14 Mart 2012 Çarşamba

Yazar nasıl olunur abla?



On iki yahut on üç yaşında olmalı. Nazik, körpecik bir kız çocuğu. Meraklı bakışlarını uzun müddet üzerimde gezdiriyor. Nasıl da ürkek bir serçe kuşuna benziyor. Annesinden aldığı güç ile nihayet çekingenliğini yenerek yanıma yaklaşıyor ve günün en güzel sorusunu soruyor: 
“Yazar nasıl olunur abla?” 
Heyecanla başlıyorum anlatmaya. 
 
*
Kelime dokumacılığından ayrılıp, sayfaların arasından sıyrılıp okuyucuların dünyasına karıştığımız imza günleri nimetlerden bir nimet. Ben de bu nimetten nasiplenmek üzere geçen Cumartesi günü Bursa Kitap Fuarındaydım.
Pek çok ilginç, hoş, lâtif güzellikler yaşanıyor böylesi günlerde. Hem yazar hem okur için. Bugün dahi havsalamda fuarlarda tanıştığım yazarlarla yaptığım sohbetler özenle saklı durur. Zira benim için o vakitler en kıymetli hazinelerden biridir.
*
Gelelim küçük kızın sorusuna. Buna yazarların çoğu farklı cevaplar vermiştir. Ancak hepsinin mutabık oldukları bir başlangıç cevabı vardır: Çokça okumak, durmaksızın yazmak.
Melih Arat, bir köşe yazısında bu konu hakkında tecrübelerinden yola çıkarak bakın ne anlatır: “Yazarlığa giden birinci yol sanırım, çöp kutusunu kullanmaktan geçer. İlk yazılarımı ortalama altı defa yazdım. Yazdım, birilerine okuttum; eleştirileri—okur geribildirimini—aldım yeniden, yeniden yazdım. Hatta yirmi defa yazdığım bir yazı bile oldu. İyi bir yazar bence altı ayda bir dilbilgisi kitabını gözden geçirmeli. İmlâ kılavuzunu yanından ayırmamalı. Her yazısını da yazdıktan sonra en az bir defa okumalı.” 
Elif Şafak ise yazarlık sürecinin kişiden kişiye değiştiği düşüncesindedir: “Her insanın hayatı ve kişiliği, mayası ve kimyası nasıl farklıysa, yazı serüveni de farklıdır. Herkese uyan evrensel bir reçete yok. Kimi kırkından sonra yazmaya başlar, kimi en güzel eserlerini gençliğinde verir. Kimi bir kitabı beş senede tamamlar, kimi beş ayda. Hiçbir yol, bir diğerine üstün değildir. Aslolan, ortaya çıkan eserin derinliği ve kalitesidir.” 
Peyami Safa, soruyu biraz daha özelleştirerek, iyi bir roman yahut öykü yazarı olmanın ilkesini, insan ruhunun karanlık taraflarına dalabilecek tahliller yapmak olarak belirler. Yazarın anlattığı öykü/roman hayatın kronolojik değil psikolojik yapısına tabi olmalıdır, der. 
Reşat Nuri Güntekin de bir röportajında ilginç yazarlık tüyoları verir. Bazen bir olayın bazen bir insan tipinin dikkatini çekerek zihninin bir köşesine yerleşiverdiğini söyler. Ardından konunun ne olacağı fikri doğar dimağında, o da zihnin bir başka köşesine yerleşir. Devamını yazardan dinleyelim:
“Hiçbir zaman hemen derhal bu mevzunun planını yapıp da yazmaya başladığım vaki değildir. Bulduğum mevzuu zihnimde bir köşeye atarım. Onun francala hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok senelerin geçtiği de vakidir. Bu müddet zarfında mevzua bazı ilâveler yaparım. Bazı kısımlarını tayyederim, atarım, çıkarırım. Vak'aları rötuş ederim. Tipleri develope ederim (geliştiririm). Yazma işine başladığım zaman da çok muntazam çalışırım. Romanın sonunu nasıl bitireceğimi tayin etmeden yazıya başlamam. Evvela umumî bir şema yaparım. Fakat eser henüz definitif (kesin, belirli) olmamıştır. Ortada şahıslar vardır, vak'alar vardır, eserin ana hatları vardır. Fakat yazmaya başladıktan sonra şahıslar ekseriyetle hüviyetlerini değiştirirler, evvelce hiç düşünmediğim vak’alar, yeni şahıslar gelir.” 
Yüzlerce yazar ne söylerse söylesin, nasıl yazarsa yazsın; asıl sır yazmaya niyet edenin kalbinde, zihninde ve kaleminde saklıdır.

14.02.2012 Yeni Asya Gazetesi

Hiç yorum yok:

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar