumayı sevmeyen, ikide bir "canım sıkılıyor" serzenişleriyle ortalığı velveleye veren bir çocuk.
tüm bu olumsuz özelliklerine rağmen tuhaf olan "niye" sorusuyla septik kozmoğrafyacılarına taş çıkartması.

çıkarım 1: modern çağın kuşkucu insanından şüpheci çocuklar meydana geliyor demek ki... ancak tahkiki bilgiye ulaşmaktan öte inanmamayı tercih eden, aslında itiraz mahiyetini taşıyan bir "niye" sualler listesi.

işte örnek, herşeyi bildiğini zanneden küçük cadı sabahleyin mutfağa yanıma gelmiş soruyor:

-saliha abla, niye krepleri küçük yapıyorsun?
-saliha abla, gözün niye mavi? mavinin içinde niye sarı var?
-saliha abla, niye kuşun tırnaklarını kesmiyorsunuz?
-saliha abla, niye....
-saliha abla, niye...
....

ya Allah, bismillah deyip, cevaplıyorum. bazısında susuyorum. ama nereye kadar! sonunda patlıyorum. bu sefer bana hanfendi bakın ne diyor:

-saliha abla kendine mukayyet ol.

la kızım, ben şimdi sabretmesem mahalle camiisinin musalla taşına uzanıyor olurdun, diye geçiriyorum içimden.

neyse, görmezden geliyorum, umursamıyorum, simgesel ödüllerle pekiştiriyorum söylediklerimi yapması için, gözlerine bakıyorum kızgınca haddini bilsin diye. ben dilini kullanarak, dikkatini farklı noktalara çekmeye çalışıyorum. hasılı kelam bildiğim tüm psikolojik yöntemleri uyguluyorum. yok, yok yine kar etmiyor. ergenlik psikolojisi çalıştığım master tezi canlanarak devasa bir heyula halinde üstüme yürüyor. yazdığım onca argüman boşmuş laa! akademyanın kulakları çınlasın. bak gerçek hayat hiç de öyle değil. küçük canavar taş söktürüyor bana.

ama yenilmiyorum arkadaş. yıkılmadım, ayaktayım.

bilgisayar başında süreli oturuyor. en fazla 1 saat. daha fazla oturmasına müsaade etmiyorum. cısss...

geri kalan koca bir vakitte ne yapacağını şaşırınca alternatifler sunduk ailecek ona. birlikte fotoğraf çekmeye çıktık, sahilde yürüyüş yaptık, akşam pikniğine gittik, kütüphaneye götürüp kitap seçtirdim, keçeden ayraçlar, çiçekler yaptık, kur'an, risale okuttuk, mikado oynadık, necip fazıldan şiirler okuduk fon müziği eşliğinde, kızkardeşimle cup kek yaptılar, tiyatro gösterimi bile sunduk zat-ı şahanelerine.

küçük canavar hala canım sıkılıyor diye başımda cirit atıyor arkadaş.

çıkarım 2: yarın bir gün evlat sahibi olduğunda bilgisayar ve tvden uzak tutmanın en etkili yollarını aramakla kalmayıp çocuklar için farklı alternatifler de bulmalı. kurslar bu noktada şehir çocuğunun imdadına yetişecek en güzel çare.  uzun süreli meşgaleler ile kaliteli zaman geçirmesini sağlamalı ki hayatı kıymet kazansın, istidatları gelişsin, kabiliyet sahibi olsunlar. yoksa evin içinde durmuyor afacanlar. ya bilgisayara ya tvye gönüllü mahkum oluyor.

küçük cadının gitmesine 2 gün kaldı. sağ selamette kalırsam eğer yine buralarda görüşürüz efendim.
hoşça kalın.


