30 Kasım 2011 Çarşamba

Düşündüren Kitaplar



Bazen okuduğunuz bir kitabın kurgusundan çok, mantıkî açıklamalarını ve zihninizde dans eden kelimelerin zekânıza işlevsel bir hareketlilik kazandırmasını sağlayan üslubunu beğenir, yazarına hayran kalırsınız. “Ne zeki adam!” sözü dudaklarınızdan hayranlıkla dökülür. İmrenme ile kıskanmak arasında gider gelirsiniz. Okumaya devam ettikçe, yüzünüzde beliren tebessüm dudaklarınızın usulca dalgalanmasını sağlar. Ansızın aklınızda yanan soru işaretleriyle cebelleşirken bulursunuz kendinizi.

Soru bir: Keskin zekânın göstergesi nedir? Meramını anlatmadaki mükemmelliği mi yoksa tespitlerinin cuk diye yerine oturuşu mu?

Soru iki: Yazarı diğerlerinden orijinal kılan zamanında kimsenin dile getirmek istemediklerini cesur bir çıkışla dillendirmesi mi?

Soru üç: Adını koyamadığınız hal ve gidişata günümüz modern dünyasından örneklemeler ve izahlar getirerek tanımlandırması, betimlemeler ile eleştirisini ustalıkla saklaması mıdır yazıya ruh, okuyucuya heyecan veren?

Bazı kitaplar vardır, işbu üç sorunun cevabını bünyesinde taşır. Ömer Faruk Dönmez’in kitaplarında sorgulamaya çalıştığım suallerin yanıtları yer alır. “Hep Aynı Hikâye” ile “Bir Kitap Bir Balta”da 21. yüzyıl insanının, girdabında boğulmaya yüz tuttuğu emperyalizm, kapitalizm, modernizm eleştirileri vardır. İroni ve istiareler bir kılıç misali savrulurken okuyucunun yara almadan ilerleyebilmesi mümkün değil.

İşte bir örnek:

“arkadaşlarım nerde/taşındılar/nereye/hoşgörü mahallesi diyalog apartmanı kat iki ılımlı-istanbul/abi hangi otobüsle giderim ılımlıya?/oğlum orası yeni yerleşim otobüs gitmez/dolmuşa binmen lazım anladın ya/dolmuşa binmek?/haa/peki hangi dairede oturuyorlar/valla hesapta helal dairesinde oturuyorlar/ama doğrusu şaibeler var/çünkü helal dairesi o kadar da geniş değil/onca malı nasıl sığdırdılar?”[1]

Özelde Müslümanlara genelde insanlığa yapılmış bu haklı eleştirinin hedefi, on ikiden nasıl da rahatça vurduğunu, satırlar zihninizde bir bir şimşekler çakarken anlamış olmalısınız. Bu kısacık anlatımı daha akademik bir ifadeyle ve sadece bir cümlede, Rasim Özdenören, “Kafa Karıştıran Kelimeler” isimli kitabında şöyle tavzih eder:

“Günümüzün Müslüman’ı, her türlü siyasî, fikrî kavrama İslam’ın kıstasıyla bakmak yerine, İslam’a İslamdışı dünya görüşlerinin kıstasıyla bakmaya alıştırılmıştır.”

Ne yazık ki algılarımızı bu minvalde çalıştırdığımız bir gerçek. Bugün hangi birimiz bir işi yaparken önceliği “Allah rızasına” veriyor tartışılır. “İhlâs” hala yaşam literatürümüzde asıl manasıyla korunuyor mu, yine bir tartışma konusu. Çuvaldızı kendimize batırırken, düşünmeliyiz: Niçin zamanın âlimi 21. Lem’a’yı (İhlâs Risalesi) en azından 15 günde bir okumamızı ısrarla tavsiye eder?

Dünyevileşme hastalığından ihlâs reçetesi ile kurtulacağımızdan olabilir mi?

Cevabı size bırakıyorum.

30.Kasım. 2011 Yeni Asya Gazetesi  



[1] Ortaya Karışık, Bir Kitap Bir Balta.

23 Kasım 2011 Çarşamba

MUTFAKTA ONTOLOJİK BAHİSLER


Bir yandan kakaolu pudingi karıştırırken lezzetli olması için dualar okuyup üflüyor, bir yandan düşünüyordum çarçabuk geçen hayatımı. Belki birkaç saat öncesi yaşadıklarım belki aylar evvelinden çıkagelen bir hatıra. Ve çok uzaklardan gelip çok uzaklara giden tahayyüller, tasavvurlar.

Biz kadınların, kendimizle baş başa kaldığı en özel mekânlardan biridir mutfak. Sair zamanlarda hayatın meşgaleleriyle savrulup giderken, mutfağa adım attığımız lahzada iç muhasebe mekanizmamız devreye girer. Günü ne şekilde geçirdiğimizden tutun da insan ilişkilerinin detaylı bir incelemesini yapana kadar… Bazen geleceğimizi şekillendirir, bazen geçmişi değiştirmek için çabalar dururuz.


Her şey göğsümüzde bir hazine gibi saklı duran o yerde biter. Hani şairin en veciz ifadelerle betimlediği.


“Gönül dertmekân delim delim deliresi.”[1]


Sahi şair ne güzel anlatmış; yüreğe, sevgiye, hürriyete, savaşa ve ölüme dair hissettiklerini. Okuduğum pek çok satır ruhumu ayaklandırıyor ve pudingi karıştırmaya devam ederken dualarıma, Attila İlhan’ın “Duvar” isimli kitabının şiirlerinden dizeler karışıyor:


“İnsan bir düşünse ne çok şey bulabilir/ hatırlamak gülmek ve ağlamak için/ arzularımız nereye sürüklüyor bizi/ neredeydik hangi rüzgâra karıştık/ ve şimdi ne tür manzaralar çekiyor/ karanlıklar içinde açılmış gözlerimizi.”


Ah bir düşünebilsek, hakikaten ne çok şey bulacağız be şair! Yüzyıllardır dinin ve ontolojinin sorduğu o dört suale cevap arasak, kim bilir nasıl değişecek hayatımız.[2] En başta, bir robottan farksız, alışagelmiş bir şekilde yaptığımız yüzlerce eylem anlam kazanacak, hayat bulacak. Başrolünü oynadığımız yaşam kıymetlenecek, ebedileşme yolunda ilerleyecek. Var mı daha ötesi?


Lakin bugünün insanı, yani bizler, düşünmeye vakit ayıramıyoruz bir türlü. Süs bitkisiymiş gibi her odaya itinayla yerleştirdiğimiz televizyonlar, başından hiç kalkamadığımız bilgisayarlar, elimizden düşmeyen telefonlar ve dış seslere kapadığımız kulaklıklarımızla tarifi zor bir yalnızlığa sürükleniyoruz.


Kendimizi sürekli bir meşgule alma durumu!


Dışarıdan bakana verdiğimiz mesaj: Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz. Dıt dıt dııt dıııt. Dıt dııt…


Sonra da kalkıp yalnızlaşan bireyin sosyal algıları ve küreselleşen dünyanın metaforları konuları üzerine bir yığın söylevler verip/dinleyip cık cık cık’lar sarf ediyoruz. Nedenler sıralanırken bir bir; can sıkıntısı, tatminsizlik, beğenmezlik gibi, asıl noktayı kaçırıyoruz.

Evet, meselenin aslı tefekkürü ihmal edişimizdir.
Unuttuk, Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!, çağrısının ne manaya geldiğini.[3] Unuttuk, Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine, emriyle nazarlarımızı kâinata çevirmeyi.[4]

Dibine tutmaya ramak kala ocaktan indirdiğim pudingi kâselere boşaltırken söyleniyorum:

“Ah, nasıl bir unutkanlık hastalığına ve düşünce tembelliğine tutulmuşuz!”

Kâseleri buzdolabına yerleştirip, mutfağın ışığını kapatıyorum. Mutfak, havada asılı duran milyonlarca düşünceyle yapayalnız kalıyor.




[1] Attila İlhan, Diliyâr.
[2] Dört sual: Ben kimim?, Nereden geliyorum?, Buradaki görevim nedir?, Nereye gidiyorum?
[3] Sözler, 687.
[4] Rum süresi, 50.


23.Kasım.2011 Yeni Asya Gazetesi Kumbaramdaki Kelimeler 

20 Kasım 2011 Pazar

İLİM YOLCULARI



Çöl, en sevdiği sarı elbisesinin ceplerini tersyüz etmiş, içine kaçan kum tanelerini itinayla silkelerken, batan güneşin ardından gelen soğuğu istemeyerek karşılıyordu. Hava sıcaklığının kâh artıp kâh azalması onu sarhoş etmişti. Kırgınlık vardı üstünde. Omzu, boynu, beli tutulmuş, rahat hareket edemiyordu.
Son kum tanesini de çıkardığı cebini yokladı. Temizdi. Rahat bir soluk alarak her zamanki yerine uzandı. Az sonra rüzgâr gelip tepelerinde gezinmeye başladığında hafiften gıdıklanır gibi olduysa da bastıran uykunun ağırlığına dayanamayarak gözlerini kapattı. Rüyaya dalmadan evvel kutup yıldızının heyecanla ona el salladığını hayal meyal gördü.
*
“Yolu yarıladık sayılır.”
“Eh. On üç gündür yollardayız. Az kaldı.”
Çöl, boğazında bir yanmayla uyandığında bu konuşmaları işitti. İki adam ateş yakmış, ısınmaya çalışıyordu. Alevlerin yüzünü aydınlattığı adamlardan biri gümrah kaşlarını çatmış, düşünüyordu. Onun elinde parşömenler olduğunu fark etti çöl. Merakla kum tanelerinden birkaçını yolladı. Okumaya dalan adam rüzgârın taşıdığı taneleri elinin tersiyle yere itti. Neye uğradığını şaşıran kum taneleri Allahtan birkaç saniyede yazıları okumuş, yeteri kadar bilgi sahibi olmuşlardı. Koşa koşa geldiler, çölün kulağına eğildiler:
“Ehl-i tahkik. Hadis yolcularından.”
Çöl anlamamıştı, nasıl yani dercesine baktı.
“Hz. Muhammed’e (asm) isnat edilen yığınla söz var. Bazısı ona ait, bazısı değil. Sahihleri de var yalan olanı da. İşte bu zat ve bunun gibi pek çok hadis âlimi, rivayetlerin doğruluğunu öğrenmek için uzun günler süren seyahatlere çıkıyor. Mekke’den gelen zatlar Mısır, Yemen ve Suriye’deki ravileri arayıp buluyor.”
“Ya sonra?” diye merakla sordu çöl. Onların anlattıklarını ilgiyle dinliyordu.
“Sonra… Hakkında araştırma yaptığı hadisi ravisine okuyup, gül yüzlü Efendimiz’den (asm) bizzat işitip işitmediğini sual ediyor. Cevabını öğrenip gerisin geriye dönüyor. Çalışmalarına devam etmek üzere.”
“Bunca meşakkate kolaylıkla katlanabilmelerinin sırrı nedir?”
Kum tanesi bilgiç bilgiç cevapladı:
“Çünkü Hz. Peygamber’den (asm) işittikleri bir müjde var. ‘Evinden kim ilim için yolculuğa çıkarsa melekler hoşnut olarak ona kanatlarını serer ve Allah onun yolunu cennete çıkarır.’””
Onlar konuşadursun ağaran günle beraber toparlandı iki yolcu. Develerine binip ağır ağır uzaklaştılar. Ta küçük bir nokta haline gelinceye kadar meleklerin onlara kanat serdiğini gördü çöl.
Gördüklerini ise asla unutmadı.

19.11.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki

18 Kasım 2011 Cuma

2. kitap 2. baskı



"Hz. Aişe'nin İzinde", benim 2. kitabım.
2010 yılında yayınlanmıştı Yeni Asya Neşriyat tarafından.
Özelde 12-14 yaş çocuklarına genelde ise anne-babaları için hazırlamış olduğum bu kitapta amaç İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in (asm) eşi Hz. Aişe'yi tanıtmak, anlatmak ve sevdirmek.
Resimlerle süslediğimiz, bulmacalarla pekiştirdiğimiz hikayede Ayşe adaşı Hz. Aişe'yi tanıma yolculuğuna çıkıyor; yine bir kitap ile...
*
Onca sözden sonra sadede geçecek olursak...
"Hz. Aişe'nin İzinde" bugün 2. baskıya gidiyor.
öğle vakti genel yayın müdürü arayıp haberi verdiğinde mutluluktan uçacak gibi oldum.
zira bugünlerde kendimi ruhen pek iyi hissetmiyordum ki...
bu güzel haber geldi.
her hal ve durumda beni koruyan, gözeten Rabbime hamd olsun.
*
bu arada Cuma'nız mübarek olsun.
selametle kalın.


SF


17 Kasım 2011 Perşembe

Hayatın içinden - Bursa



Merhabalar,
bu sıralar fotoğrafla hemhal olmuş bendenizin facebookta fotoğraf sayfası açtığını daha önce haber vermiştim.
birkaç gün evvel can sıkıntısıyla kendimi Bursa'ya attım.
ve heybemde pek çok fotoğrafla geri döndüm.
az birazını paylaştığım sayfama buradan ulaşabilirsiniz.
yalnız fotoğrafları görebilmeniz için facebook hesabınızın açık olması gerekiyor.
sevgiyle kalın.


SF

Haftanın müziği- Apocalyptica-Ruska



müthiş!
her dinleyişimde çok farklı hissediyorum.
ve tanıdık geliyor; ama bir türlü çıkaramıyorum.
iyi dinlemeler...

16 Kasım 2011 Çarşamba

Çiçeği burnunda bir yazarın yaşadıkları



Adımın yanına “yazar” kimliğinin eklendiği o günden bu güne değişik sohbetlerin ortasında ansızın buluyorum kendimi. Aslında bu sohbetler direk yazmak fiiline atıfta bulunmak üzere şekilleniyor desem daha doğru olur.

İlk kategoride “Ben de yazıyorum.” sözünü söyleyerek yaklaşanlar var. Cümlenin psikolojisi sahibinin niyetini fısıldamakta: Ruhdaşlık kurmak. Yazılarını okuduğu, hayranı olduğu, belki de içten içe kıskandığı yazar kişisiyle ortak bir sohbet dili geliştirebilmek. Kendi zihninde tasavvur ettiği farklı dünyaların insanıyız algısını, bu sözün minvalinde değiştirebilmek. Hasılı, biz aynı dünyanın insanıyız imajını vererek köprü kurma çabasıdır kısacık tümcenin anlattığı.

İkinci kategoride “Yazılarınızın sırrı nedir?” sualine iştahla cevap arayanlar gelir. Malum, sır herkesçe bilinir olsaydı yazdığının veya yaşadığının diğer insanlar nezdinde bir anlamı olmazdı. Lakin soruyu soranlar, her yazarın sırrının göreceli bir tanım kazanıyor olduğunu da anlamazdan hatta bilmezden geliyorlar. Aslında sırrı elde ettiklerinde, o sırrın aynı etkiyi gösterip göstermeyeceği de muammanın ta kendisidir. Adı üstünde; sır, döngüsel bir eylemden ibarettir.

Üçüncü kategoride ise saf niyet ve öğrenme arzusuyla “Nasıl güzel yazı yazarım?” sorusunu yöneltenler yer alır. Samimâne tavır ve ilgi dolu bakışları hakiki talebe olduklarının göstergesi. Elbet uzun bir cevabı hak ediyorlar. Bu yolda atılacak ilk adım çokça okumakla başlar, derim. Ancak “nasıl” bir okuma olduğu önemlidir. Her yazarı okuyup, üslubunu tanımak ve ardından mukayeseler yapmak işin temelini oluşturur. Mukayeseli okumalar hem zihni hem ruhî anlamda mertebeler kazandırır insana. Bu yüzden bu noktayı ihmal etmemek gerek.

İlla ki edebiyatın tüm ürünlerini takip etmeli. Şiir, hikâye, deneme, roman ve anlatılardan bolca beslenmeli, ruh ve anlam dünyamızı zenginleştirmeliyiz.

Ve çokça yazmalı. Harflere motifler giydirip kelimeleri nakışlarla süslemeli. Cümleleri yeni baştan kurmalı; en güzelini bulasıya kadar. Yazı; zevkle, sabırla, özveriyle yazıldığından sarsmalı okuyucuları. Hem yazanın hem okuyanın ruhunda bir yol bulmalı.

Bilirim, zikrettiklerimizi fiiliyata dökmek kolay değil. Fakat unutmamalı; hepsi mümkün şeylerdir.

Dördüncü kategoride yazarlığın ne menem bir şey olduğunu anlamayanlar çıkar karşıma. Üniversitedeyken aynı evi paylaştığım bir arkadaşımı vakitlerden bir vakit  ziyarete gitmiştim. Kitabımı imzalayıp kendisine takdim ettiğimde, arkadaşım gururla, annesine beni gösterip:

“Bak anne, bu kitabı arkadaşım yazdı.” demişti.

Annesinin gözlerinden taşan merak soru olarak doğmakta gecikmedi:

“Kızım, sen ne olmak istiyorsun?”

Absürtmüş gibi görünen bu sual gizli ve derin bir hakikati taşıyordu mahiyetinde. Kendimizi muhasebeye çekmek için bazen bu türden sorulara ihtiyacımız vardır.

Beşinci kategoride yazarın hikayelerini onun hayatından enstantaneler olarak kabul edenler bulunur. Mesela yeri gelir bazı öykülerimde etkili olması için “ben dili”ni kullanırım. Yazı yayınlandığı andan itibaren öyküde geçen olaylar başımdan geçmiş gibi algılanır ve envai çeşit tepkiler gelir. Önce şaşkınlıkla sonra tebessümle karşılarım. Varsın hikâye okuyucunun zihninde böylece hayat bulsun.

Ve bu kategoriler uzar gider. Her biri başka bir insan tipolojisinin özellikleriyle ve hayalleriyle beraber.

 16.11.2011 Yeni Asya Gazetesi





9 Kasım 2011 Çarşamba

Bir diriliş sembolü: Yağmur


Gök kapıları cömertçe açılır ve ilk damla düşer toprağa. Beklenen an gelmiştir. Ne zamandır toprak suya, su toprağa hasret beklemededir. Kâh görünüp kâh kaybolan bulutlar nihayet yağmuru gönderir yeryüzüne; Rabbinin izniyle.
Meleklerin nezaretinde kavuşur yağmur tabiata. Çiçeklere, meyvelere, ağaç sırtlarına konar usulca. Kuşların kanatlarına, kedilerin bıyıklarına, aslanların yelelerine dokunur. Kendisini karşılamak üzere el açmış bir çocuğun avuçlarına, saçlarına, yanaklarına uzanır. Nihayet rahmet herkese ulaştığında büyük buluşma gerçekleşir.
Hani, yine böylesi büyük buluşmanın gerçekleştiği bir gündü. Hz. Enes, Peygamberimiz (asm) ile bir yere gidiyordu. Üzerlerine yağan yağmuru görünce Efendimiz, elbisesinin bir bölümünü açmış, bedenine isabet etmişti damlalar.
“Niçin böyle yaptın ey Allah’ın Rasulü?” diye sorduklarında, Peygamber şöyle cevaplamıştı meraklı bakışları:
“O Rabbinden yeni geliyor.”

*
İlginçtir, her yıl gökyüzüne buharlaşan ve tekrar yeryüzüne yağmur olarak düşen su miktarı sabittir: 16 milyon ton. Bu değişmez miktar, Kuran’ı Kerim’de şöyle bildirilir:
“O Allah ki gökten bir ölçü ile su indirir.” (Zuhruf Suresi, 11)”
Daha da ilginç olanı, buharlaşan suyun %90'ından fazlası tuzlu suya sahip okyanuslardan, denizlerdendir. Oysa göklerden gelen su ne tuzludur ne kirlidir; saf ve temizdir.
Belki de bundandır yağmurla arındırılma isteğimiz. Onun safiyetini bilen ruh, yıkanan çatıları, yolları, sokakları izlerken kendisi de nasiplenmek ister bu temizlik işleminden. Rahmetle kucaklaşmak, Rabbinden henüz gelen misafirle sarmaş dolaş olmak arzusunu başka nasıl açıklayabiliriz? Ya şarkılara dahi konu olmasını?
“Dışarıda yağmur yağıyor/Gitme vakti benim için/Biraz yürürsem altında/Belki yıkanır içim”*
*
Eski insanlar ne vakit yağmur inse yeryüzüne, “rahmet yağıyor” derler. Niçinini hep merak etmişimdir. Başka bir isim değil de rahmet denmesinin hikmeti ne olabilirdi? Bediüzzaman bu soruya bakınız ne cevap verir:
“Çünkü çok âsâr-ı rahmet ve faydaları tazammun ettiğinden, güyâ yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor.”
Yağmurun, bir diriliş sembolü olduğunu; Hayy, Kuddüs, Hakim, Rahman, Rahim ve daha birçok ismi tecelli ettiğini anlıyoruz bu söz ile.
*  
Rahmetin en latif ânlarından biri, pencereye vurduğu vakittir. Şıp şıp vuran damlaların orkestrası eşliğinde kâinatın en muhteşem senfonilerinden biri işitilmektedir. Bu sesin refakatliğinde kitap okumak, yemek yapmak, örgü örmek ve benim şu lahzada yaptığım gibi yazı yazmak kadar güzel bir şey yoktur. Şair bu anı, ne güzel betimler:
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler/Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz/Olur dembedem nevha-ger, nağme-saz/Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz/Küçük, muttarid, muhteriz darbeler.”**
*
Ve bayramlarda yağan yağmurlar… Mevsim ne olursa olsun; yaz, kış demeksizin bir hediye-i Rabbaniye olarak gönderilen damlalar, rahmetin en âlâ göstergesi olarak hakkıyla vazifesini görmekte, bizlere her daim diriliş ümidini aşılamaktadır.
Yağmur ve ümit kadar yan yana güzel duran başka sözcük var mı dilimizde?

 Dipnotlar: 
*Yüksek Sadakat, Yağmur
*Tevfik Fikret, Yağmur

09.11.2011 Yeni Asya Gazetesi  

Yeni Fotoğraflar

İstanbul'da bir bayram objektifime düşenler için buraya tıklayabilirsiniz.
hayırlı bayramlar efendim...;)

2 Kasım 2011 Çarşamba

Allah'ım başıboş bırakma bizi


Cümle ufku saran sis bulutlarının altında el feneri yardımıyla yol bulmaya çalışan ruhlar gibiyiz bugünlerde.


Bazılarımız sağa sola çarpıyor, bazılarımız da düşmeksizin güç belâ ilerleyebiliyor. Memleket nezdinde üst üste yaşadığımız her olay hüzünlere gark etse de bizi, tefekkürü, hayatı anlamlandırma metodu olarak kullananlar ibret ve hikmet perdesini kolayca aralayabiliyor. Bu sayede hadiselerin zahirî ve batınî yönünü keşfederek geniş bir çerçeveden değerlendiriyorlar yaşananları. Elbet kendilerine de pay çıkararak. Çünkü biliyorlar: “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak Bize döndürüleceksiniz” âyetinin sırrı pek çok mesaj taşıyor.1

Kadına yönelik şiddet, terör, deprem, tecavüz kelimeleri lügatlerimizden çıkmıyor hiç. Medya adeta bu mevzulara kilitlenmiş. Başka bir şey söylemeksizin hep aynı teraneyi sayıklıyor. Lâkin bu olumsuz şartların iyileşmesine yardımcı olmaktan öte yangına körükle gidiyor her seferinde. Meselâ şiddetin ne menem bir şey olduğunu anlatma görevini üstlenmişçesine alenen ortaya döküyor çarpıcı, hırpalayıcı fotoğrafları. Bakıyoruz irkilerek, sinirlenerek, yüreğimiz daralarak. İkinci bakışta sadece garipsiyoruz. Üçüncüsünde alışıyoruz, normal buluyoruz. Dördüncüsünde duyarsızlaşıyoruz. Gittikçe insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.

Ya Van depremi? Tek yürek olup can kurtarmaya, yardım taşımaya giden yüzlerce insanın varlığını görüp sevinirken, histeri nöbetine tutulmuş öfkeyle sayıp söven diğer güruhu görünce sizin de tebessümünüz donup kaldı mı yüzünüzde? Sosyal medyada yazılanları okudukça nefretin sadece sözlüklerde yer almadığını, aramızda canlı bomba olarak her an dolaştığını fark ettim ben. İnfilâk etmesi an meselesi. 

Korkunç! Konuşamazsınız ya bazen. Tek kelimeyle anlatmak istersiniz içinizdekileri. Bir şey söyleyip susar kalırsınız. İşte ben de gördükçe, duydukça “korkunç” diyebildim sadece.

İnsanlığını kaybetmek, merhametini yitirmek ile alâkalı. Ve merhameti kaybeden Allah’ın rahmetinden yoksun kalma durumu ile karşı karşıya. Hatırlayalım Allah Resûlü’nün o sözünü: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” Ve ekler akabinde Peygamberimiz (asm): “Allah kalbinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?” 2

Şimdi onca kelâmdan sonra susmak ve şairin mısralarına sığınarak duâ etmek düşer bana:

“Allahım/Yol boyunca/Bırakma elimi/Düşerim sonra/Allahım/O güzeller güzeli/Hangi iyilik diledi Senden/Dilerim ben de öylelerini/ Allahım/Peygamber Efendimiz/Hangi şerlerden sığındıysa sana/Upuzak tut benden de onları/Allahım/Yol boyunca/Tarih boyunca/Başıboş bırakma bizi… ”  3

Dipnotlar:
1- Enbiya Sûresi 35.
2- Buhari, Edeb 18; Müslim, Fedail 65, (2318).
3- Cahit Zarifoğlu.

2.11.2011 Yeni Asya Gazetesi 

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...