14 Aralık 2011 Çarşamba

NEFSİN DİKİLİTAŞLARI: GÖKDELENLER



Güneş kaçamak bir bakış edasında süzülür, başınızı okşarken, merakla kafanızı kaldırır ve o hazin tabloyla karşılaşırsınız: Gökyüzünü delip geçecekmişçesine yükselen ruhsuz, betonarme binalar, gökdelenler… Müstehzi bir tebessümün eşliğinde göz kırparlar size. Ruhunuzu boğarcasına. Bu kibir abideleri Tanrılığa soyunmuş insanoğlunun suret bulmuş nefsinden başkası değildir.
Bekayı arzulayan insan, sonsuzluğu göklerde arayadursun. Ta çağlar evvelinden benzer hikâyeler ile çıkar karşımıza. Misal, Babil Kulelerini diken zihniyet. Hatırlayalım hep beraber. Kavimlerden bir kavim semaya yerleşip, imtihana çekilecek ve ölüme erişecek yeryüzü sakinlerinden uzaklaşmaları gerektiğini düşünüyordu. “Sonra, ‘Kendimize bir kent kuralım’ dediler, ‘Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.”[1]Onlar bu düşüncenin tesellisiyle avunurken, hızla taşları üst üste dizerken, gökyüzüne anbean yaklaşırken -Tevrat’ın rivayetine göre- Tanrı bu fikir/fiil karşısında celallenir ve apansız bir felaketle kuleleri yerle bir ediverir.
Kur’an-ı Kerim’de, kule kelimesi benzer bir anlam taşıyarak karşımıza çıkar, fakat aynı olayın nosyonu olarak değil. Firavun da, Musa’nın Tanrısına ulaşmak, göklere uzanmak için kule inşa etme yolunu seçmektedir. Bunun için tebaasına bakınız ne der: “Firavun: ‘Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi, benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki Musa'nın tanrısına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir’ dedi.”[2] 
O günden bugüne, değişen bir şey yok. Ölümsüzlüğün talebi için olmadık işler yapan beşer kendini dizginleyemiyor. Çiçek dikercesine gamsız, tasasız halde ha bire gökdelenler dikiyor.
Tahsin Yücel, 2006 yılında yazdığı “Gökdelen” isimli romanında yer yer ironiler, yer yer de göndermeler ile ezeli ve ebedi bir hayat tasarlama çabasındaki insanoğlunun ruhunu harikulade bir şekilde betimler. Hem de İstanbul’u New York’a benzetmeye çalışan, şehre modern bir hüviyet kazandıracağını iddia eden mimar Niyorklu Temel üzerinden:
“Bizim Niyork’lunun defterinde ne geçmiş var ne gelecek, bir sonsuz şimdiki zamandır onunki, insana bir ölümsüzlük, en azından bir değişmezlik duygusu verecek bir şimdiki zaman, bir duruş.”[3]
İşbu romanlar, ruh tasvirleri yaparken hakikatin özüne adım adım yaklaşıyorlar, buradan anlayabiliyoruz. Peki, sade ruh tasvirleri mi? Âdemoğlunun yüzyıllardan bu yana temel meseleleri neyse bir bir ele alıp inceleniyor, irdeleniyor. Değişen sadece üsluplar ve yazarları.
Gökdelen romanının bende uyandırdığı düşünceler, yakın zaman evvel okuduğum bir haber ile birleşince derin hüzünlere sevk etti beni. Habere göre, 2011 Çin Gökdelen Şehirleri Listesi (The 2011 China Skyscraper City List) Çin ve Tayvan’ın dünyanın en uzun 10 binasının 5’ine sahip olmalarıyla övündüğüne işaret ediyor. Süratle artan nüfusuna barınmak için gökdelen hizmeti sunan Çin, bu eylemini bir övünç vesilesi telakki ediyor.
Oysa insan, göklere çıktıkça zeminde kalanları birer karınca addeder, enaniyet damarı her lâhza kabarırken, fani ve aciz bir kul olduğunu yadsımayla karışık unutuyor.
Bu unutuş, trajik bir son hazırlıyor, nisyan ile meftun insana. Ve ne olursa olsun ölüm gerçeği değişmiyor.
  
Yeni Asya Gazetesi 14.12.2011 Kumbaramdaki kelimeler Köşesi SF 



[1] Yar.11: 4, Yaratılış Kitabı, Tevrat.
[2] Kasas Süresi, 38.
[3] Tahsin Yücel, Gökdelen, 173.

Hiç yorum yok:

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar