25 Şubat 2012 Cumartesi

Kaşığın Ucundaki


“Aç canım ağzını, aaa de bakalım. Aferin. Şimdi bir de bundan yiyelim. Imm. Ne kadar lezzetli değil mi?”

Lokmaları ardı ardına kızımın ağzına verirken, şekilden şekle giriyorum. Belki dünyanın en komik insanı benim şu anda. İki yaşındaki bir çocuğun maskarası olsam da memnunum halimden. Tek kişilik dev kadroyum ve en kıymetli izleyicim gülücüklerini cömertçe dağıtan melek yüzlü kızım.
“Geliyor geliyoor, ham yapıyoor.”
Kıkırdıyor kaşığı yakalayınca küçük prenses. Başını ileri geri sallayarak anlaşılmaz kelimeler ile bir şeyler anlatıyor. Bilirim bu sözcüklerin anlamını. Çocuk dilinden taşan zafer naraları, sevinç nidaları… Hiç durur muyum! Avını başkasına kaptırmış avcı gibi üzülüyor, mahsustan ağlıyorum. Minicik elleriyle yüzümü okşayarak teselli ediyor beni. Bu fırsatı değerlendiriyor ve bol vitaminli sebze çorbasından bir kaşık daha içiriyorum. Sonra bir kaşık daha… Ah bu fırsatçılık!
Yemeğimizi oyalanarak yerken kapı komşum Naciye Hanım çıkıyor balkonuna. Elinde çeyizinden kaldığı belli olan tahta yemek tepsisi. Sertçe boşaltıyor tabakları masaya. Yine sinirli anlaşılan, yine kızgın. Allah vere bana çatmasa. Ağzımızın tadı kaçmasa şu güzel bahar akşamında. 
“Gel buraya. Buraya geri zekâlı buraya. Otur hadi.”
Tat mat kalmadı. Kalır mı hiç?
“Aç ağzını, aç dedim sana. Çabuk ye. Hadi ne duruyorsun? Bak hâlâ duruyor. Çıldıracağım senin yüzünden. Deli olacağım.”
Çaktırmadan kaşığın ucundaki alzheimerlı yaşlı kadına göz atıyorum. Anlamsız gözlerini kendisini aşağılayan kızına dikmiş öylece bakıyor. Hiçbir tanıdık emaresi bulamıyor. Ya kızı? İte kaka sandalyeye yerleştirdiği annesini görmüyor sanki. Duvara bakar gibi. Boşlukta karşılaşsa da gözleri, buluşamıyorlar bir türlü. 
Şimdinin ihtiyarı bir zamanların genç annesi çocuğuna benim gibi yemek yedirdiğini hatırlamıyor. Yavrusunun geceleri ağladığında, uykusunun en tatlı yerinden kalkıp şefkatle üstünü örttüğünü, o hastalanınca acizliklerinin farkına varıp çaresizce Rabbine yalvardığını, üniversiteyi kazanıp evden bavullarla ayrıldığında boğazına oturan yumrunun büyüklüğünü hatırlamıyor. Gelinliğiyle bir güvercin gibi evinden uğurlanan evlâdının yabancılarca incitileceğini düşünüp dertlendiğini, endişelendiğini hatırlamıyor. Tıpkı kızının da hatırlamadığı gibi...


25.Şubat.2012 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki Cumartesi Hikayeleri

22 Şubat 2012 Çarşamba

Yıldızları yok eden kim?




Her zamanki gibiydi yine.

Okuldan/işten çıkmış, eve dönüyordun. Akşamdı, yaşadığın şehre karanlıklar çökmüştü. Yıldızlar kandil misali süslüyordu semayı, ancak şehrin ışıklarıyla boğulan gözlerin bu gerçekten yoksundu. Sıkıştırıldığın cam kenarında hüzünle göğe çevirdin bakışlarını. Yıldızları görmek için sokak lambaları kıran adam geldi aklına. Kentin lambalarını taşlıyor, insanlığa yardım ettiğini söylüyordu. Fakat kimse onun iyi niyetini anlayamadı, kollarından çekip karakola götürdüler, delidir, diye. Aslında adam dünyanın en akıllı insanlarından biriydi, lakin bilemediler.

Her zamanki gibiydi yine.

Saatler süren yolculuktan sonra eve atmıştın kendini. Evdekilere selam verip doğru odana yönelmiştin. Kapıyı kapatıp, sırtını yaslamış, “öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan”* demiştin. Bir yandan kıyafetlerini değiştiriyor, öte yandan guruldayan karnını dinliyordun. Mutfağa girdiğinde ocaktaki yemeklerden canın çekmedi. Kırmızı ışığın lahuti aydınlığında peynir, zeytin ve sabahtan kalmış yarım tostunu yedin.

Her zamanki gibiydi yine.

Önce televizyona yöneldin. Akşam haberleri korku/gerilim romanlarının senaryolarını aratmayacak nitelikteydi. Kadına şiddet, zorunlu eğitim tartışmaları, İsrail’e kafa tutan İran, bol trajedili ölüm, kaza havadisleri. Sıkıldın. Bilgisayar başına geçtin. Facebook, twitter hesaplarını kontrol ettin; bir mesaj yahut “mention” gelmiş mi diye. Nelerden bahsetmişler merakıyla biraz bakındın. Bir iki ünlüye laf attın. İçlerinden birinin dikkatini çekmeyi başarınca keyfin yerine geldi. Günlük ego tatmin işlemi hakkıyla tamamlanmıştı.

Her zamanki gibiydi yine.

Yatağına girdiğinde vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Uzaklardan birkaç sarhoşun narası çalındı kulağına. Felak, nas ve yedi ayetel kürsiyi otomatikleşmiş bir hızda okuyup derin bir uykuya daldın.

Her zamanki gibiydi yine.

Sabah namazına uyanamamıştın. Korkuyla sıçradığın yatağında kim bilir alarmı kaçıncı kez öten cep telefonunu susturdun. Pür telaş yaptığın ayaküstü kahvaltının ardından okula/işe koştun. Not aldın/toplantıya girip çıktın, arkadaşlarınla muhabbet ettin, gündeme dair tartışmalara giriştin, dünyayı kurtaran sözler sarf ettin. Günü bitirdin.

Her zamanki gibiydi yine.

Okuldan/işten çıkmış, eve dönüyordun. Akşamdı, yaşadığın şehre karanlıklar çökmüştü. Durdun, düşünmeye başladın. Bir yanının hep eksik ve tedirgin kalmasının nedeni neydi aslında?
Ruhunu karanlıklar içinde bırakan, yıldızlarını yok eden kimdi?
Ya iman fenerin, hangi ara kırılmıştı da haberin yoktu?
Seni kuyuya itenler, gömleğini çekip yırtanlar, ateşe atanlar nereye kaybolmuşlardı?
Soruların cevabını bulduğunda hayatın “her zamanki gibi”den “farklı bir zaman”a geçecekti. Biliyordun.

*İsmet Özel.

22.02.2012 Yeni Asya Gazetesi

15 Şubat 2012 Çarşamba

Ortadoğu'ya Ağıt


Bir sabah henüz şafak sökerken sıkıntıyla uyanırsınız. Göğsünüzün sol köşesinde milim milim ilerleyen bir ağrı. Attığı her bir kulaç ile bedeninizi sinsice sararken varoluş sebebini düşünürsünüz. Bir ad koymaya çalışırsınız. Ardından geceleyin yatmadan evvel neler yediğinizi, hangi içecekleri su gibi tükettiğinizi, izlediğiniz filmleri, okuduğunuz kitapları hatıra getirirsiniz bir bir. Hayır, hayır, hiçbiri aradığınız cevap değildir.
***
Gündem birkaç gün evvel Suriye’de ölen masum insanların haberleriyle sarsılırken, şimdi sesler kesilmiş durumda. Tıpkı benzerlerinde olduğu gibi; Filistin, Mısır, Libya ve sair ülkelerde yaşanan silâhlı çatışmalar, ölüm raporları çoktan bir haber mahiyetini taşımaktan uzaklaştı bile. Her şey sessizce(!) yaşanıyor, olup bitiyor. Silâh sesleri önce gökyüzünü, sonra bedenleri delip geçiyor. Cenazeler hiç vakit kaybetmeksizin toprağa gömülüyor, gözyaşları daha kurumaya ramak kalmadan yeni bir kayıp haberiyle acılar tazeleniyor. 

Bizler bu esnada kalben ve zihnen yaşananlardan uzak kaldığımız için hayatı tüm dünyada normale dönmüş addediyor ve bir çırpıda kendi telaşelerimize, meşgalelerimize dönüyoruz.
Sonuç, yarım kalan eksik dualar ve bir türlü ayağa kalkamayan Müslümanlar…

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür, diye boşa dememişler. Görmeyince kanlı cesetleri unutuyoruz hemen, işitmeyince duymuyoruz acıyla inleyenleri. Bu yüzden hissedemiyor, anlayamıyor, algılayamıyoruz. 

Pavlov köpeğini bilirsiniz lisedeki psikoloji derslerinden. Köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Fakat köpek tepki vermez. Sonra et verilir. Köpeğin salyaları akar. Bu kez et ile birlikte zil çalınır. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin ağzının suyunun aktığı görülür. Şartlı ya da şartlandırılmış refleks denen olay da budur. İşte duygularımızın harekete geçebilmesi için bazı şartlara ihtiyacımız var. Mesela televizyonlarda bas bas bağırmalı spikerler, gazetelerde boy boy manşetler atılmalı, bültenler son dakika haberleriyle canlı yayın bağlantıları kurmalı, sosyal medya cemaati bir ağızdan tweet atmalı. Ta ki gözümüze sokuncaya kadar. 

Acılarımız bile şartlı. Keza buna bağlı olarak merhametimiz de öyle. 

Ne acıdır ki unuttuk; merhamet etmeyene, merhamet edilmezdi.

Belki de umursamadık.

Çünkü duyarsızlaşalı beri umursamanın ne menem bir şey olduğunu bilmiyoruz artık.

Ancak onca olumsuzluğa rağmen vicdanımızın sesini bastıramadık. Bir sabah bu yüzden uyandık, kalbimizde bir ağrıyla. Düşündük günler boyu. Masallardaki beyaz sakalları ayaklarına değen bilgelere sorduk bir cevap bulamayınca. Uzun kemikli parmaklarıyla haritada bir yeri gösterdiler. O vakit anladık ve sonunda adını koyduk: Ortadoğu’ya ağıt.

Hiç değilse dualarımızda olsun, unutmayalım onları.

15.02.2012 Yeni Asya Gazetesi

11 Şubat 2012 Cumartesi

Postal, okulu terk eder




Zil çalıyor.
Bütün kızlar en arka sıralara kaçışıyoruz. Annelerinin kanatları altına sığınan yavru kuşlar gibiyiz, ikili hatta üçlü oturuyoruz. Erkek arkadaşlar bir önceki ders en ön sıralara oturmak ve asla arkalarına dönmemek üzere sıkı sıkıya tembihliler. 
 
Hepimizin yüzünde gergin bir bekleyiş.
Öğretmen zili çalıyor.
Başıma peruğumu geçiriyorum. Ellerim titriyor. Öte yandan gülüşüyoruz kızlarla. Lâf atıyor, içimizden yükselen huzursuzluk korosunun seslerini bastırıyoruz.
“Çok komiksin Ayşe,”
“Sen daha komiksin kız,”
Keçeleşmiş kırmızı peruğumla çakma Barbie bebeklerine benzediğimi söylüyorlar. Tuhaf bir ucubeye döndüm desek daha doğru olur. Aldırmıyorum.
Hoca sınıfa giriyor. Deniz subayıymış. Üniforması tertemiz. Rütbesini bildiren amblemler pazılarında sıralı. Selâm veriyor tok sesiyle:
“Günaydın arkadaşlar. Nasılsınız?”
“Sağool!”
“Oturun,”
Aramızdan bazıları başını açtı. Can dostum, imamın kızı Seda sarı saçlarını saldı sırtına. Saçlar kızgın bir vahayı andırırcasına döküldü omuzlarına. Çöl yağmurları başladı, ne zaman biteceği belli olmayan. Seda’nın saçlarından uçuşan yağmur bulutları sınıfın içine dağılmaya başladı. Kızların ve benim gözlerim korkuyla geziniyor erkek arkadaşların sırtlarında… Ya içlerinden biri arkasına dönerse? Döner de başörtümüzü değil saçlarımızı, peruklarımızı görürse?
Yusuf, başını geriye çevirir gibi olunca yüreğimiz ağzımıza geliyor. Homurdanıyor birkaçımız kızgınlıkla. Meğer çocukcağız çantasından defterini çıkarıyormuş. Az sonra anlıyoruz.
45 dakikalık ders bitmek bilmiyor. Kafam kaşınıyor. Peruğun naylon telleri yüzüme, ağzıma geliyor. Ha bire arkaya savuruyorum, alttan başörtüm çıkıyor. Gülünç halim aklıma geldikçe sinirlerim bozuluyor.
Biter mi bu ders, bu lise 2 günleri, ergenlik krizlerim?
İlla ki… Bitmeli.
O günden sonra bu derse mümkün mertebede girmiyorum. Ya devamsızlık hakkımı kullanıyor ya da şehrin farklı yerlerindeki sağlık ocaklarını dolaşıp rapor alıyorum.
Sokakta ne zaman bir asker görsem, yolumu değiştiriyorum. Üniformalar, lise günlerimi çağrıştırıyor hep. Oysa hatırlamak bile istemiyorum. Lâkin gün geliyor, zihnime üşüşüyor yaşanılanlar. Her şeye bir televizyon haberi sebep oluyor. Spiker son dakika haberini veriyor heyecanla.
“1926 yılından bu yana liselerde verilen Millî Güvenlik Bilgisi dersi Bakanlar Kurulu Kararı ile kaldırıldı sevgili seyirciler. Öğrenciler …”
Saatli maarif takvimine bakıp bugünün tarihini not alıyorum: 25 Ocak 2012.
Benim yaşadıklarımı kimse yaşamayacak. Seviniyorum.

