30 Ocak 2012 Pazartesi

Doya Doya Sarılmak


Aheste adımlar ile bana doğru yaklaşan baba kıza bakıyorum.

Durgun suda salınan bir yelkenli kadar yavaş, Güneş’ten yararlanmak isteyen, bacaklarını kuma gömmüş bir yaşlı kadar sabırlılar. Esra’nın saçında mavi bir toka var. Bir kelebeği andırıyor. Ha kanatlandı ha kanatlanacak… Onun yerine koşacak, nefes nefese kalacak, çeşmeden doldurduğu suyu bir dikişte içecek; annesiyle gittiği pazarda torbaları taşımaya yardım edecek; akşam ezanı okunduktan hemen sonra gelen babasını kapıda karşılayacak, kucağına atlayacak. Hepsini Esra’nın adına bizzat o yapmak istiyor. Ancak küçük kız izin vermemekte kararlı. Bakışlarını üst üste koyduğu ellerine sabitliyor ve çarpım tablosunu bir şarkı gibi ezbere okumaya koyuluyor. Gözlerim şaşkınlığımı belli etmek istercesine iri iri açılma gayretinde. Yoo, hayır, kendime hâkim olmalıyım. Duygularımı belli etmemeli, sadece izlemeli, ara sıra notlar almalıyım. Babasının yorgun, ama yılmayan haline hürmet göstermeli, annesinin şefkat kokan ellerini öpmeliyim.

Kızının nazlı bir prenses gibi oturduğu tepsiyi dikkatlice koltuğa bırakıyor babası. Bir isteği olup olmadığını soruyor. Hayır, anlamında başını sallıyor Esra.

“Alâeddin’in sihirli lambası eline geçseydi, neyi dilerdin güzelim?”

Kayıt cihazının “play” tuşuna basıp, gelecek cevabı bekliyorum. 

“Sadece tek bir şey isterdim. Anneme ve babama doya doya sarılmayı.”  

Ağzım açık kalakalıyor. “Sarılamıyormuş, sarılamıyormuş bile!” Kelimeler fevc fevc yankılanıyor zihnimde. Bir savaş çıkartmak ister gibiler. Telâşla kovuyorum onları. Babasından hikâyelerini anlatmasını istiyorum.

“Cam kemiği hastası,” diyor adam.

“Ne?”

“Esra’nın kemikleri cam gibi. Kırılıveriyorlar hemencecik. Ne kucağımıza alıp sevebildik bir kere ne de bağrımıza basıp ninniler söyleyebildik. Hep uzaktan sevdik.”

7 kez ameliyat olduğunu, henüz dünyaya gözlerini açar açmaz kaburga kemiğinin kırıldığını, ilk adımlarını atarken vücudunun çeşitli yerlerinde kırıklar oluştuğunu ve benzeri bilgileri not alıyor, ayrılıyorum.

Gazeteye dönmeye mecalim yok. En iyisi eve gitmek.

Kapıdan girer girmez mutfakta yemek hazırlığında olan anneme sarılıyorum.

“Hayırdır, bayram değil seyran değil.” derken neşeyle gülümsüyor anneciğim. Yanaklarını öpücüklere boğarken cevaplıyorum:

“Hiç. İçimden geldi.”

28.Ocak.2012 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu EKi Cumartesi Hikayeleri

3 yorum:

Mia Wallace dedi ki...

çook etkileyici ama resim çok etkiledi yazıyla bütünleşince..

devbirkedi cik dedi ki...

Çok üzüldümmm. Çok şükretmeliyiz hem de çok

KuMbaRaMdaKi KeLiMeLeR dedi ki...

görünce daha bir etkileniyor insan Mia'cım.
her halimize, her daim şükretmeliyiz Devbirkedicik. haklısın.

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar