29 Temmuz 2012 Pazar

Ben bu diziyi çok sevdim

bir my girl'ü izlediğimde bu kadar mutlu olmuştum...
bir de greatest love'ı izlerken.
diziyi bitireli çok olmadı belki ama sahneler hala aklımda, yüzümde tebessümler ile.



28 Temmuz 2012 Cumartesi

Kutu kaplamaca

Yaz rehavetinin iyiden iyiye hissettirdiği bir temmuz gününden merhabalar efendim,
bendeniz bu hararetin esiri olmamak adına ve çokça gezindiğim hobi/dekorasyon blogları sayesinde daha evvelden yapmış olduğum ebruları değerlendirmeye karar verdim.
ebru dersini üniversitedeyken 2 dönem boyunca Hicabi Gülgen hocamdan almıştım.
yapanlar bilir, oldukça rahatlatıcı bir sanattır ebru.
her bir fırça ile atılan boyalar, çeşitli motifler nakşederken suya, ruhunuz alemlerde gezinir, sıhhat bulur doyasıya.
ve çarçabuk ürün alındığı için benim gibi sabırsız tabiatlı ruhlara ziyadesiyle iyi gelir.
neyse efendim...
her kadının duvarlara doğru yükselen ayakkabı kutuları vardır değil mi?
işte bende de birikince birkaç tane, görüntüleri hiç hoşuma gitmedi.
estetik durmuyor zira, göze rahatsızlık veriyor.
annem de, bu kutularını kaplasana, deyince ortaya bu sanat harikaları çıktı. -sanatçı ruhlar pek egoist olur, hoş görün efendim;P-


yapılışı çok basit. ve gerekli malzemeler de pek az: uhu, makas, kaplama kağıdı ve kutu. eğer ebru kağıdı türünden bir kağıt yoksa bile daha farklı malzemeler kullanarak da kaplama yapılabilir. ben mesela ikea katalogunu kullandım bir de. modern ve farklı bir görünüm çıktı ortaya. çok sevdim diğerleri gibi bunu da.



bu da karton çanta, ön, arka ve yan cepheler farklı ebru motiflerinde:



hepsi bir arada çok hoş gözüküyor. doğum günü hediyeleri gibi....



10 Temmuz 2012 Salı

Yol hikayeleri

Vardır herkesin bir yol hikâyesi. Belki yüzlercesi. Bazısında mutluluk veren bir güfte saklıdır, bazısında anıların en hazini. Soğuk bir kış gecesi düşülmüştür yollara; anaya, babaya, yâre kavuşmak uğruna. Aşılsa da koca dağlar, karanlık geçitler yol verse de, bulutlar uçsuz bucaksız gökyüzünde hızla yer değiştirse de bitmek bilmemiştir zaman, tükenmemiştir devran. Öylesine uzun öylesine geniş ve ziyadesiyle bereketlidir vakit. 
Kâh kavuşturur yollar kâh ayırır. Firak ile vuslat aynı eşikte sıralıdır. Hangisinden geçersen geç, sonu arşa çıkarmıyorsa insanı ne büyük bir kayıptır. İşte bu sebeple günde beş vakit, ısrarla Yaratıcımızdan ettiğimiz talep, anlam kazanır her lâhza ilelebet: “Rabbim, bizi doğru yola ilet!”
Yeter mi bu kadar söz ile iktifa etmek? Yetmez. Yetseydi eğer devamı gelmezdi âyetlerin, sözlerin: “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi sapıklığa meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla. Muhakkak ki veren Sensin, duâ edip istediklerimizi bize bağışlayan Sensin.”
Yol ve duâ ilişkisi bir şeyler fısıldamakta. Kulağına, kalbine, ruhuna. Bu yüzden olsa gerek Peygamber 1400 yıl evvelinden buyurmakta: “Üç duâ vardır ki, şüphesiz kabul edilir. Mazlûmun duâsı, yolcunun duâsı ve babanın evlâdına duâsı.”
Yol hali, yolculuk keyfiyeti başkadır, bambaşka. İçe dönük bir âleme çağırmaktadır insanı sebatla. Derin bir muhasebenin tam zamanıdır işte o sıra. Hayatı ve nefsi sorgulayış, hatalarıyla sevaplarıyla kıyasıya bir irdeleyiş ve keza ruhun adeta ameliyat masasına yatırılışıdır bu hengâmda. Hüzün, keder, acı ne varsa alıp götürür uzaklara. Yeni bir “ben” çıkar ortaya. Bakınız Tanpınar ne güzel anlatmış bu psikolojiyi:
“Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekânla yahut hayatımızın tabiî muhiti ile sıkı bir alâkası olsa gerek.”
Yazarın dile getirdiği bu hissiyat Peygamberimiz’in (asm), “Seyahat edin, sıhhat bulun.” sözünün ne kadar önemli ve yerinde bir tesbit olduğunu bize incelikle hatırlatmakta. Daha pek çok ehemmiyetli sözleri gibi.
Evet, gördüm ki, ben bir yolcuyum.
Sadece otobüste, vapurda, uçakta değil; dünya üzerinde durmaksızın yol alıyorum. Sağ yolun yolcusu olma gayretindeyim. Lâkin çokça yalpalıyorum; zira önüme çıkan engeller, taşlar, dikenler var. Çetrefilli olsa da imtihanım, ümitle bekliyorum. Aklımdan şunu hiç çıkarmıyorum:
“Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.”
Ve mahmur nefsime bir tavsiye:
“Dünya seni terk etmeden evvel, sen dünyayı terk et. Zekâtü’l-ömrü, ömr-i sani yolunda sarf eyle.” 

