18 Ocak 2012 Çarşamba

Kar yağıyor üstümüze, inceden


Akılları hayrette bırakan Yaratıcının eserlerine her dem şahit olsak da çoğu zaman olağan karşılıyoruz gördüklerimizi.

Güneş’in doğup batmasını, yıldızların kaymasını, mevsimlerin akmasını alışagelmiş bir umarsızlıkla izlerken, günler birbirinin aynısı, diyerek hayıflanıyoruz.
Oysa hiçbir an diğerinin benzeri değil. Birkaç dakika evvel hissettiğimiz duygular bile farklılık gösterirken, gün içinde sevinçlerden, kederlere dalgalı bir ummanda yol alırken, değişim gerçekleşmediği iddiasında bulunmak cahil cesareti ile eşdeğer. Bazı vakitler farkına varıyoruz yaşadığımız âlemdeki tahavvülatın. Hem de öyle bir farkına varış ki, çevremizdeki varlıkları da dâvet ediyoruz bu faaliyete. Onlar da görsün ve duygu paylaşımında bulunsun diye.
Bunun en güzel örneğini bugünlerde hepimiz yaşıyoruz aslında. Ülkenin neredeyse tamamını usulca kucaklayan kar, “Nerede o eski kışlar?” der demez çıkageldi. Selâm verdi, kibarca yerine geçti; dağların zirvelerine, derken eteklerine, evlerin çatılarına, ağaçların yapraklarına, dallarına ve yollara konuverdi. Geleceğini radyodan işitse de, insanlar, televizyondan öğrense de şaşırmışlardı. Zira bu yumak yumak toprağa düşen gerçek değil masal olmalıydı. Böylece herkes onu birbirine gösterme yarışına girdi.
Televizyondan başını kaldıran küçük kız çocuğu pencereden lapa lapa yağan karı görünce neşenin ve şaşkınlığın mezc olduğu bir his ile bağırdı:
“Hiii! Ne güzel!” Eteklerini savurarak evin içinde koşturmaya başladı. Kardeşlerine haber vermeliydi.
İki kadın pazar arabalarını çekiştire çekiştire giderken başörtülerine, kabanlarına kondu ak kristaller. Biri hemen fark etti, yanındakini dürtükledi. Öylece durup semaya baktılar. Başları üstünde kanat çırpan beyazlık sonsuzluğu çağrıştırıyor gibiydi.
Mobilya mağazasının önünde, bir çift hararetle tartışıyordu. Kız birden durdu. Sağ elini gökyüzüne uzattı. Avucuna konan kar tanelerini sevdiğine uzatırken kadife sesiyle şiir okumaya başladı:
“Kardır yağan üstümüze geceden / Yağmurlu, karanlık bir düşünceden / Ormanın uğultusuyla birlikte / Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte / Kar yağıyor üstümüze, inceden.” *
Perdeleri sımsıkı kapalı öğrenci evinde hummalı bir çalışma vardı. Malûm şimdi finaller vaktiydi ve kurtarılacak ders çoktu. Ancak not çıkarmak yerine bilgisayarda pinekleyen biri vardı. Akşamdan kalmış cipsleri açlığını bastırmak için yerken:
“Kar yağıyormuş,” dedi arkadaşlarına. “Twitter’a yazmış herkes.”
“Twitter’dan al haberi,” deyip gülüştüler, bir çocuk heyecanında önce pencereye ardından sokağa üşüştüler.
*
Kar denilince benim aklıma, annemin mutat aralıklar ile anlattığı “kar şerbeti”, bir de Orhan Pamuk’un “Kar” isimli romanı gelir. Hikâyesi Kars’ta geçen kitapta yazar öyle güzel betimlemeler, eğretilemeler yapar ki sanki kar bulunduğunuz odaya ve üzerinize yağıyordur. O kadar gerçekçidir.
“Kar şerbet”i ise hiç bilmediğim bir tat. Buna rağmen ortak hatıralara konuk olmuş bir tanıdık gibidir. Tarifini dinlerken bir devrin lezzetlerine, yemek kültürüne de şahit olur, tek katlı evlerin pencerelerinden tas tas kar doldurup, üstüne pekmez döken, doymak nedir bilmeden kaşık kaşık yiyen Anadolu insanını hayal ederim. Gizliden onlarla beraber tası kaşıklayan biri oluveririm.
*
Hatıralar hayaller bir yana, bu yağış çeşidi başlı başına bir mu’cizenin ta kendisidir. Çoğunuz duymuşsunuzdur; şimdiye değin bir kar tanesinin eşi benzeri görülmemiştir dünyada. Kar kristalleri üzerinde ilk araştırmaları yapan ABD’li Wilson Bentley, 50 yıl boyunca sürekli kar kristali fotoğrafı çeker. Her fotoğraf ile şaşkınlığı daha bir artar. Çünkü elde ettiği 6000 fotoğraf içinde kristal yapıları birbirinin aynı olan iki kar tanesine rastlayamaz. Bentley’den sonra diğer bilim adamları da araştırmalarını sürdürmüş ve şimdiye kadar kar tanecikleri arasında aynı büyüklükte, aynı şekilde ve aynı sayıda su molekülü ihtiva eden 2 kristal bulamamıştır.
Ne muhteşem bir İlâhî sanat, ne görkemli bir İlâhî saltanat...

 * Ahmet Muhip Dranas, Kar.

18.Ocak.2012 Kumbaramdaki Kelimeler Köşesi Yeni Asya Gazetesi 

Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...