11.Şubat.2012 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki Cumartesi Hikayeleri

1 Şubat 2012 Çarşamba

Twitter facebook bahane, sohbet şahane



Rayihası odaya usulcacık salınan kestaneler ateşin hararetiyle çıtırdarken, sobanın etrafına halkalanmış aile lâtif bir sohbetin tam ortasındadır. Çocuklar pür dikkat evin büyüğünü dinlemede, anlatılanları tezgâhına incelikle dokuyan bir kilim ustası mahirliğinde zihinlerine nakşetmededir. Anne, biten çayları doldurur zaman zaman. Uzun kış geceleri memnundur halinden. Zira vakit bereketli, insanlar huzurludur.
*

Muhayyilemizde canlanan bu manzara ne yazık ki bugün bir masaldan başka bir şey değil. Artık sadece kitaplarda bir de büyüklerimizin hatıralarında saklı...
Günümüzde yemek masası haricinde bir araya gelebilen aileler var mı? Beraber ortak faaliyet gösteren? Meselâ anne, baba ve çocukların birlikte sinemaya, sahile, kütüphaneye gittiğine hiç şahit oldunuz mu?

Ben görmedim. (İstisnaları saymıyorum.) 

Peki ya arkadaş toplantıları? Okul/iş çıkışı buluşup hayata, kitaplara, okumaya, memleket meselelerine, imanî bahislere dair münâzaralar yapan gençler gördünüz mü?

Ben görmedim. 

Hep birlikteyiz, bir aradayız, fakat ruhen o kadar uzağız ki birbirimize. Kulağımız telefonda, gözümüz bilgisayar ekranında. Konuşmalarımız sun’î bir yapmacıklıkta! Kimse diğeriyle ilgilenmiyor gerçekten, derdini dert edinecek, neşesini yürekten paylaşacak kadar.

Samimî ve kesintisiz sohbet artık bir ütopya. Sürekli çalan cep telefonları, ardı arkası kesilmeyen facebook bildirimleri, durmadan değişen twitter gündemi dünyamızı alt üst etti. Haliyle muhabbetlerimiz de bu sosyal mecralardan besleniyor. Belki de köreliyor. Böylece sanal odaklı bir hayat anlayışı günbegün gelişiyor, hayatımızın neredeyse her noktasına sirayet ediyor.

Aynı masada olduğu halde uzun süre birbirinin yüzüne bakmayan/bakamayan, cam ekranlara gömülenler için yeni bir çözüm teklifi geldi Amerika’dan. Phone Stacking, yani telefon yığmak.

Gayet basit bir eylemmiş gibi geliyor kulağa. Yalnız iş, makineleri yığmakla bitmiyor. Bazı şartlar var ki asıl mücadele o lâhzada başlıyor. Buluşma sona eresiye kadar telefonu kontrol etmek, gelen aramaları cevaplamak yasak. Ola ki, dalgınlığınıza geldi ve ilk el atan siz oldunuz. O halde bütün hesabı ödemek zorundasınız. Eğer hiç kimse telefonuyla ilgilenmemişse herkes kendi hesabını kendi ödüyor.

Kolaymış gibi görünen bu yol nefsimizle hesaplaşma açısından önemli bir rol oynuyor. Sabrımızı, bağımlılığımızı ölçmek için küçük bir test olarak da görebiliriz. Fakat çıkan sonuç bizi rahatlatır mı, endişelendirir mi, işte orasını kestirmek zor.


01.02.2012 Yeni Asya Gazetesi

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...