23 Aralık 2011 Cuma

Her başarılı kadının arkasında bir erkek (mi) var



Altı çizili satırları yeniden okurken, muhayyilemde şekillenen manzaraya bakıp düşünüyorum; tekrarlanagelenin aksine her başarılı kadının arkasında bir erkek mi vardır? 

Fatma Aliye Hanımdan bahsediyorum. Hani ilk Türk kadın romancımız olarak kabul edilen, “Udî”, “Muhadarat” isimli romanlarıyla tanınan yazar.


Bir devre damgasını vuran, kitapları ve düşünceleri üzerine hâlâ tartışmalar yapılan tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın kızıdır. Yazarlığa Georges Ohnet’in “Volontesi”ni tercüme etmek isteyişi ile adım atar. Eşi Faik Paşa’ya, bu arzusundan bahsedince, haydi tercüme et, karşılığını alır. Peki, bu ibare oyalamak niyetiyle verilen bir cevap mıdır yoksa eşi sonuna kadar hakikî manada kendisini desteklemekte midir? Zihninde yer eden düşüncelerin cevabı elbet kocasının dudakları arasında saklıdır. Ümit ve korku ile sorar: 

“Neşrettirmeye müsaade eder misin?”
Faik Bey’den hiç gecikmeksizin cevap gelir: 
“Hay hay” (Mehmet Nuri Yardım, Yazar Olacak Çocuklar, s. 21).
Böylece hummalı bir tercüme faaliyetine girişen Fatma Aliye “Meram” ismiyle yayınlar ilk göz ağrısını. İlginçtir, kapakta kendi ismi değil uygun gördüğü mahlası yer alır: Bir Hanım. Ve ardından bereketli Nisan yağmurları gibi eserler meydana gelir. Bu eserlerin varoluşunda en büyük destekçisi kocasıdır.
Beni ta derinden etkileyen, hayranlıkla ve zihnime kazırcasına tekrar betekrar aynı satırları okumama sebep olan, Faik Bey’in desteğinin hayat bulmuş haliydi:
“… Kimseler Faik Paşa’nın zevcesine düşkünlüğünü bilmeyecek. Gece yarıları ‘siz hâlâ çalışıyor musunuz efendim?’ diyerek kahve yapıp şalını omuzlarına dolayışını bilmeyecek. Faik Paşa sert, katı, mesafeli bilinecek. Mesafe koyanın yalnız Fatma Aliye Hanım olduğunu kimseler bilmeyecek” (Fatma Barbarosoğlu, Fatma Aliye: Uzak Ülke, s. 180-181). 
Çevremdeki bazı kadınların eşlerine bakarken Fatma Aliye’nin ne kadar şanslı olduğunu anlıyorum. Üretmek ve kendi başına bir şeyler yapabilme lezzetini tatmak isteyen kimi kadının proje ve eylemleri daha yolun başında bozguna uğruyor. Hem de en yakını olarak addedilen eşleri tarafından. Erkeğin gerekçeleri ise anlamsız bir söz yığınından ibaret: Ne yapacaksın?, Gereksiz işler, boş ver, sen evinle ilgilen... Bu ifadeler, sahiplerinin nasıl bir zihniyete sahip olduğunu açıkça gösteriyor. Hoşgörü ve atılımdan yoksun, kadını zayıf gören ve görmek isteyen bir tutum, bir yaklaşım. Hâlâ var mıdır böyleleri, demeyin. Onlar aramızda yaşıyor, elini kolunu sallayarak serbestçe dolaşıyor.
Fatma Aliye Hanım şanslıydı. Zira tek destekçisi eşi değildir. Babası Ahmet Cevdet Paşa kızının yazı kabiliyetini keşfettikten sonra kendisiyle yakından ilgilenir. Yine meşhur romancı Ahmet Mithat Efendi de ömrü hayatı boyunca manevî kızı olarak gördüğü bu zeki kadına yardım etmiş, yol yordam göstermiş, nitelikli eserler verebilmesi için onu bizzat itinayla yetiştirmiştir.
Çokeşlilik, moda, cariyelik gibi konularda İslâmî ölçülerle cevap veren, edebiyattan tarihe, sosyolojiden felsefeye kadar pek çok alanda kalemini ustalıkla konuşturan Fatma Aliye “elli Türk lirası”nın üstünde yer alan resminde nedense hüzünlü bir duruş sergiliyor.
Onun bu hüznünün arkasında yaşadığı imtihanların ağırlığı okunurken, her şeye rağmen muzaffer ve güçlü kadın imajını lâyıkıyla taşıdığını görüyoruz. Hayatı, eserleri, fiilleri başarılı oluşunun ardında saklanan destek ve hamilerinin varlığından izler fısıldıyor. 

22.12.2011 Yeni Asya Gazetesi 

20 Aralık 2011 Salı

Kitap Okuma Saati



Bahçesindeki mandalina, portakal ağaçlarının oturup başbaşa konuştuğu, birbirine benzer kireç boyalı, tek katlı evlerin önünden tin tin geçiyorum usulca. Arada bir camlarıma vursa da dallar aldırış etmiyorum. Yollarda eğleşmemeli. Zira yol uzun vakit kısa.
Nefesimi bırakır bırakmaz gökyüzüne nefti bir leke yığılıyor. Bulutumsu bir hale bürünüyor önce. Az biraz takip ediyor sahibini. Ardından sessizce kaybolup gidiyor.
07:39’da Maşukiye istasyonundayım. Yarım dakika içinde gri mantolu, kır saçlı kadın omuzunda yıllanmış siyah deri çantasıyla yolcuların arasına karışarak 3. vagona giriyor. Yirmi yıllık arkadaşım. Sabah akşam, yaz kış demeden hastalık harici haftanın 6 günü beraberiz. Sefere çıktığım ilk gün onu kalabalıkların arasında nasıl da fark etmiştim; dün gibi hatırlarım. Siyah çantasıyla uyumlu gümrah saçlarının beline kadar uzandığı, körpecik bir kız. Seke seke geliyor, pencere kenarına yerleşip, kitabını çıkarıyor çantasından. Başını kaldırıp dışarıya baktığı pek seyrektir. Gözü hep okuduğunda. Elinde kimi vakit kalın bir kitap vardır kimi vakit ince. Kitaplara olan düşkünlüğünün sebebi nedir? Biteviye merak ederim. Bazı bazı ağladığı olur, keza kahramanlardan birine ziyadesiyle üzülmüştür. Öyle hassas, öyle duygusaldır işte. O, roman kahramanlarına ağlayadursun, mevsimler birbirini kovalar, saçlarına aklar düşer. Lâkin elinden hiç bırakmadığı kitabı ve terk etmediği pencere kenarındaki yeriyle o hâlâ yirmi yıl öncesinin genç kızıdır.
Kitabını bitirdiğinde inmesine henüz vakit varsa eğer, konuşacak, sohbet edecek kimseler arar. Genelde de muvaffak olur. Malûm Anadolu insanı lâflaşmaya meraklıdır. Ya derdini anlatacaktır ya hayallerini.
İşte yine bir yolculuk zamanı. Yeni mezun makinist bir hata yapıyor ve yolun ortasında kalıveriyorum. Ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü ayağa kalkıp, ilerleyemiyorum. Gözüm yolcularda; kimisi paniklemiş, korkuyla etrafına bakınıyor, kimisi işine geç kalacağını düşünerek oflayıp pufluyor, kimisi de umursamaz, gazetesini okumaya devam ediyor. Bizim ihtiyar genç kız sayfalara gömülü. Son birkaç yaprağı kalmış. O, her bir kelimeyi yudum yudum su içer gibi okuyor. Nihayet kitap bitiyor. Bir süre çevresindekileri izledikten sonra karşısında oturan genç kıza gülümseyerek soruyor:
“Öğrenci misin yavrum?”
Kız, evet, diyor ve başlıyor anlatmaya. Hayret! Zamane gençleri pek konuşmayı sevmezler diye bilirdim. Bu seferki öyle çıkmadı. Öğrenci kız daldan dala atlayarak sohbet ederken konu illa ki kitaplara geliyor. Sözü ihtiyar genç kız alıyor ve hayatının sırrını ifşa edercesine fısıltıyla konuşuyor:
“Trenin yolda kalışına pek bir sevindim biliyor musun?”
Kızcağız, geç kalacağız, diye mırıldanıyor karşı çıkarcasına.
“Tren yolculukları benim kitap okuma saatlerim. Vagondan dışarı adımımı attığım an bambaşka bir telâşın içinde buluyorum kendimi. O yüzden diyorum, keşke şu yolculuklar hiç bitmese. Sonsuza kadar sürse… Hep kitap okusam, okusam…”
Öğrenci kız, kadının isteği karşısında hayretle bakakalıyor. Kendisini düşünüyor, hiçbir vakit yaptığı bir işe bu kadar azimle ve istekle sarılmadı. Utanıyor, hatta kızıyor kendine.
Tam o lâhzada yeniyetme makinist doğru işlemi yapıyor ve yerimden homurdanarak kalkıyorum. Kitap kurdu yolcumun sırrı ve arzusu bu mola ile açığa çıkıyor; yirmi yıl sonra.
İnsanlar ne hikâyeler saklıyormuş meğerse yüreğinde.


