3 Haziran 2012 Pazar

Cennetten bir köşe: İstanbul


Ne vakit içim sıkılsa, yolum bir şekilde karşı kıyıya, şehirler güzeli İstanbul’a düşer. Doğduğum kentin havasını solumak, sokaklarında kaybolmak, en güzeli de kendimle baş başa kalmak iyi gelir. Boğaz rüzgârlarına bırakırım kendimi usulca, gözlerimi kapatırım. Kenti, akıp giden hayatı, kalabalıkları, martıların hiç dinmeyen çığlıklarını dinlerim dakikalarca. Eminönü kalabalığına karışır, Yeni Camii avlusundaki güvercinlerle selamlaşırım. Bazen tramvayla bazen yürüyerek tarihin içinden geçerken sırasıyla göz kırpar: Sirkeci, Gülhane, Sultanahmet, Çemberlitaş ve Beyazıt nihayet. Şayet okul zamanıysa üniversite öğrencileriyle dolu sokakların arasından heyecanla, koşar adımlarla varırım Süleymaniye Camiine. Mimar Sinan’ın kalfalık eseri olarak isimlendirdiği, yapımından bu yana yüzü aşkın deprem yaşamış olmasına rağmen hiçbir şekilde zarar görmediği ulu mabette huzur-ı İlahiye varırım.
Ve şiirde anlatılan ne varsa gerçek olur:
“Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;/Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,/
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.”[1]
Melekler ile saf tutup dururken kıyama, ne bitmez tükenmez bir lezzet yayılır ruha. Zaman bereketlendikçe bereketlenir devasa mekânda. Nakışlarla süslü kubbenin altında küçücük bir nokta olurum, akla hayale gelen ne kadar dua varsa, sıralanır arş-ı alaya. Ardından kabulü için beklenilir umutla.
Heybemde umutlarım, çıkarım camiden. Geldiğim yollardan dönerken bir başka şair katılır şehrengizi keşfime:
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı/Serin serin Kapalıçarşı/Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa/Güvercin dolu avlular/Çekiç sesleri geliyor doklardan./Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;/İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.”[2]
Şiire kaptırmışız… Derken kendimizi Galata kulesinden nefes kesen manzarayı izler bulmuşuz. Kentin büyüleyiciliği karşısında bir kez daha kendimizden geçerken başka mısralar yetişiyor hislerimize tercüman olmaya:
“Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;/Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar.”[3]
İstanbul, kendi kendini yenileyen, daima genç kalan, her okuyana ayrı bir tat veren, uçsuz bucaksız hayaller sunan ve yeri geldi mi boğazlayıp sıkan bir şiirdir adeta. Camileri, kuleleri, köprüleri, vapurları ve deniziyle dünyanın en mükemmel tablolarından biridir. Genç komutan Fatih Sultan bilmiyordu; kalbini yakıp kavuran şehrin milyonların gözünü kamaştırıp yüreklerine hasret katacağını. Bilseydi, devam eder miydi günlerce süren kuşatmalara, ısrarla, bilmem.
Güzide memleketimin maşuku pek çoktur; nefret edeni de keza.
Belki de sırrı buradadır, karşıt duyguları barındırmasında.
En önemlisi de yüzyıllara varan birikiminin yaşadığımız şu kertede en üst noktaya ulaşmasıdır. Zira ne Bizans zamanında ne de Fatih’in fethi henüz gerçekleşmişken bu şehri tanımak isterdim. Sebebi mi? Dantel gibi ince ince işlenmemiş, tepelerine mabetler dikilmemiş, yollar köprüler, hanlar saraylar inşa edilmemiştir bağrında. İstanbul, yalın bir güzelliğe sahiptir yalnızca.
Oysa bugün, geçmişten şimdiye taşıdıklarıyla İstanbul, İstanbul’dur.
İçindeyken dahi özlenilen bir yerdir; belki de Cennetten bir köşedir.


31/05/2012 Yeni Asya Gazetesi


[1] Süleymaniye’de Bayram Sabahı, Yahya Kemal Beyatlı
[2] İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı, Orhan Veli Kanık
[3] Canım İstanbul, Necip Fazıl Kısakürek

1 yorum:

Delibu! dedi ki...

Şehirler güzeli'nde bir gün buluşmak nasip olur inşAllah :)

Kalemine hep sağlık, yine sağlık.

Sevgiyle.

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar