26 Aralık 2012 Çarşamba

Haftanın müziği: Minoo Javan - Hey Yar Hey Yar

Kış ile gelen güzellik


Bir anda geldi, usulca sarıverdi; tül kadar zarif, kuş kadar hafifti. Biriktikçe yükseldi; dağlara, taşlara, çatılara, yollara konuverdi. Şiir desem değildi. Sanki bir rüya idi. Oysa hakikatin ta kendisiydi. Ah bilsen ne kadar güzeldi. 

Aralık’ta çıkageldi; şöyle bir selâm verdi. Soğuğuyla kırdı geçirdi, kendini iyiden iyiye hissettirdi. Kâh ellerimize, kâh yüzümüze yumuşakça dokunuverdi. Şakacıktan alnımızdan öpüverdi. Muzipçe güldü, elini kolunu sallayarak geldiği gibi döndü.

Arkasından bakakaldık, lâkin henüz seyrine doyamamıştık. Daha hayallere yeni dalmış, dizeleri elân mırıldanır olmuştuk: “Esiyor tane tane yine beyaz bir rüzgâr/ Söyleyin hangi kuşun kanatları yolundu?/ Yine hangi ağaçtan döküldü bu yapraklar?/ Yağan beyaz bir sükût, bir mahşerdir sanki kar!” *


Aheste beste iniverdi melekler yeryüzüne, vazifelerini başarıyla yerine getirdiler ve yükseldiler göğe sükûnetle. Bir çocuk gördü onları, kimseler göremezken. Gülümsediler karşılıklı, selâmlaştılar. Bir duâda bulundu çocuk, âmin dediler, dileğini arş-ı alâya ilettiler. Yed-i kudret sahibi zatça kabul buyruldu, çocuğun duâsı gerçek oldu.


Kim bilir, ne duâlar saklıdır kar tanelerinin ardında. Her biri inerken yeryüzüne, semaya yükselen duâlar ne muazzamdır. Bilir misin o lâhzada tiril tiril yayılan bir ferahlık vardır. Bolca inşirah, çokça rahmet ve sonsuzca mağfiret.


Soğuk, çok soğuk, diyorsun pencerelerden bakıp. Üşüyorsun iliklerine kadar, canın bir sıkımlık. Ah bilsen eski kışları, ne kadar soğuktu. Yollar aylarca kapanır, insanlar hanelerinde açlıktan kırılırdı. Doğrusunu söylemek gerekirse güzellikleri de vardı. Hani annenin anlattığı o hatıralar? Bir masala, bir hayale benzeyen... Gözünün önünde canlandıkça mahiyet bulan… Tatlı tatlı hülyalara götüren… Yıllar yıllar evvelinde, annen küçücük bir kızken, saçları rüzgârda eğleşirken eteklerine buket buket neşeler toplarken kardeşleriyle bir olur, soğuk kış gecelerinde, kara gömülü evlerinin açarlarmış pencerelerini. Daldırırlarmış küçücük taslarını karlara, adeta bir nehre daldırır gibi. Tepeleme dolarmış tas. Keskin ayaz dolmadan evin içine kapatırlarmış bütün güçleriyle camı. Karın üstüne pekmez döker, kaşıklarlarmış iştahla. Upuzun geceler pekmezli kar tatlısıyla lezzet bulurmuş.


Eskiler küçücük şeylerden nasıl da mutlu olurmuş!


İnanmak güç, zorlanıyor kalbim, aklım. Küçücük bir kar tanesi ve ondan neşet bulan mutluluk mayası imana, imkâna dâvet ediyor inceden inceye…


Cemal ve kemal sahibi Allah, şimdi, nakşediyor bembeyaz imzasıyla kâinat kitabına. Kış ile gelen güzellik nazenin adımlarla yurdun her bir köşesinde kısa yâ da uzun süreliğine misafir oluyor. 


Ah bilsen, kar ne alımlı, ne narin bir ziyaretçidir.  


* Cahit Sıtkı Tarancı.

26.12.2012

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=9206

19 Aralık 2012 Çarşamba

Yasaklı kitaplar


Uzun bir liste. Neler var neler? İdeolojik olanlarının yanı sıra dinî içeriklilerin sayısı pek fazla. Hepsi aynı başlığın altında toplanmış: Yasaklı kitaplar.

Kitabın yasaklısı olur mu demeyin. Olmuş işte. Toplumun hayrınadır, diyerek bizim yerimize düşünmüşler. Elimize, fermanlara taş çıkartacak uzunlukta bir liste tutuşturmuşlar ve bu kitapları okuyamazsınız, deyip ürkütücü bir sesle, kulağımızı bükmüşler.
*
Nihayet Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “Üçüncü Yargı Paketi” kapsamında yeniden değerlendirilmesi için gönderdiği “Yasaklı Yayınlar Listesi”yle ilgili incelemeyi iki ayda tamamlayan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlı Basın Suçları Savcılığı, 453 kitapla ilgili yasağı tam 63 yıl sonra kaldırmış oldu.
Böylece Said Nursî’nin ‘Tarihçe-i Hayat’ı, Lenin’in ‘Devlet ve İhtilâl’i, Aziz Nesin’in ‘Azizname’si, Nazım Hikmet’in ‘Bütün Eserleri’ ile 1961 tarihli Tommiks çizgi romanı üzerindeki yasak kaldırıldı. Yazıldığı dönem Risalelerin neredeyse tamamı ile duâlar, mevlitler, mızraklı ilmihaller, dini anlatan kaynaklar men edilmişti okurlara. Üstelik bir zaman Kur’ân okumak bile haram kılınmıştı Müslüman’a.
Kitaplar dile gelse şöyle haykırırlardı her halde:
“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Hâlbuki biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa hakikat susmayacak.” 1
Kitapların sessiz feryatlarını işitenler, yasağa rağmen direnmiş ruhlar başkaldırdılar. Gizli saklı köşelerde, kimselere hissettirmeksizin okudular. Gece gündüz demeden, yazın hengâmesine, kışın meşgalesine aldırmadan okudular, okudular. Kana kana, yana yana hatmettiler kitapları. Ezberlercesine hevesle, hayatının her ânına nakşedercesine sebatla, azimle devrettiler. Meğerki ruhları susamış, bir yangına dönmüş; okuyunca anladılar.
İşte binlerce Nur Talebesi, her türlü istibdat ve cebre sadece tebessümle karşılık verdi, kendisine “Yasak” diyerek öfkeyle bakanlara duâ edip geçti. Kırmızı kitaplara sahip çıktı; okudu, yetmedi yazdı, korkmadı sevdiklerine aktardı. Hapishane tehdidiyle sindirilmek istendikleri vakit, zindanları birer medrese-i Yusufiye bilip Üstadının yanına gidebilmek için vesile kıldı. Ömür dediğin şu fani hayat, onların gözünde birer hiçti. Zira onlar İslâm ve iman yolunda birer sahabe kesilmiş ahir zamanın cengâverleriydi.
*
Her kitap kendi dâvâsını ilân ve ispat eder. Bazısı kitleleri etkiler, zihinleri sarsar, kişileri harekete geçirir. Böylelikle yasaklanmaya mahkûm olur. Gün gelir zaman ilerler, adalet yerini bulur, aynı eserler serbest olur. Bazısı da yalnızca yaşadığı çağda okur bulur, bir zaman sonra unutulur.
Unutulmayan kitapların izinde, hep ileriye, daima ileriye doğru...


Dipnot:
1. Sezai Karakoç.


12 Aralık 2012 Çarşamba

Malum hastalık: su-i zan



Kâh ekmek kuyruğunda, kâh otobüs seyahatinde, kâh kuaför salonlarında, kâh ev oturmalarında anlatıla gelen hikâyelere kulak kabartın; hep başkalarına aittir. Bir başkasının kahraman olduğu hadiseler ballandıra ballandıra aktarılır. Orada olmayışı kahramanın, cümlelerin hoyratça kullanılması ve en ağır, en hakir ifadelerin yer almasıyla sonuçlanır. Kimi zaman aşağılanarak kimi zaman küçümsenerek dile getirilen olaylar bir lanetleme ritüelini anımsatıyordur sanki. Bire bin katarak ağızdan ağza ulaşır, kulaktan kulağa yayılır, tanıdık tanımadık her kim varsa duysun, öğrensin diye bakılır.

Anlatıcı keyifle anlatadursun, bahsini ettiği her ne varsa kendisi hiç yaşamayacak, başına gelmeyecek zannındadır. Ne büyük bir aldanış! Ne fena bir oyalanmaca! Kınadığınız, başınıza gelmedikçe ölmezsiniz, hadisince yaptığı yanlışın farkında bile değil. Bile bile uçuruma koşar gibi hali. Adeta bir cinayet işler gibi ibareleri. Ölü eti yemekten hoşlanan kurumlu, çalımlı bir barbar kimliği.

Gıybet ve su-i zan samimi, iki yakın arkadaş. Büründükleri maske alçaklıklarını saklıyor. Herkesi kendi dostluklarına davet ediyorlar sevecen bir dil ile. Tatlı sözlerine kanan, maskeye aldanan yalancı balın etrafında uçuşmaya başlıyor. Oysa tatsa ölecek, bilmiyor.

Hem bilmediği bir şey daha var. Sû-i zan ve sû-i tevilde, bu dünyada muaccel bir ceza var. "Men dakka dukka" kaidesiyle, sû-i zan eden, sû-i zanna maruz olur. Mümin kardeşinin harekâtını sû-i tevil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû-i tevile uğrar, cezasını çeker.* Ne söyledikleri yanına kar kalır, ne söylerken aldığı zevki.

Ariflerin, bilgelerin az konuşmasının, çokça susmasının hikmeti bu olsa gerek. Ağızdan çıkan her kelimenin bir meleğe yahut habis bir mahlûka dönüştüğü ve levh-i mahfuzda saklandığı gerçeğini hatırdan çıkarmıyorlar hiçbir zaman. Ya hesap gününde, her birinin bize mükâfat veya ceza cinsinden dönmesi… Düşündürücü ve endişe verici değil mi?

Rabbim, bizi ümitsizlik, ucb, gurur ve su-i zandan muhafaza eyle. Âmin.

Son olarak;

Manevi reçetemiz hazır. Bize malzemelerini temin edip uygulaması kalmış.
Bir mümin, birinin bir kusur ve hata işlediğini gördüğünde veya duyduğunda; önce kadere bir hisse vermeli, onun adalet ederek, bu hata ve zaaf ile onu cezalandırdığını düşünerek müsamaha ile bakmalı. İkinci olarak nefis ve şeytanın hissesini çıkarıp hüsn-ü zanla bakmalı. Sonra, kendi nefsindeki kusurları görmeye çalışarak başkalarının kusur, yanlış ve zaaflarıyla uğraşmamalı.**

Hepimize bu çetin yolda kolay gelsin.

*28.Lema.
**22. Mektup.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Son emanet: Çocuklarımız



Sonbaharın alev almış renkleriyle bürülü tarlalardan geçen otobüs zamanla yarışarak ilerliyor. Gözüm yollara, kulaklarım arka koltukta oturan anne ile çocuğun hararetli sohbetlerine misafir. Konuşmanın başını tam anlayamasam da annenin sözüyle daha bir dikkat kesiliyorum. 
“Aferin oğlum. İleride de baba olunca hanımından izin alacaksın."


Altı yedi yaşında olduğunu tahmin ettiğim çocuk annesine cevap veriyor.
“Tamam anne. Bir şey yaparken diğer insanlardan izin almalıyız, değil mi?”
Annesi kadife sesinin en zarif tınısıyla çocuğunu onaylıyor.
Gülümsüyorum. Pencereden kızıl bir goncayı andıran tabiatı izleyerek düşüncelere dalıyorum.
*
Gecenin yalnızlığa mahkûm edildiği saatler yaklaşmak üzere. İnsanlar bir bir evlerine çekiliyor. Kapanmadan bir an evvel yetişelim telâşıyla gittiğimiz marketin kapısında sevimli bir çocukla karşılaşıyoruz. Elinde paketi henüz açılmış bir oyuncak, konuşmalarında beğenmezlik var.
“Ne güzel oyuncağın varmış, bakabilir miyiz?” diye soruyoruz.
Çocuktan evvel yanındaki yetişkin cevaplıyor:
“Hayır. O Mert”in oyuncağı. Babası gittiği için Mert çok üzgün. Annesi de ona oyuncak aldı.”
Çok geçmeden Mert”in de sesi çıkıyor.
“Vermem. Bu benim.”
Şaşkınlıkla yanlarından ayrılıp markete giriyoruz. Endişeli fikirler hızla ruhumuzu sarıyor bir örümcek ağı karmaşıklığında.
*
Kulak kabartın, gözlerinizi iyice açın; siz de görecekseniz çevrenizde yaşanan bunlara benzer hadiseleri. 
Zahirden bir bakış açısıyla nazar ettiğiniz vakit ilk önce çocukların bir emanet olduğu gerçeğini hatırlayacaksınız.
Tüyleriniz diken diken olacak. Ürpereceksiniz.
Emanet bilinci havsalanızda ve kalbinizde dalga dalga yayılacak.
Her varlığın olduğu gibi çocukların da geçici bir vakte kadar verildiği ve belirli bir zamana kadar korunması gerektiği zihninizde yankılanacak.
Ardından onların anne babaları tarafından şekilden şekle sokulduğunu fark edeceksiniz. 
Tıpkı aşçının elindeki hamur, terzinin elindeki kumaş, ressamın elindeki tuval gibi.
Ne büyük bir sorumluluk, ne ağır bir külfet!
Hayretle düşünecek ve düşüneceksiniz.
Meselâ aklınıza şöyle bir şey gelecek: Çocuğa öğretilen her iyilik ailesine sevap cihetiyle dönüyor. Pekâla, güzel! Ya hatalar, yanlış terbiyeler, kişiliğini zedeleyici tutumlar, yönlendirmeler? Onların bedelini anne baba nasıl ödeyecek? Hem de çocuğu için en iyisini, en güzelini, en doğrusunu yaptığını düşünürken…
“Çocuklarınıza iyi davranın, onları iyi terbiye edin.” diyen bu Nebi sözü anne baba olmanın ne zorlu ve ince bir zanaat olduğunu hatırlatmalı her anne baba ve adaylarına.
Belki bu uyarı esasınca daha dikkatli olur evlât sahibi herkes. Hâlıkının emanetini, O'nun nâmına ve izni dairesinde istimâl ederek mü'min olma şerefini muhafaza eder.




15 Kasım 2012 Perşembe

Yalnızız


Bazı roman isimleri vardır; tek kelimeyle, yazıldığı çağın tahlilini yapar. Vurucudur, serttir. Kafaya inen tokmak gibidir. Sayfalar arasında ilerledikçe, olayların içine daldıkça, kahramanlarla özleştikçe açılır manalar, kavramlar. 


“Yalnızız” da bunlardan biri. Peyami Safa’nın bu son romanını okurken neden bu ismi seçtiği üzerine fikir egzersizleri yapıyordum. Kitabı yarılamama rağmen ismin seçiliş hikâyesini henüz keşfedememiştim. Evet, karakterlerin hepsi tanıdıktı. Çevremizde yer alan kuşkucu, hedonist, menfaattar, faydacı tiplerdi. Fakat alışıklığın verdiği duyarsızlıkla çok da kötü görmüyordum onları. Gözümde normalleşmişti. Ta ki yazarın tesbitleri taramalı bir tüfekten atılagelen kurşunlara dönüşesiye kadar. 

Bazen kitaplar derinden sarsar insanı. Perdeler kalkar gözden. 

‘Bugün varız, yarın yok’tan ibaret bir fanilik endişesi içinde mahzunlaşan insan konfor, lüks, çılgınca macera, eğlence ve cinsi azgınlıklar peşinde gününü gün etmektedir, şeklinde tarif ederken bizi, ruhumuzun en ağrılı yaralarına parmak basar yazar. Yalnızlığını yalancı lezzetlerle gidermeye çalışan, kendi ıssız adasında tek kişilik saltanatını süren bizi bize anlatmaktadır. Haydi, kitabın kahramanlarından Samim’in diliyle itirafta bulunalım: “Kendi kendimden nefretimin çevrelediği ve çirkinleştirdiği bu dünyada yalnızım.”

Peki, şikâyetçi miyiz halimizden? Maalesef derdimizin farkında bile değiliz.

Suçu teknolojiye, eğitime, izm’lere atıyor aynı pişkinlikle bencil ve tek başına bir hayat sürmeye devam ediyoruz. Aldanışlarımız, zanlarla kurulu. Eyvah, derken bile kendimizden vazgeçmişiz.

Özetle, Peyami Safa, bu romanda manevî değerleri zaafa uğrayan insanların yaşadığı açmazların maddeci görüşlerle çözümlenemeyeceği ve bu gerçeği kabule yanaşmayanların da sonunda yalnızlığa düşüp hüsrana uğrayacağı üzerinde durmuştur. Dünyayı kasıp kavuran inançsızlığın nihayetinde Allah’a yönelişle sonuçlandığını yer yer felsefi, yer yer psikolojik çözümlemelerle sunmuş, okuyucusuna bazen derunî yollarla bazen ayan beyan biçimde ikazda bulunmuştur. Hastalığı teşhis eden mahir bir doktor misali modern insanın bireyselleşme ihtirasının ne tür kaziyeler doğurduğunu tek tek açıklamıştır.  

Yalnızız, bir nev'î ihtardır. Roman türüne burun kıvıranlara inat hakikatleri sunan, mantıkî delillerle anlatan ve çarpıcı hadiseleriyle sarsan bir kitaptır.

Son sözler yazardan:

“Yalnızız… İkimizin de sıcağı öksüz artık! Hayatı yaşanır kılmak adına, yalancı süslerle bezemeye çalışıyoruz zamanı. Yarınlara ikinci el mutluluklar ısmarlıyor, her yarını dün ettiğimizde koca bir hiçle uyanıyoruz. Olmadık insanlarla üç kuruşluk muhabbetlere oturuyor, tebessüm bile etmeyeceğimiz şeylere kahkaha atıyoruz.

Ama merhemimizin adı; zaman.

Tutkal kıvamında susuşları yalnızlığın keskin tineriyle inceltip, kendi kendimize mırıldanmalara çevirdiğimizde, dudaklarımızdan dökülen yalnızca; ‘ne yaptım?’

Ne yaptık biliyor musun? Belirsiz bir zamire sürüldük.”

8 Kasım 2012 Perşembe

Şehit tahtından Rabbe gülümser



Ülke gündeminin hiç değişmeyen maddelerinden biri; şehitler. Bazen sürmanşetten verilir o meşum haber, bazen küçük bir sütun ile geçiştirilir. An gelir yüzlerce yüreğe ulaşır acısı, kimi zaman da kimsenin umursamadığı bir ağıta dönüşür. Şehidin annesi, babası, eşi, dostu göğsünde taşıyadursun ıstırabını, sona erer mi bu acı? Gün ağarıp karardıkça, zaman eskimeye yüz tuttukça unutulur mu?

Teyzelerimden biri üç oğul sahibi. İki oğlunu askere gönderirken dilinde hep şu dua vardı:

“Allah’ım! İnşallah oğlum şehit olur.”

Şimdilerde bu duayı henüz askerlik çağına ulaşmamış küçük oğlu için yapıyor. Biz de hayretle karşılıyoruz onun bu isteğini. Anlamıyoruz, anlamlandıramıyoruz. Nasıl olur da bir anne çocuğunun şehit olmasını isteyebilir? Ya duası kabul olsa… Teslim ve tevekkül ile hayatına devam edebilir mi? Dayanabilir mi ana yüreği? Kim bilir…

Annenin isteği neyse de… Kendi arzusuyla Allah yolunda ölmeyi dileyenlere ne demeli? İslam tarihinin kaynakları şahadet amacıyla korkmadan ölüme yürüyen kahramanlarla doludur. Henüz on beş yaşındayken Uhud savaşına katılmak üzere Peygamberimize ısrarla başvuran Semure ile Rafi’nin samimiyeti neydi? Ayaklarının ucuna basarak boylarını uzun gösteren, maharetlerini sergileyerek ok atmada ve güreş yapmada iyi olduklarını ispat eden bu iki küçük cesurun içtenliğine bugün hangimiz sahibiz?

Ne mutlu bize ki şehit olmanın yolu sadece savaş meydanlarında olmaktan geçmiyor. Suda boğularak ölen, karın hastalığından ölen, yangında ölen kimseler de şahadet mertebesine ulaşıyor. Hatta ailesi uğrunda öldürülen bile şehit oluyor.*
Kuranda müjdelenen ve her defasında okumaktan zevk aldığım ayetler yine şehitler üzerine:

“Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.”**

Ne ümit verici bir ayet, en harikulade şekilde insanı teselli ediyor. Üzüntüler, kederler bir bir çekiliyor, teslim bayrağı ellerinde. Geriye vuslat gününün cezp edici merakı kalıyor.

Şehit, tahtında Rabbe gülümsüyor. Ah o ne güzel bir tebessümdür. Kimseler bilmiyor, bilemiyor!

*Ebu Davud 4772, Nesei, Tirmizi
** Al-imran süresi, 169-170

  

31 Ekim 2012 Çarşamba

Duygular ne söyler, insan ne anlatır?


Ne çok şey biliyoruz, ne çok…


Her şey hakkında fikrimiz var bizim. Elimizde mütemadi imkânlarımız, boş yere harcadığımız zamanlarımız, sonu gelmeyen arzularımız ve nice nice zevk ü safamız. Halimiz özetle böyledir. Fakat bilir misiniz mutluluktan yana hiç şanslı değiliz.

Dillendirmekten korktuğumuz sorunlarımız var epeyce. İçlerinden biri var ki en temel mesele: İletişimsizlik. Daha derinine inince görüyoruz ki asıl derdimiz sevgisizlik.

İletişimsizlik beraberinde sevgisizliği getirirken tersi de olumlu yönde gerçekleşir. Doğru ve sağlıklı bir iletişim sevgi dolu kalpler, hoşgörülü muhataplar bulur karşısında. Asla yolda kalmaz, geri çevrilmez, yok olmaz. İlle de müsbet yönde bir gelişme tezahür eder. Sevgi merhameti, anlayışı, saygıyı ve beraberinde dostluğu, arkadaşlığı, yoldaşlığı getirir kucak kucak, demet demet. 

İletişimi sevgi bağı ile kurmanın önemine Allah Resulü bir hadisinde şöyle işaret etmiş.

“Bir kimse din kardeşini sevdiği zaman kendisini sevdiğini ona bildirsin.”*

Her halimize bir deva olan peygamber sözleri midye kabuğunda saklı inci taneleri gibi. Sadece kabuğundan çıkarılmayı değil, işlenmeyi de bekliyor. 

Peki, bu tavsiyeye rağmen neden çekiniriz dile getirmeye yüreğimizdekini?

Belki korkağız, belki cesur değiliz. Dünyanın en cimrisiyiz yahut karamsarın ta kendisiyiz. Bazen karşımızdaki şımarır telâşına kapılır bazen kaybetmek tasasından dehşet duyarız. 

Olayın ruh boyutu bu yönde… Ya davranışa akseden pratik yönü ne âlemde?

Nurettin Topçu’nun güzel bir sözü vardır, ‘Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir.’ diye. Bu veciz ifade bizim sorunumuzun sebebini gözler önüne serer özünde. Bir papağan misali öğrendiklerini sürekli tekrarlayan, ancak harekete geçmeyen kimseleriz. Bir türlü hal ve tavırlarımıza aksetmiyor sözlerimiz. Yetişkiniz, bilgiliyiz, fakat yine de sevdiklerimizi üzmekten vazgeçmiyoruz.

Dostoyevski de düşünmüş bu sorun üzerine. Bakın o ne izler sürmüş ve mürekkebe akıtmış düşüncelerini endişeyle:

“Çoktandır kafamı kurcalayan bir şey var. Niçin insanlar birbirilerine karşı açık yürekli davranmıyorlar? Neden en iyi insan bile karşısındakinden bir şeyler gizliyor, bütün düşündüklerini açıklamıyor? Sözlerimizin yabana atılmadığını bildiğimiz zamanlar bile neden içimizden geçenleri olduğu gibi söylemiyoruz? Nedense herkes olduğundan sert görünmek istiyor? Duygularını hemen açığa vurursa altta kalacakmış, küçük düşürülecekmiş gibi bir korkuya kapılıyor.”

Yetişkinler bu sıkıntıyla yaşayadursun, biz çocuklara bakalım. Onların hiçbiri bizim gibi değil. Duygularını dile getirmekten asla korkmuyorlar. Ne varsa yüreklerinde, odur dillerinde. Nereden geliyor bu cesaretleri? Ya objektif fikirleri? Temiz ve yalın hisleri? 

Fıtrat mı, masumiyet mi, cesaret mi? Belki yalnızca biri, belki de hepsi.

*Ebû Davud, Edeb, 112-113.

11 Ekim 2012 Perşembe

Kanaat eden aziz olur




İstanbul’un kozmopolit yapısına uygun olarak kente renk katan siyahî vatandaşlar ne zamandır ilgimi çekiyor. Hem doğal bir ten farklılığa sahip oluşları hem de öz vatanlarından fersah fersah uzakta garip, mahzun duruşlarıyla rikkat verici bir manzara uyandırıyorlar. Düşünüp duruyorum; ne yer ne içerler, sattıkları üç beş saat ne kazandırır onlara, karanlıklar çöktüğü vakit şehre nerede uyurlar? Neler düşlerler geceleyin uykuya dalmadan evvel? Ne için çıkmışlar yola ve düşüp gelmişler buralara? Hikâyeleri nedir, peki ya hayalleri? Tek ve en büyük meseleleri “yaşamak” fiilini eda etmek midir? “Yani yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden/Yani bütün işin gücün yaşamak olacak,” diyerek şair gibi hayata tutunmak mıdır dünyaya dair beklentileri?

Zaman zaman aklıma düşerdi bu sorular. Onları gördükçe zihne doğardı ansızın ve uzun süre kurcalar, kaşındırır ve kanatırdı uzanıp dokunduğu her yeri. Şimdilerde neredeyse hiç aklımdan çıkmaz oldular. Sebebi de artık Yalova sokaklarında da sıkça kendilerine rastlıyor oluşum.

Çekinerek bakıyorum yüzlerine. Bir tebessüm çizgisi arıyorum. Belki dudaklarının kenarında, belki gözlerinin kısılışında. Yok, göremiyorum hiçbir şey. Ürkek ve müteessir bir hal var üzerlerinde. Bir hüzün mevsiminden artakalmış gibiler.

Orta yaşlı baba ve sevimli oğlu yaklaşıyor içlerinden birinin yanına. Tezgâhına eğilip saatleri inceliyorlar. Sorduğu sorunun cevabını bilse de soruyor baba merakla:

“Kaliteli mi bu saat?”

Hangi satıcı malını kötüleyebilir ki? Yabancılara has o sempatik konuşmasıyla tek kelimeyle yanıtlıyor müşterisini:

 “Kağliteliğ.”

Geçip gidiyorum yanlarından. İlgili baba oğul aldıkları cevaptan tatmin olup satın alıyorlar mı bir saat, takıyorlar mı küçük afacanın sütbeyazı koluna, bilmiyorum. Ancak alanlar var ki onlar için bir hayat kaynağı, ümit meşalesi olmaya devam ediyor ucuz saatler. Kanaat eden aziz olur, sözünce yaşam sırlarını açıklıyorlar farkında olmaksızın. Kısmetlerine razı, kazandıklarından mutmain yaşıyorlar.

Onlar dünden bugüne gelen bir miras sanki. Adeta Asr-ı Saadet’in gönlü zengin, sesi güzel, malı mülkü olmayan Bilal-i Habeşi’si gibiler.

Onlar varlık içinde yoklukla cebelleşen bizlere gönderilen canlı birer mesaj. Hal dilleriyle hep aynı kelamı tekrarlıyorlar:

Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur.”

7 Ekim 2012 Pazar

Söyleyeceklerim var



"tamam dost acı söyler de epey geç kalmışsanız eğer bu söyleminizde hiç konuşmayın daha iyi."

evet bugünler de çokça kişi doğru tespitlerde bulunuyor hayatım hakkında.
yadırgadığım ise benim farkına vardığım hatalarımın yüzüme vurulması.
ben zaten o yolda bir, iki, üç, beş merhale kat etmişim, şimdi senin yaptığın ne oluyor?
seksenlerdeki ergun plak misali, bekleme yapma, geç! diyorum.

*

bursa'lı günlerim yeniden başlıyor.
3 yıl sonra pedagojik formasyon almak için bidayet-i osmaniye yollarına düşüyorum.
çok şükür nasip eden Rabbime.
inşallah kpss sürecini de en verimli, en bereketli bir şekilde bitirerek hayalini kurduğum şehirde, hayalini kurduğum okulda öğretmenliğe başlarım.
bu hassas konuda hayır duanızı bir cümlecikle olsa dahi bekliyorum.


*

bir kaç proje üstündeyim.
onları da halledip hayatımı rayına oturtabilirsem eğer her şey daha iyi, daha güzel olacak.
ancak bunun için bolca sabır, çokça gayret ve tükenmeyen bir enerjiyle çalışmak gerek.
bekleyişi her daim "ümitvar" olarak da devam ettirmek cabası.


*


söyleyeceklerim bu kadardı. bitti.
okuduğunuz için teşekkür ederim.


SF

3 Ekim 2012 Çarşamba

Unutmak bir nimettir


On yıl önce bugün, bir Ekim günü hani, neredeydim, kimlerle ve tam şu anda bu yazıyı yazıyor olduğum saatlerde ne yapıyordum? Hatırlamıyorum.

Ne düşünmüştüm yaşamaya dair, neler vardı aklımda depreşip duran, peki ya sürekli değişen hislerim? Neler acı veriyordu gençliğin hükümranlığına nazlı bir geçiş yapan yüreğime? Hangi sancıdan artakalan ağrılara aşinaydım bedence? Anımsamıyorum. 

Daha mı şendi kahkahalarım, olur olmaz her şeye güler miydim? Yapmaktan hoşlandığım uğraşlarım ne türlüydü? Mevsimleri, ısısı bir yükselen bir düşen havaları nasıl karşılardım? Sabahları uyanınca aklıma ilk düşen neydi? Bilmiyorum.

Geçmişe dair ne varsa yaşandıkça eskimeye ve unutulmaya mahkûm. Meselâ dün ne yediğimi, birkaç gün evvel giydiğim kıyafetlerimi, yolda selâmlaştığım kimseleri hemencecik hatırlayamamam. Biraz durup düşünmeli, zihnimin dolambaçlı güzergâhlarında derinlemesine yolculuğa çıkmalı. Ta ki akıl defterimin yaprakları arasından bulayım maziye ait bilgileri. Çıkarıp önüme sereyim ve tekrar tekrar inceleyeyim.

Elbette hatırlamak istemediğim nicesi olay ve şahıs da var. Kapıdan geçmek istese de izin veremem onlara. Unutulmalılar, hafıza çöplüğünde yer almalı ve bütün hüzünlerimi, sıkıntılarımı beraberinde taşımalılar. Böylece huzur kuşansın benliğim.

Yalnız birisi var ki, unutmak nedir, bilmiyor. Hangi gün ne yediğini, havanın nasıl olduğunu, kiminle ne konularda muhabbet ettiğini, televizyon haberlerinde hangi mevzuların işlendiğini, kısacası her ânı, her detayı hatırlıyor. İngiliz Aurelien Hayman, ‘hyperthymesia’ adı verilen ve yapılan her şeyi hatırlama sendromuyla yaşıyor. “Eskiye dönük bir şeyi hatırlamak,” diyor geçmiş ile bugün arasında gelgitlerde gezinen gözlerini ufka dikerek, “dopdolu bir dolaptan istediğini bir anda bulmak gibi bir şey. Farkında olmadan hatıralarım kodlanıyor.” (Zaman Gazetesi, 25/09/2012)

20 yaşındaki Hayman, her günü unutmadan yaşayarak ömrünü ikiye, üçe, beşe katlıyor belki. Zihninde, her bir tarihin karşısında resimlerle kayıtlı her şey, ne yaparsa yapsın silinmiyor. Onlara bakıyor ruh gözünden ve anlatıyor.

Hayman’ın haberini hayretle okurken halini, duygularını merak ettim en çok. Bu konuda tek satır yoktu. Acaba o memnun muydu her şeyi hatırlamaktan? Anılar çıldırtmak üzere hücum etmez miydi zihnine? Mazide kalanları yeniden yaşamak ıztırap vermez miydi kalbine? Ya kaybettiği güzellikler hüzünlendirmez miydi sahibini?

Benim yerli yersiz unutuşlarım onun bu hastalığıyla değer kazanırken, “nisyan bir nimettir,” hakikatini hatırlıyorum. “Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakim olmuş âlâmı unutturur,” diyen Bediüzzaman’ın tesbitine hak vererek halime şükrediyorum.

Çünkü merhamet ve şefkat sahibi Rabbim imtihan üzere yaşadığım üzüntü, keder, hüsran ve düş kırıklıklarını sadece belirli vakitlerde bana memur kılıyor. Sonra görevini tamamlayan her biri çekip gidiyor, yokluğa karışıp. Acılarım karşısında ilelebet çilekeş yaşayacağını zanneden ruhum dağılan bulutların ardından çıkan ümit güneşiyle tebessümlere, kahkahalara gark oluyor. Önceki halimden geriye ne bir tortu ne bir iz kalıyor.

Unutmak, unutmak, unutmak…

Bazen en önemli mesele bu olur!

29 Eylül 2012 Cumartesi

Bugün hayat bana yeni bir şey öğretti - 1


Bugün yeni bir şey öğrendim:
Çocuklar duygularını dile getirmekten korkmuyorlar.
keşke onların cesaretine yetişkinler olarak sahip olsak..

Yihder'de ebru sanatı derslerine başladım.
öğrencilerim 7-11 yaş arasında, dünyanın en sevimli, en güzel, en tatlı çocukları.

ders işlerken bu güzel yavrulardan birkaçı zaman zaman yanıma gelip, öğretmenim sizi çok sevdim, çok iyi birisiniz, dedi.

o an nasıl bir enerjiyle dolduğumu tahmin bile edemezsiniz.
ben de edemezdim zira.
yenilendim adeta.
ümitsizlik okyanusunda günlerdir debelenip duran ruhum canlandı, dirildi birden.
Allah'ım bu ne güzel bir hediyedir bana verilen.
Hamd olsun Sana.

duygu okumaları bana insan fıtratının nasıl olması gerektiğini hatırlattı.
hani hep söylenir ya, sevdiğini söyleme, şımarır karşındaki...
bu düşünceye asla katılmıyorum.
eğer hislerimizi muhatabımızla paylaşmazsak nasıl doğru ve sağlıklı bir iletişim kurabiliriz?

ben dersimi aldım.
hissedememe sendromuna yakalanmamak için duygularımı en güzel şekilde dile getirmeye karar verdim.
(eskiden getirmiyor değildim, fakat yetersiz olduğunu fark ettim)
muhatabım bazen bir bitki, bazen bir kedi bazen küçük bir çocuk olacak...
bazen huysuz bir ihtiyar...
böyle yapmam zayıf görünmeme değil, tam tersine güçlü olmama yarayacak yaşamımda.
ve hayat güzelliklerle dolacak.
;)





27 Eylül 2012 Perşembe

Fotoğrafın anlattığı


Bir fotoğraf: Deniz kenarında güneşlenen insanlar ve altı adamın yüklendiği kapkara bir tabut.

Olay gazetelere küçük bir sütunda, şu başlıkla yansıyor: “Ölümüne aldırış bile etmediler.” İsveçli turist Bodrum’da boğularak can vermiş. Aynı plajda denize girenler cansız bedenin etrafında hiçbir şey olmamış gibi yüzmeye, güneşlenmeye devam etmiş.

Haberi okuyunca zihnimden pek çok psiko-sosyal kuramın öncüleri tesbitleriyle selâm verip geçti. Ancak kalıplar üzerinden değerlendirmeler yaparak insanlığa dair tahlillerde bulunmak yerine daha basit bir cümle üstün geldi hepsinin yerine: “Doğrusu insan çok zalim, çok cahildir.”

Bu âyet, kendini ve Rabbini bilmekle mükellef tutulan insanın tabiatını müthiş bir şekilde tanımlarken emaneti yüklenen nefis sahibinin aslında bu yüklenişte sadece kendisiyle sınırlı kalmadığını da hatırlatıyor.

Zira insan, yapısı itibariyle başkaları ve çevresiyle de ilgili. Sosyalliğini bizzat buna borçlu. Allah’ın halifesi oluşu ona çokça sorumluluklar yüklüyor. Fakat bugünün insanı vazifelerinden ya habersiz kalmayı yahut onları reddetmeyi seçiyor. Hem de inatçı bir vurdumduymazlıkla.

Oysa mesuliyet duygusudur bize insanlığımızı hatırlatan, vicdanımızı harekete geçiren, göğsümüzdeki imanı kavileştiren.

“İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder.” sözüne bir de bu noktadan bakmalı. “İnsan” olmanın hakikî manasına odaklanmalı.

Zannederim bu yüzden (zayıf iman) cansız bir beden dahi “ibret” olmaktan çıkmış, manasız bir hal almış insanlığın gözünde.

Haberin bize anlatmak istediği gayet açık: Artık ne yazık ki hiçbir şey bizi eskisi kadar etkilemiyor! Hislendirmiyor! Duygularımızı harekete geçiremiyor!

Her şey o kadar sıradan ve bir o kadar bayağı.

Ne şiddet haberleri, ne de zulümler, işkenceler ruhumuzu sarsabiliyor…
Merhamet, acıma ve yardımlaşmayla örülü ahlâkî değerlerimiz kan kaybediyor. Adeta kör, sağır ve dilsiz bir mecnuna dönmüşüz de kaybettiklerimizin ardından ağlayanımız yok. Dilimizde bir yaşamaktır tutturuyoruz ısrarla. Lâkin nasıl bir yaşamak?

Yoksul, sersefil; duygularından arınmış modern dünyanın telâşsız düşkünleri. Şimdilerde halimizi en iyi özetleyen cümle bu.

Kendi kendimizle hesaplaşmanın vakti sanırım geçiyor bile.

“Mesuliyet imana dayanan bir duygudur.” diyen Mustafa Kutlu’ya katılmamak mümkün mü…
26.09.2012

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=8072

20 Eylül 2012 Perşembe

Yüzyıllardır süren arayış: Mutlu olma sanatı


Mutluluğa dair ne çok şey anlatılır. İnsanoğlu dünyaya yerleştiğinden bu yana binlerce şiir, hikâye, roman yazmış, filmler çekmiştir onun adına. Ne zaman iki kişi kafa kafaya verse illa ki ismi geçmiş kâh hüzünle kâh özlemle yâd edilmiştir. Sorsanız az çok herkese uğramış, ama alelacele ortadan kaybolmuştur.

Her şair, yazar, yönetmen ta ki her fikir ehli kendince anlatır onu, muhayyilesinde nasıl yer alıyorsa. Meselâ bazısı bulunduğumuz şartları değiştirebilmeyi mutluluk olarak nitelendirir. Bazısı da o şartlara razı olabilmeyi, onlarla yaşamayı öğrenmekle mutlu olunabileceğini iddia eder. Her nefes sahibi düşüncesini haklı gösterecek tezler, örnekler ile dâvâsını ispata çalışır.
 

İlmin kapısı Hz. Ali mutlu insanı bakın nasıl nitelemiş: “Başkalarının acılarından, felâketlerinden ders alanlar gerçekten mutlu kimselerdir.”

O halde gözlem, tecrübe ve ders çıkarma Hz. Ali’ye göre mutlu olmanın yolu. Müdekkik bir bakış ile deneyimlerden yararlanarak yaşamayı öğrenmeyi tavsiye ediyor Peygamberimizin (asm) damadı. Peki, bunu başarmak kolay mı? Biliyorum, değil. Ancak önemli olan da zoru başarabilmektir. O yolda çabalamak, gayret göstermektir.  


Yunan filozofu Epictetos’a göre mutluluğun tanımı şöyle: 


“Mutluluğun tek yolu iradenizin dışında gelişen şeylere üzülmekten vazgeçmektir.”


Bu söz teslimiyetçi bir anlayışın en hakikî yoldan ifade edilişini gösteriyor nefsimize. İçinde tevekkül, kanaat, rıza barındırıyor. Allah’tan gelen her şeyi kabulleniş ve huzura varışın küçük bir anahtarı belki. Hatta öyle mu'cizevî bir anahtar ki gelene de gidene de “eyvallah” diyebilmek gücünü veriyor. Böylece kâinata meydan okuyabilir insanoğlu. 


Yunusvarî söyleyebilir: “Hoştur bana senden gelen/Ya hilat-ü yahut kefen/Ya taze gül yahut diken/Kahrında hoş lütfun da hoş.” 


Bediüzzaman gibi hakikati keşfedip sükûnete varabilir: “Kısmetine razı olasın ki rahat edesin.” “Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O hem Hakimdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi ‘Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler’ de, pencerelerden seyret, içlerine girme.”


Bir başka kalem ehlinin sözlerine de kulak vermeli:
 

“Sevgili dost. Üzüntülerimiz günlük hayatımızdaki ödevleri bile normal bir şekilde yapmamızı engelliyor. Kederin ağına takılan balıklar çırpına çırpına ölüyorlar. Mutluluk bir seyahat şekli olması gerekirken bir türlü ulaşılamayan hayali istasyonlar haline geliyor. Yüzlerimiz hüznün yüzlerce elbisesinden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremiyor. Aynı hava sıcaklığında bir gün üşürken bir başka gün terleyebiliyoruz. Bir gün kahkahalarla güldüğümüz bir espriye bir başka gün tebessüm etmekte zorlanıyoruz. Su bazen sıfır derecede donmuyor, bazen kaynamıyor yüz derecede. O halde bizi mutlu kılan şey şartlardan çok ruhumuzdur. İstemekle değil istememekle hür olan ruhumuz.” *

Mana ikliminin tefekkür sultanları aynı fikir etrafında birleştiğine göre var bu söylediklerinin bir hikmeti. Öyleyse onların izinden gitmeli. Ruhumuzu keşif yolculuğunda onlardan yardım almalı. Bu san'atı erbabından öğrenmeli. Mutlu olmalı…


Dipnot:* Posta Kutusundaki Mızıka, Ali Ural.

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=7987 

15 Eylül 2012 Cumartesi

Kış hazırlıkları


Eylül beraberinde sadece hüznü, kederi ve ihtiyar bir mevsimi getirmedi. Nevalesinde bambaşka telâşlar vardı, çarçabuk bizi koynuna aldı.

O, güzel güneşli günlerin artık terletmediğini belletircesine zihnimize, hissettirircesine tenimize, serin rüzgârlarla ansızın gelince kendimizi kış hazırlıklarının hengâmesinde koşturuyor bulduk.
 
Öyle ya derin düşüncelerin girift kıvrımlarında kaybolmamalıydık. Hüzne yenilmemeli, tersine karşısında dimdik durmalı. Zira yapılacak pek çok iş sabırsızlıkla bizi bekliyor.
 
Önceliği Pazar alış verişleri aldı. Sebzenin, meyvenin en iyisini ve en ucuzunu seçmek için uzayan ikindi sonralarında tezgâhların, gür sesli satıcıların arasında koşturduk. Bamyanın küçük olanını, kırmızıbiberin al yanaklısını, barbunyanın körpeciğini, domatesin hormonsuzunu seçtik. Kilolarca poşetlerle dönerken eve, kollarımız yüklerin ağırlığıyla feryat etse de duymazdan geldik. Çünkü biliyorduk; rahat zahmette, zahmet rahattaydı.
 
Leziz tatların durağı mutfağa atınca kendimizi tencerelerde kâh haşladık, kâh kızarttık yiyecekleri. Renk renk, koku koku yayıldılar odalara. Poşetlere sarıp sarmaladık, buzluğa yerleştirdik. Kavanozlara doldurduk, raflara dizdik.
 
Hemencecik bitmezdi mutfak işleri, bitmedi de. Günler boyu sürdü belki de. Ama nihayet tamamlandı. Geriye tatlı bir yorgunluk kaldı.

Fakat durun bir dakika. Kışa hazırlık sade yeme-içmeyle sınırlı değildir.

Güneşin son ışıklarından da yararlanmalı. Vakit bitmeden, kül rengi bulutlar semaya yerleşmeden bir an evvel sandıklarda, valizlerde saklı çeyizler havalandırılmalı. Nakış nakış işlenmiş her bir el emeği göz nuru elden geçirilmeli. Hatıralar yâd edilmeli bunu yaparken. Muhayyilede canlanmalı kareler teker teker. Bak, bu kenarları yeşil kırmızı oyalarla çevrili tülbent anneannenden. Diğeri de. Mavinin, sarının, siyahın hâkim olduğu patikler halandan, teyzenden ve sair akrabalardan bir küçük anı. Ya şu güzelim bohçalar, örtüler, yastık kılıfları… Havlular, nevresimler, battaniyeler… Bugün modası geçmiş olsa da her parça, gözümüzde dünyanın en kıymetli hazinesi olarak yerlerinde mahfuz kalmaktadır. Zamanı gelince çıkarılıp asıl sahiplerine armağan edilecektir.
 
Sıra geldi mi yastık ve yorganları güneşe sermeye. Yastıkların içi açılıp da yünleri zemine yaslandı mı bu iş de tamamlanıyor demektir. Sevinebiliriz. Uzun bir sopayla biraz dövmeli, sonra serbest bırakmalıyız. Birkaç gün dinlendi mi yeter. Yeniden kılıflara doldurur, gardroplara yerleştiririz.
 
Eskiden olsa halılar evin avlusunda yahut sokağın ortasında komşu kadınlarla hiç bitmeyecek sohbetlerin eşliğinde yıkanırdı. Şimdi apartmanların sıkış tepiş olduğu şehirlerde buna imkân yok. Öyleyse biz de halılarımızı, halı yıkama fabrikasına yollayalım. Bir telefon açalım, gelsin alsınlar evin bütün halılarını. Aklayıp paklayıp getirsinler, elimize teslim etsinler. Oh, mis gibi. Tertemiz.
 
Evde son rötuşlar… Bir kenara atılmış, terk edilmiş kıyafetler temizlenilip ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere poşetlere girsin. En kısa zamanda yeni sahiplerine ulaştırılsın.
 
Farklı insanlara ufuklar açmak üzere evdeki kütüphaneyi de karıştırmalı iyice. Bir daha dönüp okumayacağımız kitaplar, gözden düşmüş eserler kolilere dizilip ya bir okula ya bir kütüphaneye gönderilmeli. Ta ki yazının dünyasını başkaları da keşfetsin.
 
Dip bucak temizlenmiştir yuvamız. Her yer, her şey tiril tiril. 
 
Artık hazırız. Sonbahar bütün zarafetiyle yaşasın ömrünü. Gönül rızasıyla kışa bıraksın yerini. Gelsin deli fişek yağan yağmurlar, karlı baranlı geçen kışlar. Elimizde bir bardak çay, pencereden izleyelim seyrini.

14 Eylül 2012 Cuma

Hayat bazen çok zor




tüm kapıların kapandığı bir geceye uyanıyorum.
simsiyah, zifiri bir karanlık.
sonunda ışık var mı, aydınlığa çıkacak mıyım; bilemiyorum.
tüm sebeplere başvursam da boynu bükük bir halde kala kalıyorum sonunda.
ağlamaktan gözlerim şiş!
duygularım perma perişan.
düşüncelerim zorlukla toparlamaya çalışıyor kendisini.
herşeye rağmen dilimde bir nida: el-Halık!
*
zirvede değilim.
bulunduğum imkanlara bakıp da dünyanın en mutlu, en mükemmel insanı zannedilebilirim.
ama değilim.
uçurumdan aşağıya düşüyorum.
ve paraşütüm bir türlü açılmıyor!
*
 

*Fotoğraf, Steve McCurry'nin objektifinden.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Kayıp zamanlar, mekanlar, insanlar


Sevinç Çokum okumalarına devam ediyorum. Duru Türkçesi, sade anlatımı, sosyolojik tahlillerini betimlemeler yoluyla vermesi Çokum’un dilinin en beğendiğim özellikleri. Bu sefer elimde “Kayıp İstanbul” var.

Kendi çocukluk yıllarını, çevresinde olup biten hadiseleri, hayatında derin bir iz bırakmış kişileri fotoğraflar üzerinden anlatıyor yazar. Fotoğraflara dalıp düşüncelerin gölgesinde kaybolmak yerine sözcüklerin büyüsünden yararlanarak anlatmayı, muhayyilemize bir manzara, bir portre sunmayı tercih ediyor. Geçmiş zamandan seçtiklerini, hatırladıklarını –kendi deyimiyle- bir meyve hevengi, çiçek tacı hazırlar gibi bir araya getirerek müdekkik, maziyle alâkadar okuyucusuna sunuyor.
O anlatırken, kâh İstanbul vapurları düdüğünü öttürerek geçiyor yanımızdan, kâh boğaz gezmeleri kaçamak bakışlarla göz kırpıyor bize. Bir zamanların modası kırmızı eşarpların hikâyesi ayaklanarak geliyor yanımıza; fotoğraf albümlerinin tozlu sayfalarından çıkarak. İlk tost makinesinin, hızlı hayata geçişin sembolü olarak görülmesi dolayısıyla kimi çevrelerce yadırganması, kimilerince tutulması toplumun değişime açık/kapalı yüzünü göstermesi açısından önemli ipuçları sunarak modernleşmeye başlayan insanın tüketim anlayışını aktarıyor incelikle. Tahta, bakır, kalay kaplar gittikçe elimizin altından çekilerek yerine daha iyisi, daha güzeli ve daha kullanışlısı olan çelik, teflon tencereler geliyor. Gaz tenekelerinin yahut soğan çuvallarının yanında kim bilir kimlerin evlerinden kalmış kitapları kiraya veren edebiyat meraklısı bakkallar bir bir kepenk indiriyor; süpermarketler karşısında yenik düşerek.  

Aslında yitip giden, kaybolan “Kayıp İstanbul” değil, gün geçtikçe değişen, başkalaşan yaşantımızdı. Hâlâ da sürüyor bu değişim. Tabiat ile eşya, değişimi bizzat hizmetini gördüğü sahibine, yani insana borçlu. Akıl ve irade sahibi olan insan yeniliğin öncüsü olmakla kalmıyor ne yazık ki. Eskiyi ve ona dair olan varı yoğu çarçabuk silip yok etme telâşıyla hatıralarını, alışkanlıklarını, değerlerini de kaybediyor.

Tanpınar, insan ve zaman, mekân mefhumlarını bağdaştırırken sanırım bunu anlatmak istiyordu. Yaşadığı ânı ve yeri bizzat eskiten insanoğlunu.

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur.”

Belki de bu yüzdendir yeni bir elbise, ayakkabı, koltuk aldığımızda eskiyi hor ve hakir görüşümüz. Kullanılamaz addederek eskici tezgâhına yahut çöp konteynırlarına mahkûm edişimiz.

Tatminsizliğin bu raddeye kadar gelmesi algılarımızla alâkalı. Çağın haz almaya odakladığı akıl ve yürek can çekişedursun, biz ise yeninin daima değişenin peşindeyiz.
Bir de ne olursa olsun terk ettiğiniz bir yere geri dönmenin imkânsız olduğu gerçeği var. Dönmek belki… Aslolan oranın bizim bıraktığımız gibi olmadığıdır. Bu sebepten vücut bulur hep hayıflanmalarımız. Sevgili çocukluk günlerim, ah gençliğim, nerede o eski zamanlar, bizim zamanımızda böyle miydi, seremonileri… 


29 Ağustos 2012 Çarşamba

Yaprak yaprak hüzün yağan mevsim


Geldi mi bir hazan mevsimi daha? Göçmen kuşları düştü mü yollara? Cümle mahlûkat büründü mü sonbahara?

Batıp giden sevgililer; bu güzel güneşli havalar, ruha esenlik veren inşirah dolu rüzgârlar, dallarda meyveler, yollarda çiçekler, elim bir vedanın mahzun habercisi midirler? Bu nasıl kederden bir elbisedir sapsarı! Hiç yüksünmeden rengiyle, kokusuyla, varlığıyla nazarları koyu bir hüzne dâvet etmekte, ruha acıyla hakikati bildirmektedirler.

Şimdi bazı varlıklar belli bir vakte kadar uykuya yatmakta, bazısı da ölümün koynuna uzanmaktadır. Bunun en belirgin ve zarif örneği yapraklar... Usulcacıktan düşerken toprağa, telâşsız ve sükûnet içindedirler. Aynı kelâmı söylerler hep bir ağızdan aheste beste:

“Sonunda bize ölüm geldi çattı.” 1
 
Bu söz aslında sessizce attıkları bir çığlıktır bize ıztırap veren, yüreğimizi burkan, hicrana sürükleyen.
Yaprak metaforu basitmiş gibi görünse de ardında kocaman ve yalın bir gerçeği saklar. İsabet değil midir şairlerin en çok yapraklar üzerinden sonbaharı anlatması? Meselâ bir Attila İlhan şiiri der ki: “Oysa ben akşam olmuşum/Yapraklarım dökülüyor/Usul usul/Adım sonbahar.” Ya Gülten Akın şiirinden bir mısraya ne demeli? “Soludum, üfledim, yaprak pırpırlandı, Ağustos dindi.” Bir de Tanpınar’ın Sonbahar isimli şiirinden dökülenler: “Durgun havuzları işlesin bırak/Yaprakların güneş ve ölüm rengi/Sen kalbini dinle, ufkuna bak.”
Bütün bu olup bitenler ile kâinat kitabı apaçık bir dille değişimi, geçip giden hayatı anlatıyor: “Bak bana. Bir de aynalara. Faniyiz hepimiz, buralardan gideceğiz.”
 
Akabinde susuyor kâinat, Bediüzzaman konuşuyor temsilen:
 
“Güz mevsiminde yaz, bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribatı idam değil. Belki, vazifelerinin tamamıyla terhisatıdır. Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrîgattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzârâttır. Hem zîşuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ikazât-ı Sübhâniyedir.” 2
 
Vaktin ikindisine işaret eden bu bahar ile duâya açılıyor dilim, yüreğim. Ateşten dertop olmuş yapraklara basarak geçiyorum yollardan. Kokular salınıyor bahçelerden, beni benden alan. Güz gülleri bunlar; renk renk, fevç fevç. Ağdı ağacak bir güne uyanıyorum ömrümün. “Ve’l asr” nidası duyuluyor her bir taraftan. 

Yaşlanıyorum.
 
Yeniden doğacak olmak ne güzeldir Rabbim!

Dipnotlar: 1. Müddesir Sûresi, 47.
                     2. Onuncu Söz.

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=7780

24 Ağustos 2012 Cuma

Çocuk oyalama sanatı


merhabalar efendim,
bu post günlük minvalinde olup bol miktarda mahremiyet içermektedir.
aslında özele ait bilgiler vermeyi gereksiz bulurum.
lakin "çocuk oyalama sanatı" üzerine felsefik söylemlerde bulunması ve sosyal mesaj içerikli olması hasebiyle uygun görülmüştür.


efendim, 11 yaşındaki kuzenim 1 haftalığına bize geldi.
kendisi zamane çocuklarından biri: bilgisayar bağımlısı, kitap okumayı sevmeyen, ikide bir "canım sıkılıyor" serzenişleriyle ortalığı velveleye veren bir çocuk.
tüm bu olumsuz özelliklerine rağmen tuhaf olan "niye" sorusuyla septik kozmoğrafyacılarına taş çıkartması.

çıkarım 1: modern çağın kuşkucu insanından şüpheci çocuklar meydana geliyor demek ki... ancak tahkiki bilgiye ulaşmaktan öte inanmamayı tercih eden, aslında itiraz mahiyetini taşıyan bir "niye" sualler listesi.

işte örnek, herşeyi bildiğini zanneden küçük cadı sabahleyin mutfağa yanıma gelmiş soruyor:

-saliha abla, niye krepleri küçük yapıyorsun?
-saliha abla, gözün niye mavi? mavinin içinde niye sarı var?
-saliha abla, niye kuşun tırnaklarını kesmiyorsunuz?
-saliha abla, niye....
-saliha abla, niye...
....

ya Allah, bismillah deyip, cevaplıyorum. bazısında susuyorum. ama nereye kadar! sonunda patlıyorum. bu sefer bana hanfendi bakın ne diyor:

-saliha abla kendine mukayyet ol.

la kızım, ben şimdi sabretmesem mahalle camiisinin musalla taşına uzanıyor olurdun, diye geçiriyorum içimden.

neyse, görmezden geliyorum, umursamıyorum, simgesel ödüllerle pekiştiriyorum söylediklerimi yapması için, gözlerine bakıyorum kızgınca haddini bilsin diye. ben dilini kullanarak, dikkatini farklı noktalara çekmeye çalışıyorum. hasılı kelam bildiğim tüm psikolojik yöntemleri uyguluyorum. yok, yok yine kar etmiyor. ergenlik psikolojisi çalıştığım master tezi canlanarak devasa bir heyula halinde üstüme yürüyor. yazdığım onca argüman boşmuş laa! akademyanın kulakları çınlasın. bak gerçek hayat hiç de öyle değil. küçük canavar taş söktürüyor bana.

ama yenilmiyorum arkadaş. yıkılmadım, ayaktayım.

bilgisayar başında süreli oturuyor. en fazla 1 saat. daha fazla oturmasına müsaade etmiyorum. cısss...

geri kalan koca bir vakitte ne yapacağını şaşırınca alternatifler sunduk ailecek ona. birlikte fotoğraf çekmeye çıktık, sahilde yürüyüş yaptık, akşam pikniğine gittik, kütüphaneye götürüp kitap seçtirdim, keçeden ayraçlar, çiçekler yaptık, kur'an, risale okuttuk, mikado oynadık, necip fazıldan şiirler okuduk fon müziği eşliğinde, kızkardeşimle cup kek yaptılar, tiyatro gösterimi bile sunduk zat-ı şahanelerine.

küçük canavar hala canım sıkılıyor diye başımda cirit atıyor arkadaş.

çıkarım 2: yarın bir gün evlat sahibi olduğunda bilgisayar ve tvden uzak tutmanın en etkili yollarını aramakla kalmayıp çocuklar için farklı alternatifler de bulmalı. kurslar bu noktada şehir çocuğunun imdadına yetişecek en güzel çare.  uzun süreli meşgaleler ile kaliteli zaman geçirmesini sağlamalı ki hayatı kıymet kazansın, istidatları gelişsin, kabiliyet sahibi olsunlar. yoksa evin içinde durmuyor afacanlar. ya bilgisayara ya tvye gönüllü mahkum oluyor.

küçük cadının gitmesine 2 gün kaldı. sağ selamette kalırsam eğer yine buralarda görüşürüz efendim.
hoşça kalın.


Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Blog Arşiv

Etiketler

Pages

Buscar