17.12.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki Cumartesi Hikayeleri

14 Aralık 2011 Çarşamba

NEFSİN DİKİLİTAŞLARI: GÖKDELENLER



Güneş kaçamak bir bakış edasında süzülür, başınızı okşarken, merakla kafanızı kaldırır ve o hazin tabloyla karşılaşırsınız: Gökyüzünü delip geçecekmişçesine yükselen ruhsuz, betonarme binalar, gökdelenler… Müstehzi bir tebessümün eşliğinde göz kırparlar size. Ruhunuzu boğarcasına. Bu kibir abideleri Tanrılığa soyunmuş insanoğlunun suret bulmuş nefsinden başkası değildir.
Bekayı arzulayan insan, sonsuzluğu göklerde arayadursun. Ta çağlar evvelinden benzer hikâyeler ile çıkar karşımıza. Misal, Babil Kulelerini diken zihniyet. Hatırlayalım hep beraber. Kavimlerden bir kavim semaya yerleşip, imtihana çekilecek ve ölüme erişecek yeryüzü sakinlerinden uzaklaşmaları gerektiğini düşünüyordu. “Sonra, ‘Kendimize bir kent kuralım’ dediler, ‘Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.”[1]Onlar bu düşüncenin tesellisiyle avunurken, hızla taşları üst üste dizerken, gökyüzüne anbean yaklaşırken -Tevrat’ın rivayetine göre- Tanrı bu fikir/fiil karşısında celallenir ve apansız bir felaketle kuleleri yerle bir ediverir.
Kur’an-ı Kerim’de, kule kelimesi benzer bir anlam taşıyarak karşımıza çıkar, fakat aynı olayın nosyonu olarak değil. Firavun da, Musa’nın Tanrısına ulaşmak, göklere uzanmak için kule inşa etme yolunu seçmektedir. Bunun için tebaasına bakınız ne der: “Firavun: ‘Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi, benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki Musa'nın tanrısına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir’ dedi.”[2] 
O günden bugüne, değişen bir şey yok. Ölümsüzlüğün talebi için olmadık işler yapan beşer kendini dizginleyemiyor. Çiçek dikercesine gamsız, tasasız halde ha bire gökdelenler dikiyor.
Tahsin Yücel, 2006 yılında yazdığı “Gökdelen” isimli romanında yer yer ironiler, yer yer de göndermeler ile ezeli ve ebedi bir hayat tasarlama çabasındaki insanoğlunun ruhunu harikulade bir şekilde betimler. Hem de İstanbul’u New York’a benzetmeye çalışan, şehre modern bir hüviyet kazandıracağını iddia eden mimar Niyorklu Temel üzerinden:
“Bizim Niyork’lunun defterinde ne geçmiş var ne gelecek, bir sonsuz şimdiki zamandır onunki, insana bir ölümsüzlük, en azından bir değişmezlik duygusu verecek bir şimdiki zaman, bir duruş.”[3]
İşbu romanlar, ruh tasvirleri yaparken hakikatin özüne adım adım yaklaşıyorlar, buradan anlayabiliyoruz. Peki, sade ruh tasvirleri mi? Âdemoğlunun yüzyıllardan bu yana temel meseleleri neyse bir bir ele alıp inceleniyor, irdeleniyor. Değişen sadece üsluplar ve yazarları.
Gökdelen romanının bende uyandırdığı düşünceler, yakın zaman evvel okuduğum bir haber ile birleşince derin hüzünlere sevk etti beni. Habere göre, 2011 Çin Gökdelen Şehirleri Listesi (The 2011 China Skyscraper City List) Çin ve Tayvan’ın dünyanın en uzun 10 binasının 5’ine sahip olmalarıyla övündüğüne işaret ediyor. Süratle artan nüfusuna barınmak için gökdelen hizmeti sunan Çin, bu eylemini bir övünç vesilesi telakki ediyor.
Oysa insan, göklere çıktıkça zeminde kalanları birer karınca addeder, enaniyet damarı her lâhza kabarırken, fani ve aciz bir kul olduğunu yadsımayla karışık unutuyor.
Bu unutuş, trajik bir son hazırlıyor, nisyan ile meftun insana. Ve ne olursa olsun ölüm gerçeği değişmiyor.
  
Yeni Asya Gazetesi 14.12.2011 Kumbaramdaki kelimeler Köşesi SF 



[1] Yar.11: 4, Yaratılış Kitabı, Tevrat.
[2] Kasas Süresi, 38.
[3] Tahsin Yücel, Gökdelen, 173.

11 Aralık 2011 Pazar

Cennet Kuşları



Yırtık botunun arasından kırmızı çorabı görünüyordu yer yer. Eğer çok hızlı hareket etmez, mesela teneffüslerde ebelemece oynamaya katılmazsa arkadaşlarına, bu kışı rahatça geçirebilirdi. Öyle demişti annesi, sıkı sıkı tembihleyerek. Eklemişti ardından:
“Baban sizin için çalışıyor yavrum, canını ciğerini sizin için veriyor. Geçen gün inşaattan düştüğünü ne çabuk unuttun?”
“Unutmadım anne. Hep aklımda. Derslerime çok çalışacağım ve size ben bakacağım.”
Annesi, benim zeki kızım, dercesine saçlarına uzandı. Gizem biliyordu bu dokunuşu, tanıyordu. Ne vakit annesi ona güvendiğini anlatmak istese, elleriyle konuşurdu. Yumuşak kavislerle okşarken başını, parmaklarının her bir hareketi önce harfleri, derken kelimeleri, nihayet cümleleri getirirdi meydana. Ana kız sevgi ve emniyet hissinin halesinde buluşurdu.
“Allah zihin açıklığı versin kızım. Öğretmeninizi dikkatlice dinleyin. Haydi, güle güle.”
Gizem ve ablası İrem, annesinin dualarına bürünerek okula gittiler her sabah. Yağmurlarda ıslandılar, rüzgârlarda koşturdular. Okul çıkışlarında masallar anlattılar, söylediler şarkılar sokaklarda el ele. Zor bilmecelerle birbirlerini test ettiler. Paylaştılar kahkahalarını gökyüzüyle. Geceleri uyumadan evvel semadaki yıldızlara bakıp hayaller kurdular. Gizem polis olacağını söylüyordu her seferinde. Ablası ise sürekli fikir değiştiriyor; bir gün öğretmen, bir gün doktor olacağım diyordu. Gizem gülüyordu bu kararsızlığa. Ablası kızıyordu ona. Şakacıktan kavga ediyorlardı. Annesi kavgalarını gerçek zannedip onları uyardığında, kollarını birbirlerinin omuzlarına atıp gülümsüyorlardı.
İkilinin ayrı durduğu nerde görülmüş! Tutturmuşlardı yine banyoya beraber girmek için. Aklı sıra büyüdüklerini ispatlıyorlardı annesine. Üstelik bilmiş bilmiş söylenmiyor muydu Gizem!
“Anne, koskoca kız olduk artık. Ben 11 yaşındayım. Düşünebiliyor musun, 11! Ablamın saçlarını çok güzel şampuanlayacağım o da benimkini şampuanlar. Tertemiz oluruz. N’olur izin ver.”
Gizem’in hazırcevaplılığı ve haklı oluşu karşısında ne diyebilirdi kadıncağız. Daha dün ellerine aldığı bebeği şimdi akıllı mı akıllı, kucaklara sığmaz bir kız olmuştu. Her geçen gün hızla büyüyordu. Yakında boyları beni geçer, diye düşündü kızları yıkanmaya yollarken.
Pürneşe banyoya girdi kızlar. Gizem’in annesi, kocasının biten çayını tazeledi. Diğer iki çocuğunun ödevlerine yardımcı olmaya çalıştı. Kendisine yeni bir demli çay doldurdu. Bir kaşık şeker attı. Uzun uzun karıştırdı. Çayından bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu. Kalkıp banyo kapısına geldi. Kızlarına seslendi.
Çıt yoktu.
Yeniden bağırdı. Telaşla yanına gelen kocasının kolunu sıktı, kuvvet almak istercesine. Kapıyı açtıklarında, şofbenden sızan gaz ile zehirlenen Gizem ve İrem yerde hareketsiz yatıyordu.
*
Gizem, ölüm meleğini güldürüyor, hazırcevaplılığıyla onu şaşırtıyordu. Azrail, bu insanlar ne kadar tuhaf yaratıklar, diye düşünürken bir yandan Gizem’in sorularını yanıtlıyor, bir yandan ona ve ablası İrem’e Cenneti tanıtıyordu.
Onlar artık Cennet’in bir kuşuydu. Rahmet-i İlahi, ağırlıyordu bu iki meleği en güzel misafirhanesinde cömertçe. Yeryüzünün insanları İrem ile Gizem’e ağlarken, çocuklar sevinç çığlıkları atıyordu cennette.

10.Aralık.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta Sonu Eki Cumartesi Hikayeleri

7 Aralık 2011 Çarşamba

Ne Okumalı?



Türkiye İstatistik Kurumunun Mart 2011’de yaptığı açıklamasına göre sadece 2010 yılında ülkemizde 34.857 kitap yayınlandı. Bir önceki yıla nazaran % 14,3 oranında bir artış söz konusu.

Tüm bu rakamlar, istatiksel bilgiler dünya çapında her an gittikçe zenginleşen bir kütüphanenin varlığını müjdelemekte bize. Baskı alanında yaşanan gelişmeler, daha çok kitabın daha çok okuyucuya akıl almaz bir hızla ulaşmasını sağlıyor. Misal; internetten verdiğiniz onlarca kitaptan oluşan siparişiniz ertesi gün kapınızda. Büyük nimet!

Yalnız bir sorunumuz var. Yüzlerce seçenek arasında tercihimizi nasıl yapmalı, hangi kitapları okumalıyız? Düşünsenize bir, sadece Türkiye’de değil dünyada okunmayı bekleyen bir sürü kitap var, zaman ise kısıtlı mı kısıtlı... Bazılarının sadece ismiyle, yazarıyla yetinebilmek çok acı.

Zamansızlık nedeninden ötürü bile seçici davranmak zorundayız.

Bunun yanı sıra bir kitabın bize kazanımlar sağlamak üzere ruh dünyamızı beslemesi, fikri anlamda gelişimimize katkıda bulunması ve tüm bunları sunarken zevk vermesi aradığımız en önemli özellikler. Şayet bu saydıklarımızdan biri eksik olduğu takdirde ya okunan lezzet vermiyor yahut vaktimiz israf yağmurunda heba olup gidiyor.

Bir rol model olması, hayatımızı şekillendirmede örnekler vererek yol göstermesi ve merakımızı kamçılaması açısından biyografi ile portre çalışmalarını önemli ve besleyici buluyorum. Zira başkalarının hayatı bizim için bir başarı haritası olması açısından kılavuz mahiyetini taşıyor.

Elimde yeni bitirmiş olduğum bir kitap var: Siretler ve Suretler. Beşir Ayvazoğlu’nun kaleminden çıkan bu kitap bir portre çalışması. Bünyesinde 40 ismi barındırıyor. Ayvazoğlu’na, Aksiyon dergisinde yazarlık teklifi gelince; kültür, sanat ve siyaset camiasından tanıdığı insanları anlatmaya karar verir ve ortaya insan keşfinin nefis bir yolculuğu olan bu eser çıkar. Kitapta kimler yok ki… Ali Fuat Başgil, Ali Ulvi Kurucu, Ayhan Songar, Hayrettin Karaman, Barış Manço, Ümit Meriç, Hikmet Barutçigil, Nazan Bekiroğlu bu isimlerden sadece birkaçı.

Mesela, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatına önsöz yazan Ali Ulvi Kurucu’nun Fuzulî’den Necip Fazıl’a, Şeyh Galib’den Yahya Kemal’e, Faruk Nafiz’e kadar yüzlerce şairden ezbere şiirler okuduğunu, Mehmet Akif’in ölümsüz eseri, kallavi bir yapıt olan Safahat’ın tamamını ezbere bildiğini bu kitaptan öğreniyoruz.

Mahir bir hekim ve ilim adamı olan Ayhan Songar’ın yanından hiç eksik etmediği fotoğraf makinesi, kamerası ve teybiyle ânı ve akıp giden güzellikleri kaydettiğini yine bu kitap anlatıyor.  Bu gün pek çok yerde karşımıza çıkan Peyami Safa ve Necip Fazıl’a ait portre fotoğraflarına onun vizöründen bakıyormuşuz aslında. 

İslam hukuk alanındaki çalışmalarıyla elan bir otorite olarak kabul ettiğimiz Prof. Dr. Hayreddin Karaman’ın ortaokul birinci sınıfta başarısız olduğu için okuldan ayrıldığını bir sene terzinin, bir sene de demircilikle iştigal eden babasının yanında çıraklık yaptığını, akabinde üç aylık süren işportacılık dönemini okula dönerek kapattığını okuyoruz.

Türkiye’nin İlahiyat menşeli ilk profesörü Mehmet Aydın’ın –kendisi şu an Devlet Eski Bakanıdır- hitabetinin güzelliğinin altında yatan sırrı kitabın satır aralarında yakalıyor, şaşkınlıkla gülümsüyoruz.  Ailesi çiftçilikle uğraşan küçük Mehmet tam bir kitap kurdudur. Kitaplardan öğrendiği her şeyi “Sevgili öküzler, muhterem inekler” diye söze başlayarak hayvanlara anlatır, böylece bildiklerini hem özümser hem de unutmazmış.

Otostopla gittiği Avrupa’dan Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisini bitirerek ülkesine dönen Barış Manço’nun, Üsküdar’da dünyaya geldiğini, burada mümtaz bir İstanbul terbiyesinden geçtiğini ve müziğindeki doğu-batı sentezinin bu yetişme koşullarından dolayı sağlam bir altyapı oluşturduğunu kitap vasıtasıyla biliyoruz.

Daha pek çok isim beraberinde ilginç, ibretlik bilgiyi taşıyor. Meraklısı devamını notlar alarak kitaptan okumalı. Kendisine yakın hissettiği ilim adamını seçmeli ve yaşantısından aldığı örnekleri kendi hayatına serpiştirmeli.

Kitaplar, işte bunun için var.

7.Aralık.2011 Yeni Asya Gazetesi Kumbaramdaki Kelimeler Köşesi SF

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar