20 Aralık 2011 Salı

Kitap Okuma Saati



Bahçesindeki mandalina, portakal ağaçlarının oturup başbaşa konuştuğu, birbirine benzer kireç boyalı, tek katlı evlerin önünden tin tin geçiyorum usulca. Arada bir camlarıma vursa da dallar aldırış etmiyorum. Yollarda eğleşmemeli. Zira yol uzun vakit kısa.
Nefesimi bırakır bırakmaz gökyüzüne nefti bir leke yığılıyor. Bulutumsu bir hale bürünüyor önce. Az biraz takip ediyor sahibini. Ardından sessizce kaybolup gidiyor.
07:39’da Maşukiye istasyonundayım. Yarım dakika içinde gri mantolu, kır saçlı kadın omuzunda yıllanmış siyah deri çantasıyla yolcuların arasına karışarak 3. vagona giriyor. Yirmi yıllık arkadaşım. Sabah akşam, yaz kış demeden hastalık harici haftanın 6 günü beraberiz. Sefere çıktığım ilk gün onu kalabalıkların arasında nasıl da fark etmiştim; dün gibi hatırlarım. Siyah çantasıyla uyumlu gümrah saçlarının beline kadar uzandığı, körpecik bir kız. Seke seke geliyor, pencere kenarına yerleşip, kitabını çıkarıyor çantasından. Başını kaldırıp dışarıya baktığı pek seyrektir. Gözü hep okuduğunda. Elinde kimi vakit kalın bir kitap vardır kimi vakit ince. Kitaplara olan düşkünlüğünün sebebi nedir? Biteviye merak ederim. Bazı bazı ağladığı olur, keza kahramanlardan birine ziyadesiyle üzülmüştür. Öyle hassas, öyle duygusaldır işte. O, roman kahramanlarına ağlayadursun, mevsimler birbirini kovalar, saçlarına aklar düşer. Lâkin elinden hiç bırakmadığı kitabı ve terk etmediği pencere kenarındaki yeriyle o hâlâ yirmi yıl öncesinin genç kızıdır.
Kitabını bitirdiğinde inmesine henüz vakit varsa eğer, konuşacak, sohbet edecek kimseler arar. Genelde de muvaffak olur. Malûm Anadolu insanı lâflaşmaya meraklıdır. Ya derdini anlatacaktır ya hayallerini.
İşte yine bir yolculuk zamanı. Yeni mezun makinist bir hata yapıyor ve yolun ortasında kalıveriyorum. Ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü ayağa kalkıp, ilerleyemiyorum. Gözüm yolcularda; kimisi paniklemiş, korkuyla etrafına bakınıyor, kimisi işine geç kalacağını düşünerek oflayıp pufluyor, kimisi de umursamaz, gazetesini okumaya devam ediyor. Bizim ihtiyar genç kız sayfalara gömülü. Son birkaç yaprağı kalmış. O, her bir kelimeyi yudum yudum su içer gibi okuyor. Nihayet kitap bitiyor. Bir süre çevresindekileri izledikten sonra karşısında oturan genç kıza gülümseyerek soruyor:
“Öğrenci misin yavrum?”
Kız, evet, diyor ve başlıyor anlatmaya. Hayret! Zamane gençleri pek konuşmayı sevmezler diye bilirdim. Bu seferki öyle çıkmadı. Öğrenci kız daldan dala atlayarak sohbet ederken konu illa ki kitaplara geliyor. Sözü ihtiyar genç kız alıyor ve hayatının sırrını ifşa edercesine fısıltıyla konuşuyor:
“Trenin yolda kalışına pek bir sevindim biliyor musun?”
Kızcağız, geç kalacağız, diye mırıldanıyor karşı çıkarcasına.
“Tren yolculukları benim kitap okuma saatlerim. Vagondan dışarı adımımı attığım an bambaşka bir telâşın içinde buluyorum kendimi. O yüzden diyorum, keşke şu yolculuklar hiç bitmese. Sonsuza kadar sürse… Hep kitap okusam, okusam…”
Öğrenci kız, kadının isteği karşısında hayretle bakakalıyor. Kendisini düşünüyor, hiçbir vakit yaptığı bir işe bu kadar azimle ve istekle sarılmadı. Utanıyor, hatta kızıyor kendine.
Tam o lâhzada yeniyetme makinist doğru işlemi yapıyor ve yerimden homurdanarak kalkıyorum. Kitap kurdu yolcumun sırrı ve arzusu bu mola ile açığa çıkıyor; yirmi yıl sonra.
İnsanlar ne hikâyeler saklıyormuş meğerse yüreğinde.


17.12.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki Cumartesi Hikayeleri

Hiç yorum yok:

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar