16 Kasım 2011 Çarşamba

Çiçeği burnunda bir yazarın yaşadıkları



Adımın yanına “yazar” kimliğinin eklendiği o günden bu güne değişik sohbetlerin ortasında ansızın buluyorum kendimi. Aslında bu sohbetler direk yazmak fiiline atıfta bulunmak üzere şekilleniyor desem daha doğru olur.

İlk kategoride “Ben de yazıyorum.” sözünü söyleyerek yaklaşanlar var. Cümlenin psikolojisi sahibinin niyetini fısıldamakta: Ruhdaşlık kurmak. Yazılarını okuduğu, hayranı olduğu, belki de içten içe kıskandığı yazar kişisiyle ortak bir sohbet dili geliştirebilmek. Kendi zihninde tasavvur ettiği farklı dünyaların insanıyız algısını, bu sözün minvalinde değiştirebilmek. Hasılı, biz aynı dünyanın insanıyız imajını vererek köprü kurma çabasıdır kısacık tümcenin anlattığı.

İkinci kategoride “Yazılarınızın sırrı nedir?” sualine iştahla cevap arayanlar gelir. Malum, sır herkesçe bilinir olsaydı yazdığının veya yaşadığının diğer insanlar nezdinde bir anlamı olmazdı. Lakin soruyu soranlar, her yazarın sırrının göreceli bir tanım kazanıyor olduğunu da anlamazdan hatta bilmezden geliyorlar. Aslında sırrı elde ettiklerinde, o sırrın aynı etkiyi gösterip göstermeyeceği de muammanın ta kendisidir. Adı üstünde; sır, döngüsel bir eylemden ibarettir.

Üçüncü kategoride ise saf niyet ve öğrenme arzusuyla “Nasıl güzel yazı yazarım?” sorusunu yöneltenler yer alır. Samimâne tavır ve ilgi dolu bakışları hakiki talebe olduklarının göstergesi. Elbet uzun bir cevabı hak ediyorlar. Bu yolda atılacak ilk adım çokça okumakla başlar, derim. Ancak “nasıl” bir okuma olduğu önemlidir. Her yazarı okuyup, üslubunu tanımak ve ardından mukayeseler yapmak işin temelini oluşturur. Mukayeseli okumalar hem zihni hem ruhî anlamda mertebeler kazandırır insana. Bu yüzden bu noktayı ihmal etmemek gerek.

İlla ki edebiyatın tüm ürünlerini takip etmeli. Şiir, hikâye, deneme, roman ve anlatılardan bolca beslenmeli, ruh ve anlam dünyamızı zenginleştirmeliyiz.

Ve çokça yazmalı. Harflere motifler giydirip kelimeleri nakışlarla süslemeli. Cümleleri yeni baştan kurmalı; en güzelini bulasıya kadar. Yazı; zevkle, sabırla, özveriyle yazıldığından sarsmalı okuyucuları. Hem yazanın hem okuyanın ruhunda bir yol bulmalı.

Bilirim, zikrettiklerimizi fiiliyata dökmek kolay değil. Fakat unutmamalı; hepsi mümkün şeylerdir.

Dördüncü kategoride yazarlığın ne menem bir şey olduğunu anlamayanlar çıkar karşıma. Üniversitedeyken aynı evi paylaştığım bir arkadaşımı vakitlerden bir vakit  ziyarete gitmiştim. Kitabımı imzalayıp kendisine takdim ettiğimde, arkadaşım gururla, annesine beni gösterip:

“Bak anne, bu kitabı arkadaşım yazdı.” demişti.

Annesinin gözlerinden taşan merak soru olarak doğmakta gecikmedi:

“Kızım, sen ne olmak istiyorsun?”

Absürtmüş gibi görünen bu sual gizli ve derin bir hakikati taşıyordu mahiyetinde. Kendimizi muhasebeye çekmek için bazen bu türden sorulara ihtiyacımız vardır.

Beşinci kategoride yazarın hikayelerini onun hayatından enstantaneler olarak kabul edenler bulunur. Mesela yeri gelir bazı öykülerimde etkili olması için “ben dili”ni kullanırım. Yazı yayınlandığı andan itibaren öyküde geçen olaylar başımdan geçmiş gibi algılanır ve envai çeşit tepkiler gelir. Önce şaşkınlıkla sonra tebessümle karşılarım. Varsın hikâye okuyucunun zihninde böylece hayat bulsun.

Ve bu kategoriler uzar gider. Her biri başka bir insan tipolojisinin özellikleriyle ve hayalleriyle beraber.

 16.11.2011 Yeni Asya Gazetesi





Hiç yorum yok:

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar