23 Kasım 2011 Çarşamba

MUTFAKTA ONTOLOJİK BAHİSLER


Bir yandan kakaolu pudingi karıştırırken lezzetli olması için dualar okuyup üflüyor, bir yandan düşünüyordum çarçabuk geçen hayatımı. Belki birkaç saat öncesi yaşadıklarım belki aylar evvelinden çıkagelen bir hatıra. Ve çok uzaklardan gelip çok uzaklara giden tahayyüller, tasavvurlar.

Biz kadınların, kendimizle baş başa kaldığı en özel mekânlardan biridir mutfak. Sair zamanlarda hayatın meşgaleleriyle savrulup giderken, mutfağa adım attığımız lahzada iç muhasebe mekanizmamız devreye girer. Günü ne şekilde geçirdiğimizden tutun da insan ilişkilerinin detaylı bir incelemesini yapana kadar… Bazen geleceğimizi şekillendirir, bazen geçmişi değiştirmek için çabalar dururuz.


Her şey göğsümüzde bir hazine gibi saklı duran o yerde biter. Hani şairin en veciz ifadelerle betimlediği.


“Gönül dertmekân delim delim deliresi.”[1]


Sahi şair ne güzel anlatmış; yüreğe, sevgiye, hürriyete, savaşa ve ölüme dair hissettiklerini. Okuduğum pek çok satır ruhumu ayaklandırıyor ve pudingi karıştırmaya devam ederken dualarıma, Attila İlhan’ın “Duvar” isimli kitabının şiirlerinden dizeler karışıyor:


“İnsan bir düşünse ne çok şey bulabilir/ hatırlamak gülmek ve ağlamak için/ arzularımız nereye sürüklüyor bizi/ neredeydik hangi rüzgâra karıştık/ ve şimdi ne tür manzaralar çekiyor/ karanlıklar içinde açılmış gözlerimizi.”


Ah bir düşünebilsek, hakikaten ne çok şey bulacağız be şair! Yüzyıllardır dinin ve ontolojinin sorduğu o dört suale cevap arasak, kim bilir nasıl değişecek hayatımız.[2] En başta, bir robottan farksız, alışagelmiş bir şekilde yaptığımız yüzlerce eylem anlam kazanacak, hayat bulacak. Başrolünü oynadığımız yaşam kıymetlenecek, ebedileşme yolunda ilerleyecek. Var mı daha ötesi?


Lakin bugünün insanı, yani bizler, düşünmeye vakit ayıramıyoruz bir türlü. Süs bitkisiymiş gibi her odaya itinayla yerleştirdiğimiz televizyonlar, başından hiç kalkamadığımız bilgisayarlar, elimizden düşmeyen telefonlar ve dış seslere kapadığımız kulaklıklarımızla tarifi zor bir yalnızlığa sürükleniyoruz.


Kendimizi sürekli bir meşgule alma durumu!


Dışarıdan bakana verdiğimiz mesaj: Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz. Dıt dıt dııt dıııt. Dıt dııt…


Sonra da kalkıp yalnızlaşan bireyin sosyal algıları ve küreselleşen dünyanın metaforları konuları üzerine bir yığın söylevler verip/dinleyip cık cık cık’lar sarf ediyoruz. Nedenler sıralanırken bir bir; can sıkıntısı, tatminsizlik, beğenmezlik gibi, asıl noktayı kaçırıyoruz.

Evet, meselenin aslı tefekkürü ihmal edişimizdir.
Unuttuk, Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!, çağrısının ne manaya geldiğini.[3] Unuttuk, Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine, emriyle nazarlarımızı kâinata çevirmeyi.[4]

Dibine tutmaya ramak kala ocaktan indirdiğim pudingi kâselere boşaltırken söyleniyorum:

“Ah, nasıl bir unutkanlık hastalığına ve düşünce tembelliğine tutulmuşuz!”

Kâseleri buzdolabına yerleştirip, mutfağın ışığını kapatıyorum. Mutfak, havada asılı duran milyonlarca düşünceyle yapayalnız kalıyor.




[1] Attila İlhan, Diliyâr.
[2] Dört sual: Ben kimim?, Nereden geliyorum?, Buradaki görevim nedir?, Nereye gidiyorum?
[3] Sözler, 687.
[4] Rum süresi, 50.


23.Kasım.2011 Yeni Asya Gazetesi Kumbaramdaki Kelimeler 

2 yorum:

Delibu! dedi ki...

Hoş, naif, düşündürücü..

Sevgiler Saliha'cım.

rumma dedi ki...

Çok hoş bir yazı olmuş canım..:)

Salihacım benim senden bir ricam olucak mümkünse tabi..

Gazetenizde link paylaşımları tarzı bir durum yada bölüm sözkonusu olursa benide unutma olur mu..:)

sevgiler Aslı ablan..

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...