23 Mayıs 2012 Çarşamba

Kitaplar söyleyin bana



Elden geçirilen kolilerin arasında tanıdık bir tebessüm. Sararmaya yüz tutmuş sayfalar, uzun bir hayat yaşadığını fısıldıyor. Kapakta Osmanlı gravürlerinden bir sahne var dönemi anlatan. Hemen üstünde iri puntolarla yazar ve kitabın ismi yer alıyor: Recaizade Mahmut Ekrem, “Araba Sevdası”. Çeviriyorum incitmekten korkarcasına sahifeleri. İlk yaprağa düşülen tarih 2004’ü gösteriyor.
Seneler evvel kendi kütüphanemi kurmak niyetiyle satın aldığım ilk kitap, beni bir anda lise yıllarıma götürüyor. Gezgin bir kitapçı, tezgâhını okul koridorunun soluk aydınlığına kurmuş. Cazibeli kapakları, hayal dünyamı kışkırtan isimleriyle göz kırpıyor her biri. Ya yazarları? Pek çoğu tanıdık. Kimisiyle gece yarılarına kadar oturup sohbet etmişiz, uykudan feragat ederek. Kimisiyle bir beden eğitimi dersinde tanışmışız; o anlatmış heyecanla, ben dinlemişim merakla. Sessiz Pazar günleri de dâhil bermutad akıp giden günleri yok etmişler içimde. Kâh Raskolnikov kâh Jan Valjean ile evlatlığı Cosette aktarmışlar hayallerini, hislerini, hayatlarını bir merhalede. “Kaşağı” hikâyesiyle, yalanın mahiyetine dair derin düşüncelere dalmış, Ömer’in iftirasıyla eve hapsedilen Hasan’a ağlamışım günlerce. Parlak ışıkların altında çeşitli oyunların oynandığı, şatafatlı Rus balolarını anlatan Tolstoy’a eşlik etmiş, beraber izlerini sürmüşüz kahramanlarının.
Sayfalardan çıkıp geldikleri dünyamda her biri capcanlıydı. Birlikte yemek yer, uyur, ders çalışırdık. Ergenlik buhranlarıma onlar da kapılırdı. Yüzümde beliren yeni sivilceye söylenir dururduk saatlerce. Nereye gitsem peşimden ayrılmaz, daima zihnimde, yüreğimde, cümlelerimde yaşarlardı.
Hala öyle mi?
Şimdilerde gittikçe etkisini yitirse de bu kahramanların tesiri, bugün dahi unutmuş değilim hiçbirini. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda okuduğum kitapların muhteva ve kişileri havsalamda taptaze. Ayrı bir yeri, önemi var hepsinin.
Kütüphane kurmak hayaliyle çıktığım yolda durum nedir? Yer kıtlığından bir kısmı valizlerde, kolilerde geçici bir hayat sürerken bir kısmı da teyzemin, dedemin evinde istirahatta. Bir araya gelip raflarda inci gibi dizilecekleri günlerin hayaliyle avunadurayım öte yandan acayip bir soru aklımı kaşındırıyor yığılı onca kitabı gördükçe.
Öldüğüm vakit kitaplarıma ne olacak?
Sair zamanlarda dünyaya bağlanmadığımı iddia ettiğim sözlerim geliyor aklıma. Sahip olduğum en küçük eşyadan ayrılık dahi kara kara düşündürüyor beni. Hayat ilerledikçe, demir attıkça ömrümün asude baharlarına, sert ayazlarına nasıl ayrılacağım sahip olduklarımdan ve bu diyarlardan?
Kitaplar, söyleyin bana!
Kitaplar suskun ve kırgın. Başları önde, endişeyle beklemede.
Şair sesleniyor ötelerden sualime:
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne./O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin./
Demeyeceksin işte./Yaşarsın çünkü./…./Çok sevmezsen, çok acımazsın./Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem./Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…/Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin./Senin değillermiş gibi davranacaksın./Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.”*
Madem hakikat budur ey şair, o halde birlikte zikre duralım:
“Ey Baki olan Allah, ancak Sensin Baki.”

*Can Yücel, Bağlanmayacaksın.

23.05.2012 Yeni Asya gazetesi

1 yorum:

kedicik dedi ki...

Kaşağı'yı hatırlattı bu yazı bana. Sahi ne üzülmüştüm.

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...