28 Mayıs 2012 Pazartesi

ceplerimde kül var, bir yangından arta kalan

ders çalışırken böyle müzikler dinleyesi de gelirmiş insanın: 

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Kitaplar söyleyin bana



Elden geçirilen kolilerin arasında tanıdık bir tebessüm. Sararmaya yüz tutmuş sayfalar, uzun bir hayat yaşadığını fısıldıyor. Kapakta Osmanlı gravürlerinden bir sahne var dönemi anlatan. Hemen üstünde iri puntolarla yazar ve kitabın ismi yer alıyor: Recaizade Mahmut Ekrem, “Araba Sevdası”. Çeviriyorum incitmekten korkarcasına sahifeleri. İlk yaprağa düşülen tarih 2004’ü gösteriyor.
Seneler evvel kendi kütüphanemi kurmak niyetiyle satın aldığım ilk kitap, beni bir anda lise yıllarıma götürüyor. Gezgin bir kitapçı, tezgâhını okul koridorunun soluk aydınlığına kurmuş. Cazibeli kapakları, hayal dünyamı kışkırtan isimleriyle göz kırpıyor her biri. Ya yazarları? Pek çoğu tanıdık. Kimisiyle gece yarılarına kadar oturup sohbet etmişiz, uykudan feragat ederek. Kimisiyle bir beden eğitimi dersinde tanışmışız; o anlatmış heyecanla, ben dinlemişim merakla. Sessiz Pazar günleri de dâhil bermutad akıp giden günleri yok etmişler içimde. Kâh Raskolnikov kâh Jan Valjean ile evlatlığı Cosette aktarmışlar hayallerini, hislerini, hayatlarını bir merhalede. “Kaşağı” hikâyesiyle, yalanın mahiyetine dair derin düşüncelere dalmış, Ömer’in iftirasıyla eve hapsedilen Hasan’a ağlamışım günlerce. Parlak ışıkların altında çeşitli oyunların oynandığı, şatafatlı Rus balolarını anlatan Tolstoy’a eşlik etmiş, beraber izlerini sürmüşüz kahramanlarının.
Sayfalardan çıkıp geldikleri dünyamda her biri capcanlıydı. Birlikte yemek yer, uyur, ders çalışırdık. Ergenlik buhranlarıma onlar da kapılırdı. Yüzümde beliren yeni sivilceye söylenir dururduk saatlerce. Nereye gitsem peşimden ayrılmaz, daima zihnimde, yüreğimde, cümlelerimde yaşarlardı.
Hala öyle mi?
Şimdilerde gittikçe etkisini yitirse de bu kahramanların tesiri, bugün dahi unutmuş değilim hiçbirini. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda okuduğum kitapların muhteva ve kişileri havsalamda taptaze. Ayrı bir yeri, önemi var hepsinin.
Kütüphane kurmak hayaliyle çıktığım yolda durum nedir? Yer kıtlığından bir kısmı valizlerde, kolilerde geçici bir hayat sürerken bir kısmı da teyzemin, dedemin evinde istirahatta. Bir araya gelip raflarda inci gibi dizilecekleri günlerin hayaliyle avunadurayım öte yandan acayip bir soru aklımı kaşındırıyor yığılı onca kitabı gördükçe.
Öldüğüm vakit kitaplarıma ne olacak?
Sair zamanlarda dünyaya bağlanmadığımı iddia ettiğim sözlerim geliyor aklıma. Sahip olduğum en küçük eşyadan ayrılık dahi kara kara düşündürüyor beni. Hayat ilerledikçe, demir attıkça ömrümün asude baharlarına, sert ayazlarına nasıl ayrılacağım sahip olduklarımdan ve bu diyarlardan?
Kitaplar, söyleyin bana!
Kitaplar suskun ve kırgın. Başları önde, endişeyle beklemede.
Şair sesleniyor ötelerden sualime:
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne./O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin./
Demeyeceksin işte./Yaşarsın çünkü./…./Çok sevmezsen, çok acımazsın./Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem./Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…/Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin./Senin değillermiş gibi davranacaksın./Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.”*
Madem hakikat budur ey şair, o halde birlikte zikre duralım:
“Ey Baki olan Allah, ancak Sensin Baki.”

*Can Yücel, Bağlanmayacaksın.

23.05.2012 Yeni Asya gazetesi

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Haftanın müziği: Eşref vakti - Tekirdağ'ın üzümü

dinledikçe keyfim yerine geliyor arkadaş:))

Futbol masum bir oyun mu?


“Sence akşamki maçı kim alır Saliha?” 
“Maç mı var?” dedim şaşkınlıkla. 
“Yer gök inliyor, haberin yok mu?”
Yoktu. Kendi gündemime gömülmüştüm. Bir an evvel bitirilmeyi bekleyen tezim, artık tamamla beni, diyordu. Hz. Fatıma’yı anlatmak üzere başladığım kitap çalışması, kelimelerle hayat bulup, okuyuculara ulaşmak için sabırsızlanıyordu. Az çok günlük telâşelerim de vardı. Bir tek, nefes almak umuduyla başladığım fotoğrafçılık dersleri insanlarla olan irtibatımı sağlıyordu.
“Bir yazarın her şeyden haberi olmalı” dedi arkadaşım bilmiş bir edayla. O da bir yazardı ve toplumun nabzını tutmak için gözünü dört açmış etrafını izliyor, inceliyor dahası kurcalıyordu.
*
Sahi, her şeyden haberdar olmalı mıyız? Gerekli gereksiz demeden, hiçbir bilgiyi ayırt etmeden, zihne vakumlamalı mıyız bir çırpıda? 
Önemli olan bir konuda uzman sahibi olmak değil, her konuda söyleyecek birkaç kelâma sahip olabilmek midir?
Aslında ilim anlayışımız basitleşip yüzeyselleşirken, çok şey bildiğimiz sanrısına kapılmıyor muyuz?
*
Biz sohbetimize devam ederken ülkenin adeta ikiye böldüğü maç ile ortalık iyiden iyiye kızıştı. Nihayet maç sona erdiğinde, küçük büyük pek çok kimse tarafgirliğin verdiği coşkuyla saatlerce söz düellosunun tehlikeli kıyılarında dolaştı durdu. Duygularının esiri olan bazı fanatikler ise işi şiddete götürecek kadar asabileşti. Ortaya üçüncü sayfa haberleri için çokça malzeme döküldü.
Sadece bir “oyundu” oysa. Kitleleri peşinden sürükleyen, insanların gündemini meşgul eden, bireye asıl vazifesini unutturan bir oyun. 
Şu kısacık ömrümüzün ortasına bomba gibi düşen futbol, bütün lüzumlu işlerimizden alıkoydu bizi. Kendimize, kalbimize, bedenimize, ailemize, mahallemize karşı var olan görevlerimizin önüne geçti küstahça. Dost sohbetlerinin yönünü kendisine çevirdi, ilgilerimizi alt üst etti. Tuhaf olansa meraklılarına elle tutulur gözle görülür hiçbir fayda, menfaat, kazanç vaat etmediği halde milyarlarca insanı hâkimiyeti altına alabiliyor olmasıdır. 
Heyhat! Masum değil “futbol”. Bir “oyun” olmaktan çıkalı çok olmuş.

16/05/2012 Yeni Asya gazetesi

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Altı çizili satırlar



Okuduğumuz kitaplarda öylesi cümlelerle karşılaşırız ki bazen.
Sanki bizi anlatıyordur.
Zihnimizde dönüp duran kelimeleri, cümleleri bir araya getirmiş ve hislerimize Tercüman olmuştur.
O nedenle çok severiz o kitapları.
Saklamak isteriz ömür boyu.
Hatta yanımızda cennete de taşımak.
*
İşte altı çizili o satırlardan bazıları:
*

Onun yüzü, bakışları, elleri, hüznü, sevinci, hayatınıza girdiği ilk andan itibaren yaşanılan her ne varsa alıp gitmiştir sevgili.
Bir sevgili gittiğinde ona baktığınız gözlerinizi de alıp gitmiştir.
Bir sevgili gittiğinde altında onunla dolaştığınız gökyüzünü de alıp gitmiştir.
Bir kuş, bir sevgili…
İnsan kaybettikleriyle insandır. (Ve sen kuş olur gidersin, Tarık tufan).
*
Zaman diyorum, biraz daha zaman. Dilimin ucundaki kelimeler bu kış da donmazsa bir dahaki yıl uçmayı öğrenecekler. Biraz zaman diyorum. Kalbimin bir yanı sıcak kalabilirse bu kış bir delilik daha yapacağım. (Kraliçenin pireleri,Tarık Tufan).
*
Yaz: hayatı, yüreğimizde bir ağrı gibi taşımak zorunda değiliz. Yaz da, iyi bir insan olmanın yetmediğini anlat herkese. Birbirimize karşı iyi olamadıktan sonra, yürekte uyuyan iyiliğin beş para etmediğini herkes bilmeli. Yaz: bugün herkes yeterince incitilmiştir artık. (Kağıt gemiler, Ayşegül Çelik).
*
İnsanın başına gelenler, gelebilecek olanlar yazılmaya değmez, çünkü üç aşağı beş yukarı aynıdırlar aslında, dedi ders verir gibi bir tonda. Bunlarla bir öykü yada roman yazamazsın. İçinde yaşadığımız bu yabanıl dünyayı yorumlama çabası olmalıdır yazmak eyleminin asıl amacı. Yazmak bütün karmaşıklığı ve zalimliğiyle yaşamın ta kendisini anlatabilirsin anlamı taşır. (Yeşil, İnci Aral).
*
Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Istıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek (Hikayeler, Ahmet Hamdi Tanpınar).







2 Mayıs 2012 Çarşamba

Bir şey eksik ama ne?



Okuduğumuz her kitap, belli bir amaç ve düşünce ile kaleme alınmıştır. İdeolojik, dinî, felsefî, tarihî ve benzeri alanlarda yazılan kitaplar doğrudan doğruya fikir beyan ederken, edebi eserler olaylar, kişiler üzerinden ana fikri vermeye çalışır.

Okuyucunun kavrama, karşılaştırma ve yorumlama kabiliyeti ne kadar güçlüyse aktarılanların doğruluğu ve yanlışlığını o kadar iyi belirler. Bu da okuma yelpazesini geniş tutmakla olur.

Çeşitli türlerden yapılan okumalar zihin egzersizinin yanı sıra tecrübenin bilgi boyutunu oluşturduğu için de önemli.

Geçenlerde elimde farklı yazarlara ait iki kitap vardı. İlki televizyon ekranlarından tanıdığımız, evlendirme programı sunucunu Esra Erol’un “Kara Duvak” ismini taşıyan kitabı. Diğeri de psikolog Leyla Navaro’nun “İki Boy Ufak Pabuç”u.

“Kara Duvak” kötü evlilikler sonucu mutsuz hayatlar yaşayan kadınların hikâyesini anlatıyor. Gerçek hayattan beslenen bu hikâyelerin kahramanları dayak yiyen, aldatılan, ezilen zayıf kimseler. Pek çoğunun başından bir yığın talihsiz olay geçiyor. Öyle ki okudukça içiniz sıkılıyor, ruhunuz daralıyor. Yaşanılanların gerçek olduğuna inanmak istemiyorsunuz.
Yazara göre kadınlar eğitim almadığı, meslek sahibi olamadığı, maddi bağımsızlıklarını elde edemediği için kocaları tarafından hor görülüyor, zulme uğruyor. Kitabın çizdiği genel çerçeve bu minvalde.  

Ancak Navaro’nun kitabında ele alınan örnekler bambaşka gerekçeler sunuyor bize. İlk etapta fark ediyoruz ki aynı sorunları, sıkıntıları yaşayan kadınlar bu sefer eğitimli, ayakları yere sağlam basan, zahiren dik duruşlu olarak karşımıza çıkıyor.

Psikolog Navaro’ya göre asıl problem, kişinin kendine olan saygısını, öz güvenini kaybetmesi. Kendinden vazgeçen birey başkalarının istekleri doğrultusunda bir hayat sürerken farkında yahut olmayarak “kurban” rolünü benimsiyor.

İki kitabı mukayese ettiğimiz vakit sorunun eğitimli olup olmama meselesi olduğunu anlıyoruz. Aslında kadının yaşadığı problemler, daha farklı nedenlerden kaynaklanıyor. Bunlardan birincisi eğitimin salt üniversite okumak, meslek sahibi olarak algılanması yatıyor. Biz hep popülist bir yaklaşımla olayın kariyer/maaş yönüne odaklanıyoruz. (Bu hem kadın hem erkek için geçerli.) Paran varsa mutlusundur, güçlüsündür. Paran yoksa….

İkinci ise manevi eğitim eksikliğinin dünya hayatını zir ü zeber ettiğini/edeceğini düşünmememizdir. Dilimizde, bir şey eksik ama ne, sorusuyla gezinip duruyoruz daima. İyi bir kul, iyi bir insan, iyi bir eş olmanın sırrını maddiyatla ölçmeye devam ediyoruz inatla.

Bu yüzden sorunların sebebini hep başka yerlerde arıyor, beyhude yoruluyoruz.

Daha epey nedenler var, lakin yerimiz dar. Gerisi sizin gözlem ve tecrübelerinize kalmış.

02.04.2012 Yeni Asya gazetesi

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...