21 Mart 2012 Çarşamba

Hedef sapması


Doğan güneş ile her sabah gündeme dair haberleri okuyor, işitiyoruz. Aktarılan haberler ise toplumca yakalandığımız hastalığın adını fısıldıyor lisan-ı haliyle: Hedeften sapma.
Psikologlar, sosyologlar, eğitimciler medya dili üzerinden toplumu en doğal haliyle fotoğraflayabiliyorlar. Eğer nesnel ve dikkatli bir bakış açısı geliştirirsek biz de onların gördüğünü görebiliriz.
Birkaç haber üzerinden konuşalım hedef sapmasının fotoğrafını.
İlk haber dünyayı bir köy haline getiren teknolojik nimetler cep telefonu ve bilgisayarın nefsimizi, aklımızı yılan misali nasıl da sarıp sarmaladığı, adeta bizi meşgule aldığıyla ilgili. Redshift Research adlı bağımsız araştırma kuruluşuna yaptırılan Mobil Etiket Araştırmasına göre Türkler’in yüzde 31'i sabah daha yataktan çıkmadan, yüzde 27'si kahvaltı sırasında, yüzde 25'i ise işe gittikten sonra cep telefonunu ya da dizüstü bilgisayarını kontrol ettiğini söylüyor.
Başka bir haber ilköğretim öğrencisi 4 küçük çocuk ile ilgili. PKK'nın dağ kadrosuna katılmak üzere İstanbul'dan dağa gönderilmeye çalışılan çocuklar Şanlıurfa'da yakalanıyor.
Diğeri de Nevruz kutlamalarıyla şiddetin bir anda ortalığı kasıp kavurması, masum pek çok canın zarar görmesine dair.
Haberleri çoğaltmak mümkün. Ancak bu kadar örnek derdimizi anlatmaya yeter de artar bile.
Haberin kaynağını oluşturan aktörler, asıl amaçlarını unutmuş/kaybetmiş/öğrenememiş insan tipolojisine birer örnek.
Ve internet, şiddet, ideolojiler vb. adeta birer uyuşturucu mahiyetinde.
Davasından bîhaber kalan insanoğlu adaleti başka fikirlerde arıyor. Kendini tatmin edemeyen insanoğlu sıkılan ruhunu ekranların arkasında oyalıyor. Başıboşluğa kapılan insanoğlu sarhoşlar gibi yalpalıyor.
Yaratıcısından uzaklaşmanın verdiği ıstıraptır bu; bilmiyoruz.
Marifetullah eksikliğindendir cahilliğimiz; önemsemiyoruz.
Kalbimizde Allah’tan gayrısına yer verdiğimiz içindir onca eza, cefa; farkında değiliz.
Yalancı baharlara aldanıyor, bambaşka amaçlar uğrunda kâh ağlıyor kâh eğleşiyoruz. Bu yüzden çok üşüyoruz.

21.Mart.2012 Yeni Asya Gazetesi

14 Mart 2012 Çarşamba

Yazar nasıl olunur abla?



On iki yahut on üç yaşında olmalı. Nazik, körpecik bir kız çocuğu. Meraklı bakışlarını uzun müddet üzerimde gezdiriyor. Nasıl da ürkek bir serçe kuşuna benziyor. Annesinden aldığı güç ile nihayet çekingenliğini yenerek yanıma yaklaşıyor ve günün en güzel sorusunu soruyor: 
“Yazar nasıl olunur abla?” 
Heyecanla başlıyorum anlatmaya. 
 
*
Kelime dokumacılığından ayrılıp, sayfaların arasından sıyrılıp okuyucuların dünyasına karıştığımız imza günleri nimetlerden bir nimet. Ben de bu nimetten nasiplenmek üzere geçen Cumartesi günü Bursa Kitap Fuarındaydım.
Pek çok ilginç, hoş, lâtif güzellikler yaşanıyor böylesi günlerde. Hem yazar hem okur için. Bugün dahi havsalamda fuarlarda tanıştığım yazarlarla yaptığım sohbetler özenle saklı durur. Zira benim için o vakitler en kıymetli hazinelerden biridir.
*
Gelelim küçük kızın sorusuna. Buna yazarların çoğu farklı cevaplar vermiştir. Ancak hepsinin mutabık oldukları bir başlangıç cevabı vardır: Çokça okumak, durmaksızın yazmak.
Melih Arat, bir köşe yazısında bu konu hakkında tecrübelerinden yola çıkarak bakın ne anlatır: “Yazarlığa giden birinci yol sanırım, çöp kutusunu kullanmaktan geçer. İlk yazılarımı ortalama altı defa yazdım. Yazdım, birilerine okuttum; eleştirileri—okur geribildirimini—aldım yeniden, yeniden yazdım. Hatta yirmi defa yazdığım bir yazı bile oldu. İyi bir yazar bence altı ayda bir dilbilgisi kitabını gözden geçirmeli. İmlâ kılavuzunu yanından ayırmamalı. Her yazısını da yazdıktan sonra en az bir defa okumalı.” 
Elif Şafak ise yazarlık sürecinin kişiden kişiye değiştiği düşüncesindedir: “Her insanın hayatı ve kişiliği, mayası ve kimyası nasıl farklıysa, yazı serüveni de farklıdır. Herkese uyan evrensel bir reçete yok. Kimi kırkından sonra yazmaya başlar, kimi en güzel eserlerini gençliğinde verir. Kimi bir kitabı beş senede tamamlar, kimi beş ayda. Hiçbir yol, bir diğerine üstün değildir. Aslolan, ortaya çıkan eserin derinliği ve kalitesidir.” 
Peyami Safa, soruyu biraz daha özelleştirerek, iyi bir roman yahut öykü yazarı olmanın ilkesini, insan ruhunun karanlık taraflarına dalabilecek tahliller yapmak olarak belirler. Yazarın anlattığı öykü/roman hayatın kronolojik değil psikolojik yapısına tabi olmalıdır, der. 
Reşat Nuri Güntekin de bir röportajında ilginç yazarlık tüyoları verir. Bazen bir olayın bazen bir insan tipinin dikkatini çekerek zihninin bir köşesine yerleşiverdiğini söyler. Ardından konunun ne olacağı fikri doğar dimağında, o da zihnin bir başka köşesine yerleşir. Devamını yazardan dinleyelim:
“Hiçbir zaman hemen derhal bu mevzunun planını yapıp da yazmaya başladığım vaki değildir. Bulduğum mevzuu zihnimde bir köşeye atarım. Onun francala hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok senelerin geçtiği de vakidir. Bu müddet zarfında mevzua bazı ilâveler yaparım. Bazı kısımlarını tayyederim, atarım, çıkarırım. Vak'aları rötuş ederim. Tipleri develope ederim (geliştiririm). Yazma işine başladığım zaman da çok muntazam çalışırım. Romanın sonunu nasıl bitireceğimi tayin etmeden yazıya başlamam. Evvela umumî bir şema yaparım. Fakat eser henüz definitif (kesin, belirli) olmamıştır. Ortada şahıslar vardır, vak'alar vardır, eserin ana hatları vardır. Fakat yazmaya başladıktan sonra şahıslar ekseriyetle hüviyetlerini değiştirirler, evvelce hiç düşünmediğim vak’alar, yeni şahıslar gelir.” 
Yüzlerce yazar ne söylerse söylesin, nasıl yazarsa yazsın; asıl sır yazmaya niyet edenin kalbinde, zihninde ve kaleminde saklıdır.

14.02.2012 Yeni Asya Gazetesi

10 Mart 2012 Cumartesi

bir imza gününün ardından



bir imza günün ardından: 
*bursalılara kocaman bir alkış, fuarın ilk günü olmasına rağmen kitaba ilgi muazzamdı. 
*günün en güzel sorusu "nasıl yazar olunur abla?" diyen küçük kızdandı. 
*günün en merak edileni namaz için ayrıldığım stand yerine birilerinin gelip beni sormasıydı; hep merak edilen olarak kalacaklar. 
*günün en güzel yorgunluğu ismimi bir süre sonra kargacık burgacık yazmamdı. *günün en hoş jesti 12-14 yaşlarındaki bir kız topluluğunun kitabımı aldıktan sonra sadece beni fotoğraflamalarıydı:)

9 Mart 2012 Cuma

Tüyap Bursa İmza Günüm



Merhabalar,
10. Mart.2012 benim 3. imza günüm.
yani yarın.
14:00 ila 16:00 sularında Yeni Asya Neşriyat standında kitaplarımı imzalayacağım inşallah.
hem de okuyucular ile tanışıp, sohbet etme imkanımız olacak.
müsait olanları bekliyoruz.


Yeni Asya Neşriyat 4. salon 103 A standında.


bu kızın hangi kitapları varmış diye merak ediyorsanız eğer önce buraya sonra da buraya tıklayın efendim.


selametle...

7 Mart 2012 Çarşamba

Kadınlar günümüz kutlu olsun



Dünden bugüne insanlık tarihi kadını hep farklı bir konumda değerlendirmiştir. Meselâ eski Hint geleneğinde kadın kayıtsız şartsız erkeğine itaat ve hizmet ile yükümlüydü. Kocası ölen kadının yaşama hakkı yok sayılır, kocasıyla beraber yakılır, külleri Ganj Nehrine savrulurdu. 
Eski Çin ve Japon geleneğinde, erkek tarafından ıslâh edilmesi gerekli bir varlık olarak görülürdü kadın. Tabiî ki bu iş için onların nezdinde en kolay, en etkili vasıta da dayaktı. 
Kadın, eski Yunan ve Roma geleneğinde ise satın alınan bir eşya hüviyetindedir. Aynı zamanda cinselliğin sembolüydü. 
 
Cahiliye devrinde ise bir utanç vesilesidir. Bir babaya kız çocuğu olduğu haberi geldiğinde babanın yüzü simsiyah kesilir, ortamı da uzun ve gergin sessizlikler kaplardı. Bugün dahi kalabalık ortamlarda ansızın derin bir sessizlik yaşandığında “kız çocuğu doğdu” denmesinin aslı budur. Ve bu masum, günahsız kız çocukları belli bir yaşa geldikten sonra diri diri gömülürdü toprağa. Bir erkek dilediği sayıda kadınla evlilik yapabilir, canı istediğinde de onları boşardı. Boşanan yahut kocası ölen kadın Arap geleneklerine göre asla babasının evine geri dönemezdi; ya yeniden evlenir ya da fuhşa sürüklenirdi.
Özgürlük ve adalet kavramlarının hukukî zemin ile profesyonelleştirildiği günümüzde kadına yapılan muamele nitelik değiştirmiş midir?
Ne yazık ki hayır!
Hak yemeyelim. İslâm'ın gelişiyle kadına hakikî mevkisi iade edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de bizzat “kadın” ismini taşıyan bir sîre vardır: Nisa. Bu sûrede kadın haklarından, onun sosyal ve hukukî konumundan bahsedilmektedir. Yine Resulullah’ın (asm) bir şefkat kahramanı olan kadınlara nasıl davranılması gerektiğine dair onlarca tavsiyesi vardır:
“Mü’minlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır.”
“Hanımına güler yüzle bakan erkeğin defterine, bir köle azat etmiş sevabı yazılır.”
“Kim kız çocuğunu güzelce terbiye edip, Allahü Teâlâ'nın verdiği nimetlerle bolluk içinde yedirir giydirirse, o kız çocuğu onun için bir bereket olur, Cehennemden kurtulup kolayca Cennete girmesine vesile olur.”
Bunca nasihat, uyarı ve emirlere rağmen aradan geçen zamanla birlikte, dinin değil, nefsî istek ve davranışların şekillendirdiği bir tutum söz konusudur hâlihazırda kadına uygulanan. 
Bugün şiddetin, nefretin ve ayrımcılığın başrolünde yine “kadınlar” var.
Geleneksel aile normlarına hapsedilmiş kadınlar…
Kocaları tarafından fiziksel, duygusal şiddet gören kadınlar…
Mekân, zaman fark etmeksizin cinsel saldırıya maruz kalan kadınlar…
Dinî inançlarından dolayı hakları gasp edilen kadınlar…
İkna odalarında, üniversite kapılarında bekletilen kadınlar…
Kamusal alanın kendisine haram kılındığı kadınlar…
Özgürlük kisvesi altında cinsel meta haline getirilen kadınlar…
Yarın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.
Birileri hâlâ “haddimizi bildiriyorsa” bize; gazetelerin 3. sayfa haberlerinin başrolündeysek eğer; diziler, filmler şiddet hikâyeleriyle “kurban”lığımızı meşrûlaştırıyorsa, dayak yemek rızıklardan bir rızıksa; “elimizin hamuruyla karışmamamız” söyleniyorsa, “saçı uzun aklı kısa olmak” ile sürekli yaftalanıyorsak, görünmez “burkalara” hapsedilmişsek…
Kadınlar günümüz kutlu olsun!

7.Mart.2012 Yeni Asya Gazetesi

1 Mart 2012 Perşembe

Neden mutlu değiliz?



Zifirî karanlık bir kuyuya düşmüşsen Yusuf misali; korkuyorsan yalnızlıktan, soğuktan, açlıktan; ışığa susamışsan eğer ve yanıyorsan alev gibi…
Hatırla, neyi kaybettiğini? Mecnun’a özenip deli divane gezinirken dünya çölünde, düşürmüşsün o dört kelimeyi: Acz, fakr, şefkat, tefekkür.  

İnsanî ve ahlâkî ilişkilerin en güzelini, dört kelimeyi özümseyen “merhamet öğretisi” etrafında inceleyebiliriz. Nerede mi? Peygamberimizde (asm) ve onun nuruyla aydınlanan Asr-ı Saadet insanında. Bu, bize bir yandan insanî ve ahlâkî ilişkilerin İslâm ile hayat bulduğu takdirde mükemmel olacağını gösterir.


Başta Kur’ân-ı Kerim, daha sonra hadis kitapları, siyerler, siretler “iyi bir insan” ve “iyi bir kul” olmanın anahtarlarını saklar özünde. Verilen mesajlar “mutluluğu arayan” insanoğlunun ne yapması gerektiğini özetler adeta. Bazen bir söz, bazen bir olay, bazen tasdiki bir sessizlik… Ne olursa olsun hep bir cevap vardır aslında. Yeter ki doğru soruyu/ları sorabilelim.


Peki, doğru soru/lar ne olmalıdır?


Doğrusu bu soru kişilerin hayatı algılayışından ötürü çeşit çeşit… Kimi başarıyı, kimi kariyeri, kimi evliliği, kimisi de parayı ön plana alır. Azığında hırs yahut azim, durmaksızın çalışır. Zaman gelir, engellerle karşılaşır, ayağı takılır. Yeniden doğrulup öne atılır. Zaman geçer rüzgâr gibi, insanoğlu gittikçe oburlaşır. Mutsuz ve doyumsuz halde iki büklüm ilerler hedefine. Ama illa ki ileriye, hep ileriye.


Ne kadar da tanıdık değil mi? 


Ne o, arkanızı dönüp gidiyorsunuz… “Ben tanımam o anlattığını, bilmem etmem” diyorsunuz. Sahiden doğru mu söylüyorsunuz?


O halde niye bütün bu çabalamaya, çalışmaya rağmen, elde ettiğimiz onca zenginliklerimiz, sahip olduklarımız ile bizler “hüsran çağının insanları”yız?


Yokluğa, sıkıntıya, onca zorluğa rağmen onlar nasıl “mutluluk çağı”nın sakinleri olmuştu?


Belki bu örnek bize yardımcı olur:


Bir gün Rasulullah Hz. Fatıma ile Hz. Ali’yi evinde ziyaret eder. Görür ki karı koca bir yandan el değirmenleriyle un öğütüyor bir yandan sohbet ediyorlardır. Peygamberimiz (asm) sorar:


“Hanginiz daha fazla yoruldunuz?”


Naif kızının yorgun düştüğünü görmüştür, onun yerini alır ve Hz. Ali’ye yardım etmek üzere el değirmenini çevirmeye başlar.


Yine Hz. Ali’nin eşine yardım için evi süpürdüğü, odun taşıdığı kaynaklarda yer alır.


Masal değil bu anlattığım, romantik filmden bir kare hiç değil. Her yönüyle gerçek. Bizzat yaşanmış ve günümüze değin anlatılmış.


Hayatın her ânında beraber olan, aza kanaat eden bir çağın hükümranıydı onlar. Şartlar ne olursa olsun umudunu yitirmezdi hiçbiri. Zira tevekkülün ne anlama geldiğini çok iyi bilirlerdi. Ve yüreklerinde hiç eksik etmedikleri şefkat ve merhametle, Allah namına verir, Allah namına alır, her işe Allah namına başlar, her fiili Allah namına işlerlerdi.


Ya biz? Neden mutlu değiliz?



29.02.2012 Yeni Asya Gazetesi 

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...