Bu mevsim başka mevim



Bastıran sıcaklarla elim ayağım ağırlaşıyor adeta. Külçeleşmiş bedenimi sürüklerken odalarda, hiçbir iş yapmak istemeyişimle kendimi serin bir köşeye atıyorum güç bela.
Nihayet yaz mevsimi sabırsız bekleyişlerin, hasret dolu gözleyişlerin ardından çıkageldi. Alımlı ve büyüleyiciydi her zamanki gibi. O bildik, tanıdık kokusu, hali, tavrı ile hediyelerini cömertçe sundu. Rezzak-ı Kerim’in sofrasından çeşit çeşit ve leziz meyveler, sebzeler bir anda gözlerimizi kamaştırdı, yüzümüzü güldürdü, midelerimize bayram ettirdi. Domates, salatalık, kavun, karpuz, şeftali ve daha niceleri haşri yeniden ispat ederek önce toprakta, sonra pazar, manav tezgâhlarında ardından dilimizde damağımızda yerini aldı. Afiyetle yerken onları, bu mevsimin diğerlerinden ne kadar farklı olduğunu, hayatımızı nasıl da değiştirdiğini bir kez daha gördük, anladık.
Değişen sadece hayatımız değildi.
Duygularımız, düşüncelerimiz, uykularımız… Güneşin öperek uyandırdığı her sabaha umutla başladık. Neşeyle cıvıldaşan kuşların sevincine ortak olduk. Uzayan günün bereketlenen saatlerinde ne yapacağımızı şaşırdık. Bir süre sonra sıcağın verdiği rehavete kaptırırken kendimizi bir kedi misali gölgelere sığındık.
Özlenen yaz gelmiş lakin çarçabuk sarhoş etmişti bizi. Canımız hiçbir şey yapmak istemiyordu. Bıraksalar sonsuza kadar bir hamakta sallanıp hayaller kurarak vakit geçirebilirdik.
Fakat bir şeyler yapmalıydık; öyle boş boş oturarak geçmezdi zaman. Bize emaneten verilmiş her bir anın hakkını vermeli, ömrümüze anlam kazandırmalıydık. Öyle öğrenmiştik kitaplardan, büyüklerden.
*
İyisi mi gelin bu mevsimi kış telaşından, koşturmacalarından ve benzeri bir sürü nedenlerden ötürü ertelediğimiz işleri yaparak değerlendirelim. Hararetin ruha bezginlik verdiği zamanlarda hep okumak istediğimiz ama bir türlü fırsat bulamadığımız kitapları okuyarak, vaktimize kıymet kazandıralım. Sevdiklerimize daha uzun soluklu zamanlar ayıralım. Her türlü müdahale ve teknolojik iletişimden uzak, doğal ortamlarda gerçekleştirilecek etkinlikler düzenleyelim. Gece yürüyüşleri, piknikler yahut oyunlar ile. Mesela çocukluğumuza dönüp isim şehir oynayalım ailecek. Başka bir vakit tefekkür gezilerine çıkalım; bir çiçekte, bir kuşta esma-ı İlahiye’nin kaç ismini keşfedebildiğimizi görelim beraber. Yıldızları sayalım, Küçük Ayı ve Büyük Ayı’nın yerini, Kutup yıldızının bulunduğu noktayı bulalım, bir bulmaca çözer gibi.
Biraz daha düşünürsek eğer aklımıza daha birçok alternatif gelebilir. Yeter ki hakikaten birlikte olabilmeyi, bir şeyler paylaşabilmeyi isteyelim. Belki de bu yaz hayatımızın diğer yazlarından çok farklı olacaktır. Kim bilir!

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Fotoğraf aşkına



Yeryüzünde her gün, her saat, her dem gerçekleşen mucizeler vardır. Aldığımız nefes, bizden habersiz çalışan kalbimiz, milyarlarca parçaya bölünen hücrelerimiz bedenimizde; bir anı bir anını tutmayan duygularımız, her lahza değişen düşüncelerimiz ruhumuzda; doğan güneş, esen rüzgâr, açan çiçek çevremizde hayat bulan mucizelerden sadece birkaçıdır. Bir de teknolojiyle mezcedilmiş, bizce kanıksanmış bazı mucizeler meydana gelir ki aslında Yaratıcısından bizzat haber verdiği halde görmezden geliriz inatla.
Nedir o, sualinize tek kelimeyle cevap veriyorum: Fotoğraf.
Levh-i mahfuzun şahitliğini yapan fotoğraf makinesi, âlem-i misali kayıt altına aladursun, biz ve bize dair her şey yaşlanıp gitgide yok olurken kâğıtlara ve belleklere saklanan onca fotoğraf mucizenin ta kendisi değil midir? Bebeklik, çocukluk, okulda ilk gün, arkadaşlarla bir arada bir parkta, mezuniyet, evlilik derken yaşanılan onca görüntünün bir metal parçası tarafından muhafaza edilişi sizde de hayret uyandırmakta mıdır?
Ben, fotoğraf makinemi elime her alışta böylesi bir mucizeye şahit olduğum için seviniyorum. Hayranlıkla inceliyorum onu. Plastik ve metal parçalardan oluşmasına rağmen nasıl oluyor da zamanı dondurup saklayabiliyor diyerek şaşkınlığa bürünüyorum. Kendime, aileme, çevreme ve gördüğüm güzellikleri sığdırdığım enstantanelere bakıp bakıp gülümsüyorum; elimden kaçıp giden onca şeyi bir parça dahi olsa yakaladım diye. Teselli babından bir hal işte… Belki nefsimi aldatmaca, belki hakikat yolunda karıncavarî adımlayışlar...
Kâinata vizörden bakmak!
Ancak hangi bakış ile âlemi fotoğrafladığımız meselesi önemli. “Allah namına mı?”, “Esbap hesabına mı?” soruları, bu sorulardan doğan çalışmalar Yaratıcıya ulaşmamızda, tefekkürü keşfedişimizde, dünyayı yeniden anlamlandırışımızda bir köprü olup önümüze yollar serebilir ya da bir çıkmaz sokağa dönüşüp olduğumuz yere bizi hapsedebilir.
Fotoğraf deyip geçmemek gerek.
Arkamıza baktığımızda tebessüm edebileceğimiz bir fırsattır bu nimet. Kayıplarımıza yeniden kavuşabilmenin; hasret yüklü gönülleri bir nebze olsun boşaltabilmenin; hatıraların tatlı sarhoşluğunda kanatlanabilmenin; geçmişe, hep geçmişe, geri dönülüşü imkânsız olan o en mutena zamanlara yol alabilmenin rahat ve zahmetsiz bir tenezzühgahıdır. Var olan güzellikleri, kendi farkındalığınızla birleştirip güzel görmek isteyen gözlere yeni baştan sunmanın keyifli yanıdır.
Amaç, görünenden görünmeyene, perdenin arkasına yol almaktır. Yolumuz açık olsun!

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...