22 Ekim 2011 Cumartesi

Yavrum Abdurrahman


Yıldız misali kümelenmiş yaprakların arasından sızan gün ışığı huzmeleri vakti tayin ediyor: İkindi. Güneş usulca batıya meylederken, hafif bir rüzgâr esiyor. Göçmen kuş sürüleri gökyüzünde bir yol tutturmuş, Arap illerine doğru sessizce kanat çırpıyor.

Ayak sesleri. Sert, kararlı, kendinden emin. Dünyanın tüm seslerinin aynı lâhzada işitildiği bir yerde olsam dahi bu ayak sesini o hengâmede ayırt edebilirim. Çünkü tek bir kişiye ait.  Pirim, üstadım, can yoldaşım, Amcam.
Kapı gıcırtıyla açılıyor. Amcam selam verip, karşımdaki divana oturuyor.

“Abdurrahman, sana verdiğim paraları getir bakalım.”

Bir an şaşkınlıkla yüzüne bakıyorum hangi paralar dercesine. Sonra hatırlıyorum. Darü’l Hikmet’ten aldığı maaşının sadece az bir kısmını harcar, mütebakisini saklamam üzere bana emanet eder. Niçin bu kadar iktisatlısın, diye soranlara da her zaman şu cevabı verir: ‘Ben sevad-ı azama tabî olmak isterim. Sevad-ı azam ise, bu kadar tedarik edebilir. Ben, ekalliyet-i müsrifeye tabî olmak istemem.’

Amcam mütehayyir bakışımın nedenini anlamak istercesine uzun bir müddet yüzüme bakıyor. Ben, vereceğim cevabın yumuşak bir karşılık bulması arzusuyla kara kara düşünüyorum. Şefkatine, bana olan itimadına güvenerek bir sene boyunca biriktirdiğimiz parayı zaman zaman harcadım. Ve geriye tek kuruş kalmadı.

“Amcacığım,” derken zorlukla yutkunuyorum. “Bir takım ihtiyaçlarımız için sarf ettim o parayı.”

Alev alıyor gözleri. Hem de hüzünden bir alev. Korkuyla başımı öne eğiyorum. Eyvah, kızdırdım onu. Üstüne üstelik bir de üzdüm. Ne yapsam ne söylesem boş şimdi.

“Yavrum, Abdurrahman.” Sesinde hiddetin son tınılarının saklandığı merhamet var. “Bu para bize helal değildi, millet malı idi; niçin sarf ettin? Mademki öyledir, ben de seni vekilharçlıktan azl ile kendimi nasb ettim.”

Bana kızacağını, bağırıp çağıracağını beklerken, milletin hakkından bahsetmesiyle küçülüyor, küçülüyorum.

Ne çok öğreneceğim var senden amcacığım, ne çok.

Dilerim Rabbim bizi ayırmasın, duasında bulunuyorum içimden.

Derin bir ‘ah’ çıkıyor amcamdan. Sanki yer sarsılıyor, gök gürlüyor. “Dünya imtihan yeridir oğlum, bilemezsin.” diyor yüzüme bakıp.

Çok geçmeden, vakitlerden bir vakit yolumuz Ankara’ya düşüyor. Mecliste dönemin önemli isimleriyle görüşen amcam ziyaretini kısa tutarak geri dönüyor. Gidişinin ardından içimde bir his peyda ediyor: Ayrılık. O içten ah’ın ne manaya geldiğini anlıyorum elan. Onu dünya gözüyle görmek bir daha nasip olmuyor.

Vuslat, öte âleme kalıyor.

22.20.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki, Cumartesi Hikayeleri
  



Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...