22 Ağustos 2012 Çarşamba

Hiç bitmeyen eksiklerimiz


Her öykü insanı anlatır esasında. Beraberinde de onunla ilişkili olan eşya ve tabiatı. Hiç bitmeyen dertleri, hayat boyu yinelenen telâşları, zihni daima meşgul eden düşünceleriyle âdemoğluna dair hissî, hayalî, maddî olan varı yoğu aktarır. Bir ayna olur, bizi bize tanıtır.
“Akşama balık var” öyküsünde Sevinç Çokum, kahramanı üzerinden hayatı sorgularken çuvaldızı okuyucuya batırmaktadır aslında. Modern çağın insanı ile karşı karşıyayızdır. Hani hep daha fazlasını isteyen, daha iyisini arzulayan, sürekli bir eksik kapatma endişesiyle sağa sola koşuşturup duran.
“Eksikliklerle yaşanılmaz. Zaten başka ne yapılır? Aynur hep eksikleri düşünür, eksikler noksanlar, yarımlar parçalar, zerreler her zaman vardır. Kazandıkça, sahiplendikçe onlar da çoğalırlar. Her eksiğin yerine yenisini koymalı. Eksiklere tahammülü yok. Öyle gördü, öyle alıştı.”
Görmek.
Ayşe’nin üstünde, Fatma’nın evinde, Ali’nin elinde görmek. Ama illa ki bizden daha üstte, daha iyi olanı görmek. Salt görmek ile yetinmiyor akıl. Yanında başka başka duygular, düşünceler de peydahlanıyor. Kıskançlık, öfke, hırs, asabiyet bitiveriyor ansızın kalpten.
Fikirlerimiz, zevklerimiz, isteklerimiz başkalarına göre şekillenirken; reklâmlar, diziler ve bilumum görsel malzemeler üzerinden anbean değişirken elimizdekinin kıymetini bilmezlikten ötürü aciz düşüyoruz. Sahip oldukça mutlu olacağımızın zannı ile tersine mutsuz, huzursuz bir hayatı yükleniyoruz.
Eksik diye nitelediğimiz onca varlık hakikaten gerekli midir? Olmazsa olmazımız mıdır? Yoksa her biri Bediüzzaman’ın tabiriyle medeniyet fantezisi olarak evlerimizin demirbaşı mı? İsraf, heves, gelenek görenek ve alışkanlık yollarıyla ihtiyaçlarımızı dörtten yirmiye çıkararak neden kendimize zulmediyoruz?
Evlerin içi tıklım tıklım dolu. Her köşede bir eşya, bir parça. Nefes alacağımız boş bir alan yok adeta.
Japonların, özellikle şehir merkezinde yaşayanların hayatı bize örnek olmalı düşüncesindeyim. Orada bekârlar genelde 20-25 metrekarelik, dört kişilik ortalama bir aile ise 45-50 metrekarelik evlerde yaşar. Haliyle ürettikleri o kocaman lcd televizyonlar evlerin duvarlarını süsleyemez. Bizdeki gibi yemek odası, yatak odası ve benzeri takımlar yoktur. Kanepe, yemek masası ve futon dedikleri yer yatağından oluşan eşyalarından ibarettir mobilyaları. Tıpkı Asr-ı Saadet yaşantısı gibi.
Yazar hikâyeye devam ederken eksilen her bardağın yerinin tez zamanda doldurulmasını tüketim anlayışımızın üst mercilere çıkması üzerinden vererek bir kez daha muhasebeye çekiyor modern telâşımızı:
“Şimdi hiçbir düşüncenin üzerinde oyalanmıyor, durup kalmıyor insanlar. Her şey yenilen içilen gibi bir anda tüketiliyor; atılıyor, dökülüyor, çöp kamyonuna veriliyor. Sevgiler, iş arkadaşlıkları, politik çıkışlar, tartışmalar, gündem konuları, iç haberler, dış haberler, beğeniler, nefretler… Hepsi resmigeçit yaparak önlerinden geçiyor ve parçalanmış kelimeler, konfetiler halinde uzaya dağılıyor.”
Varlık içinde yokluk dedikleri bu hal olsa gerek…

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=7712



15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yazıyorum, o halde varım


“İnsanın başına gelenler, gelebilecek olanlar yazılmaya değmez, çünkü üç aşağı beş yukarı aynıdırlar aslında” der İnci Aral, “Yeşil” isimli romanında. “Bunlarla bir öykü ya da roman yazamazsın. İçinde yaşadığımız bu yabanıl dünyayı yorumlama çabası olmalıdır yazmak eyleminin asıl amacı. Yazmak bütün karmaşıklığı ve zalimliğiyle yaşamın ta kendisini anlatabilirsin anlamı taşır.” diyerek sözünü bağlar.

Bu çarpıcı satırları unutmamak üzere not ettim bir köşeye, yine yazma eylemine gönül vererek. Ardından bir kuş sürüsü kalabalığında uçuşan düşünceler zihnimi sardı. Sahi, niçin yazı yazar insanoğlu? Kutsal buluşma anında, içinde biriktirdiği her ne varsa; aşk, acı, keder, merhamet hangi amaçlarla dönüşür hislerden cümlelere? Üstelik yazdıklarını cesurca paylaşmak istemesinin, hem de hiç tanımadığı kimselerle, sebebi ne olabilir? Tüm bu çırpınmalar, talazlanmalar neyin göstergesidir?

Vücuda gelmiş her şeyin bir konuşma biçimi olduğu gibi yazmanın da var. O halde canlıdır yazı. Defterler, kitaplar, gazeteler arasında mahfuz ve ölgün dursa da tam tersine hayattır. Nefes alıp vermekte, okundukça ve nakşedildikçe kâğıda/bilgisayara her dem yeniden doğmaktadır. 

Bir ameldir belki, kendimizle yüz yüze gelerek eda ettiğimiz, kutsallığını hayatımızca belirlediğimiz. Çekmecelerde, yatak altlarında sakladığımız günlükleri hatırlayın. Sıkıntılarımızı, endişelerimizi, hayallerimizi ve yaşadıklarımızı bazen öfkeyle bazen sevinçle anlattığımız yoldaşlar. Herhalde yazı ile gönüllü tutsaklığımızın asıl ve ilk müsebbibidir onlar. Ya gençlik çağının hezeyanlarına kapılıp şiir yazmalar? Melankoliye uğramış bir yürekten arta kalanlardır.

Bazılarımızca bir ritüeldir sıkça tekrarlanan. Artık o işe gönül verilmiş, yolunda baş göz feda edilecek kadar esir olunmuştur. Tüm bir ömrü değil, sadece şimdiyi kurtarabilmenin telaşıyla emek verilir, gece gündüze katılır, uykular bölünür, fildişi bir kuleye hapsolunur. Sahi, yazar edebiyatı hayatını kurtarmak için değil, yaşamak olduğu günü kurtarmak için ister yalnızca, diyen Orhan Pamuk’un haklı çabasına katılmamak mümkün müdür?

Peki, Kafka’nın, yazma eylemini, ölümden de derin bir uykuya benzetmesine ne demeli? O, yazıyla var olma çabamızı, uyku gibi eylemsizlik ve yokluğun içine düşme tehlikesi olarak tanımlamasına rağmen, ona inanmak istemiyoruz bir türlü. Çünkü yazdıkça çoğalıyor, çoğaldıkça yaşadığımızın farkına varıyoruz. Bloglar, tweetler bu dünyada bir iz bırakmak isteyişimizin, başkalarına ulaşmak için veryansın ettiğimizin tezahürü aslında. En önemlisi de iyi biliyoruz ki, iz bırakanlar unutulmaz. Esas derdimiz, unutulmamak!

Son söz, yine İnci Aral’dan:
“Erdemle, var olan insan soyunu değiştirmeye çalışmakla hiçbir ilgisi yok yazmanın. İç akıntıları düzene koyma çabasının, geceyle gündüzü ayırt etme bilincinin bu dünyanın oldukça seyrek, kaba saba dokunmuş kumaşına pervasızca bakma isteğinin sabun köpüğünden öte değeri olmadığını biliyorum. Gene de gereklidir yazmak. İyidir. İğne ucu kadar, kum tanesi büyüklüğünde bir işaret bırakmalı dünyaya. İnsan çekip gitmeden. Bir kapıyı aramalı. Evet, bir kapı, bir anahtar, biraz ışık. Hepsi bu. Ötesi yok.”

9 Ağustos 2012 Perşembe

MİSAFİR


Beklenen nihayet geldi… Öyle bir gelişle geldi ki, cennet kapıları pare pare açıldı sonsuzluğa. Cehennem kapıları kapatıldı katbekat sıkı sıkıya. İblis, bu sefer serbest değildi kötülüğünü icra etmede. Fena olan ne varsa yeryüzünde, yasaktı. Misafir gidesiye kadar şeytanın elleri, ayakları sıkıca bağlıydı.

Beklenen nihayet geldi… Her zamanki gibi olağanüstü ve muhteşemdi. Fevç fevç dağıldı kararan dünyamıza, şehrimize. Evlerin kapılarından sükûn ile süzüldü. Sinelere bereket ile sokuldu. Hayatımızı yeni baştan düzenleyerek başladı işe. Önce vakti belirledi. Gün ikiye ayrıldı memnuniyetle. Adına sahur ve iftar denildi. Sonra sözümüze, halimize, yaşayışımıza çekidüzen verdi. “Rab” isminin terbiye ediciliği ile seslendi ruhumuza, kalbimize. Talim ve tedrise başladı bir anne şefkatiyle. Şımarmış nefsimizi ikaz etti rikkat ile. Arındık, aklandık; yeni doğmuş bir bebek gibi, uykusundan henüz uyanmış bir kimse gibi aydınlandık.

Beklenen nihayet geldi… Ve gerçek yolculuk başladı. İçimize döndük, insanlığımıza. Unuttuğumuz değerler bir bir canlandı varlığımızda. İyilik, hayır, atıfet, adalet… İyi bir insanım ben, demekle yetinmenin; yürekte uyuyan iyiliğin hiçbir işe yaramadığının farkına vardık. Doğru olanın birbirine karşı iyi olmakta, birbirine muhabbet göstermekte saklı olduğunu anladık. Bir başkası için atmıyorsa kalbin, ne önemi vardı hayatta yer edinmenin? Bencilliğin ve merhametsizliğin aslında bize hiç mi hiç yakışmadığının bilincine bu ziyaret ile vardık.
Beklenen nihayet geldi… Kulluğumuzun ne ulvi bir meslek olduğunu hatırladık sayesinde. İbadetlerin önemini kavradık. Miraca çıktık çok kereler. Huzura durduk, heybemizde pişmanlıklarımız, günahlarımız ve hayıflanmalarımız ile beraber. Havf ve reca arasında gittik geldik günler geceler boyu. Ağlayarak anlattık bizi bizden daha iyi bilen Yaratıcımıza. “Ben beni bıraktım Allah’ım. Sen beni bırakma.”diyerek fısıldadık yüreğimizdekileri. Anlattıkça açıldık, açıldıkça yol aldık. Cevap geldi, müjdeledi Kur’an: “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” Rahatladık.

Beklenen nihayet geldi... Manevi bir tılsım sardı dört bir yanı. Camiler her zamankinin aksine gani gani ziyaretçilerini ağırladı. Evler misafirler ile doldu taştı. Allah için aç kalmış benizler sararıp solarken yüzler nura gark oldu. Kötü sözler yutuldu, öfkeler dindirildi. Bir tatlı intizar, bir huzur dolu bekleyiş sabrı, tahammül ve tekâmülü öğretti. Şükr-ü manevi çeşmesinde feyizlendi niyetlenen her kişi. Aczini, fakrını bilerek geri çekildi. Duruldu israfa kaçan tüm istekleri. Oruç ile hemhal olan, Ramazan ile halleşen artık tertemizdi.

Beklenen nihayet geldi, hoş geldi. 

7 Ağustos 2012 Salı

Blog tanıtımı: Kirmizi Basortulu Kiz


Nem, sıcak, açlık...
Çok şükür...Her şeye rağmen yaşıyoruz.
Kalbimiz bazen hüzün içinde yüzüyor, ummandan kederlere batıyor.
Bazen dünyanın en gamsız, en huzurlu insanı kesiliveriyoruz.
Öyle böyle günleri hızla tüketiyoruz.
O halde en verimli ve kaliteli şekilde tüketmek dileğiyle.
Malum, sermaye bir şekilde bitecek, değil mi?

*
Efendimm! 
onca girizgahtan sonra size değerli bir vatandaşın blogunu tanıtmak isterim.
İsmi: Kirmizi Basortulu Kiz.
blogunda Balkan seyahati notlarından tutun da mutfak maceralarına, kendi çizimlerinden başına gelmiş değişik olaylara farklı yaklaşımlar sunmasına kadar pek çok malumat var. 
bir göz atın, beğenirseniz takibe alın derim.



buradan buyrun : http://kirmizibasortulukiz.blogspot.com/


3 Ağustos 2012 Cuma

İnsan olma onuruna vurulan darbe: Arakan, Suriye ve diğerleri




Evliliklerin izne bağlı olduğu, camilerin isyan merkezi nitelendirilerek kapılarına kilit vurulduğu, geceleyin sokağa çıkmanın yasaklandığı, köylerin yakılarak halkının göçe zorlandığı, Müslümanların, hükümet için ücretsiz çalıştığı diyar: Arakan. Daha önce adını hiç duymadığımız bir yerdi. Haritada yerini sorsalar, gösteremezdik. Bulmacalarda rastlasak, bilemez; kareyi boş bırakarak başka soruya geçerdik.

Oysa onlar ta 8. yüzyılda Müslüman tüccar ve dervişler vasıtasıyla iman etmiş kardeşlerimizdi. Asırlar sonra Osmanlı Devletinin başlattığı Hicaz demiryolu projesini haber aldıklarında maddi, manevi desteklerini paralarını ve dualarını yoldaş eyleyerek belirtmişlerdi bize.

Arakan’ın yerlileri olan Müslüman Rohingyalar ve Budist Rakhineler 19. yüzyıla kadar huzur içinde yaşamışlardı. Ne olduysa II. Dünya savaşından sonra İngilizlerin bölgeyi işgaliyle oldu. Akabinde İngilizlerin kışkırtmaları ile Budist halk psikolojik olarak korkutuldu: Müslümanlar çok tehlikeliydi ve yakın zamanda Budistleri yok edeceklerdi. Yaşam haklarının yok edileceğine dair oluşturulan bu abis korku, etnik ve dini şiddeti doğurmakta gecikmedi tabi. Hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük faresi, Budistlerin ruh ve beyinlerini ivedilikle kemirmeye başladı. Yersiz yere endişelenerek panikleyen insanların eylem ve söylemleri, Fromm’un şiddet kavramını açıklayan ifadesiyle kana susamışlığa dönüştü hızla. Ve şimdi Arakan, kan ağlıyor! Son bir ayda 1.000’den fazla Müslüman öldürüldü, 100.000’e yakını evsiz, yersiz, yurtsuz bırakıldı, binlercesi mülteci kamplarında yaşam mücadelesi veriyor.

Sadece Arakanda yaşamıyor zulmün soğuk gölgesi.  Islak adımlarıyla Suriye’de, Afganistan’da, Filistin’de ve dünyanın her yerinde dolaşıyor. Gölgeler bazen uzun bazen kısa: işkence, baskı, tehdit, zorlama, cana ve mala kast etme şeklinde suret değiştiriyor. Varoluş mücadelesini “güç” üzerinden sürdürmeye çalışan insanoğlu, Habil-Kabil kıssasını aynı perdeden göstermeye devam ediyor; hem de fahiş bir fiyatla. Muasır medeniyetin çocukları olmakla övünüp böbürlendiğimiz halde iyi niyet ve sağduyuda bulunmayı beceremeyişimiz bugün elimizi ayağımızı bağlıyor bizi seyirci koltuğunda.

Ezoterik sorular, zulmün altında inleyen masumların haykırışlarıyla göğe yükseliyor: Yeryüzündeki kötülük ne ile besleniyor? Sevgisizlik ve merhamet yoksunluğu benliklerimizi ne hale getiriyor?

Acı ama gerçek, dünyada yaşanan her kötülükte bizim de payımız var. Özellikle Müslüman halkların ah ü vahlarının kulaklarımızı sağır edecek boyutta olduğu günümüzde. İletişim imkânlarının en ileri seviyede olduğu bu zamanda kimse birbirinden habersiz değil. O halde üç maymunu oynayamayız. Görmedim, deyip deve kuşu misali başımızı gömemeyiz toprağa. İşitmedim, deyip kulaklarımıza pamuklar tıkayamayız umursamazlıkla. Bilmiyorum, deyip bîhaber olduğumuzu iddia edemeyiz utanmazlıkla.

Eğer Rasulullah’ın ümmeti olmakla gururlanıyorsak, ona tabi olduğumuzu ısrarla vurguluyorsak, onun şefaatini kazanmak için yanıp tutuşuyorsak sözlerine tabi olmalıyız, değil mi? Peki ne buyuruyordu Peygamber (asm)?
“Müminler; birbirini sevmekte, birbirine merhamet etmekte, birbirlerine şefkat göstermekte tek vücut gibidir. O vücudun bir organı rahatsız olursa, diğer organlar da acı çekip uykusuz kalır.” (Buhari, Edeb:27, Müslim, Birr:66)

İşte hakikat bu kadar açık.

O halde, ene’yi yırt ey iman sahibi, “Hüve”, de! Duayla, yürüyüşle, maddi yardımlar münasebetiyle uyumadığını göster. İnsan olma onurunu muhafaza ettiğini hatırlat kendine. Ve tüm insanlığa… 

Yeni Asya Gazetesi  01/08/2012 yazının linki

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...