30 Ekim 2011 Pazar

Seslerin Önemi

seslerin ne kadar önemli olduğunu çok güzel anlatmışlar.
acayip keyif aldım izlerken.
iyi izlemeler...;)

29 Ekim 2011 Cumartesi

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun


Tepiniyorlar, hiç durmaksızın tepiniyorlar. Bulutlu bir Ekim sabahında doluştukları bahçede kalın topuklarıyla ezip geçiyorlar beni.

Acıdan yüzümü buruşturduğum halde kimse farkında değil varlığımın. Tüm ağırlıklarını hissettirmek istercesine raks ediyor, alabora olmuş bir gemi misali ileri geri hareket ediyorlar. Gittikçe artan bir hızla. Oysa kuşlar bile korkar üzerimde gezinirken; beni incitmemek için yumuşak adımlar atarken düşecek gibidirler. Gagalarını uzatıp selam verdiklerinde dünyanın en mutlu varlığı kesilirim. Çünkü uzandığım mahalden bakmaya doyamadığım gökyüzünün haberlerini getirirler. Oysa bu kızlar… Ah bu yeniyetme hayat acemileri… Uykusundan korkuyla uyanmış bir çocuğun çığlıklarına benzer kahkahalarıyla kadın gibiler. Fakat yaşları pek küçük; on altı, on yedi. Çocuk bunlar, diyorum. Bana karşı çıkarcasına gülüşlerinin dozu yükseliyor ve bu yükselişle beraber kulaklarım uğulduyor. Ah, bir de tepinip durmasalar. Yeri yani beni inletircesine bastıra bastıra oynamasalar. Sanki dayak yemişim. Yüzüm gözüm yara içinde. Burnumdan akan kan dudaklarımı ıslatıyor. Canım sıkılıyor.

Aslında canımı sıkan kan değil. Başka şeyler var… Telleri neredeyse gök kapılarına uzanacak şu hapishane yok mu? Evet, tam karşımdaki o menhus bina. Bir gölgeyi anımsatıyor değil mi? Duvarları buram buram zulüm, kahır kokuyor. Adalet sağlamak üzere diktiğini iddia etse de insanlar, inanmıyorum. Yoksa niçin masumları da barındırırdı koynunda. Bana bakıp, şaşırıyor, dudaklarınızı büküyorsunuz. Buradan sizi izliyor ve düzen dediğiniz o karman çorman şeye hayretle bakıyorum. Kafam karışıyor. Karışıklığı çözmek isterken daha da batıyor gibiyim. Daha doğrusu ‘gibiydim’. Ta ki o sesi duyana kadar:

“Beşer zulmeder, kader adalet eder.”

İşte anlamlı bir cümle, diye heyecanla bağırdım. Sonra sesin geldiği yana baktım. Taş binanın soldan üçüncü penceresinde sarığıyla oturan zatı fark ettim. Yeni gelmiş olmalıydı. Öyle ya ilk defa görüyordum. O andan itibaren tek işim onu izlemek oldu. Her daim dudakları kıpır kıpır. Hep duada. Bazı vakitler onu kederden bir ummanın içinde yüzerken görüyorum. İşte şimdi olduğu gibi. Gözleri dolu dolu. Ha ağladı ha ağlayacak. Üstümde tepinip duran mektepli kızlar koro halinde şarkı söylüyor. O lâhzada ağlamaya başlıyor. Öyle ki ağlayışını duyanlar yanına gelip, merakla soruyorlar. Güçlükle verdiği cevabı işitiyorum:

“Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”

O, şefkatinden başkaları için gözyaşı dökerken kızlar uygun adım marş, komutuyla ilerliyor. Mektep müdürü kürsüye sert adımlarla çıkarken bir kez daha eziliyor ve acıyla inliyorum. Mikrofondan müdürün tok sesi duyuluyor:

“Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!”

29.10.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki - Cumartesi hikayeleri 

27 Ekim 2011 Perşembe

Gaybın Anahtarları


Zorlukla taşıdıkları meyve sebze poşetlerinin bir bölümüne umutlarını yüklemiş bezgin kadınlar pazardan sohbet ede ede dönüyorlar. Yol ayrımında içlerinden biri evine dâvet ediyor diğerlerini.

“Kahve falıma bakarsan geleyim.” diyor sarışın olanı. 
“Bakarız canım, yeter ki gel.”
*
Üniversite öğrencisi bir grup hararetle birbirlerine yeni haberi ulaştırıyor:
“Beyoğlu’nda yeni bir fal-kafe açılmış. Gitsek mi?”
“Gidelim tabi. Ne duruyoruz?” 
Grup geleceğe dair kehanetlerle dolu bir tartışmaya dalarak hızla uzaklaşıyor.
*
Sahi insanlar niçin fal baktırır? Bir fincan kahvenin ardından kalan telve, hakikatten izler taşımıyor olmasına rağmen nedir insanları fincanın dibinde ışık aramaya iten? Belirsiz şekillerin düşgücümüz ile birleşerek harflere bürünüp suret bulması ne işimize yarar?
Doğrusu kahve falı, tarot kartları, küre gibi metaforların algı dünyamızdaki karşılığı tek bir kelimeye bakıyor: Gelecek.
Ne büyülü bir sözcük olarak yer alır lügatlerimizde... Ona dair hayaller, düşler, temenniler, tasarılar sıralanır fevç fevç. Lâkin hep bir muamma hep bir bekleyiştir söz konusu olan. Aslında fal baktırmanın altında yatan sebep ruhumuzu ve zihnimizi saran merak yumağından başka bir şey değildir.
Yarınlara dair duyduğumuz ilgi, kaygı, korku, endişe, telâş, tecessüs bilinmeyen karşısında insanın takındığı tavrı gösteriyor. Bu tavır olumsuz duygular ortaya çıkarıyor gibi gözükse de sonuçları itibariyle olumlu. Hangi açıdan? İlk olarak yaşadığımız âna odaklanmamız açısından.
İkincisi ise belirsizlik duygusunun insanda emniyet uyandırması. Bu nokta maalesef gözden kaçırılıyor. Düşünsenize, iki gün sonra bu saatlerde bir trafik kazası geçireceğinizi –maazallah- öğrenseniz zehir zemberek geçmez miydi şu lâhzadan itibaren saatleriniz? Bütün ümitlerinizi bağladığınız bir sınavı kaybedeceğinizi ya da tam tersi kazanacağınızı bilseniz oturup ders çalışmaya devam eder misiniz? Ya da çok sevdiğiniz bir kimsenin sizi sırtınızdan bıçaklayacağını, böylelikle aranızın açılacağını öğrenseniz hayat zindana dönmez miydi birden?
Altüst olmuş, tepetaklak bir hayat hikâyesinden ne kalırdı geriye?
İşte bu karışıklığa, kaosa kapılıp vurgun yemesin diye, fal baktırmak haram kılınmış insanoğluna. Gerçekten hikmet dolu bir yasaklama.
Ve bu yüzden olsa gerek, gaybı Allah’tan başkası bilemez, sırrına defaten iman etmemiz ve şükretmemiz gerekiyor. Hani ne diyordu Kur’ân’da:
“Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dahilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.” (En’âm 59) 
Şüphesiz gaybı bilmemek, insanoğlu için büyük bir nimet.

26.10.2011 Yeni Asya Gazetesi 

22 Ekim 2011 Cumartesi

Yavrum Abdurrahman


Yıldız misali kümelenmiş yaprakların arasından sızan gün ışığı huzmeleri vakti tayin ediyor: İkindi. Güneş usulca batıya meylederken, hafif bir rüzgâr esiyor. Göçmen kuş sürüleri gökyüzünde bir yol tutturmuş, Arap illerine doğru sessizce kanat çırpıyor.

Ayak sesleri. Sert, kararlı, kendinden emin. Dünyanın tüm seslerinin aynı lâhzada işitildiği bir yerde olsam dahi bu ayak sesini o hengâmede ayırt edebilirim. Çünkü tek bir kişiye ait.  Pirim, üstadım, can yoldaşım, Amcam.
Kapı gıcırtıyla açılıyor. Amcam selam verip, karşımdaki divana oturuyor.

“Abdurrahman, sana verdiğim paraları getir bakalım.”

Bir an şaşkınlıkla yüzüne bakıyorum hangi paralar dercesine. Sonra hatırlıyorum. Darü’l Hikmet’ten aldığı maaşının sadece az bir kısmını harcar, mütebakisini saklamam üzere bana emanet eder. Niçin bu kadar iktisatlısın, diye soranlara da her zaman şu cevabı verir: ‘Ben sevad-ı azama tabî olmak isterim. Sevad-ı azam ise, bu kadar tedarik edebilir. Ben, ekalliyet-i müsrifeye tabî olmak istemem.’

Amcam mütehayyir bakışımın nedenini anlamak istercesine uzun bir müddet yüzüme bakıyor. Ben, vereceğim cevabın yumuşak bir karşılık bulması arzusuyla kara kara düşünüyorum. Şefkatine, bana olan itimadına güvenerek bir sene boyunca biriktirdiğimiz parayı zaman zaman harcadım. Ve geriye tek kuruş kalmadı.

“Amcacığım,” derken zorlukla yutkunuyorum. “Bir takım ihtiyaçlarımız için sarf ettim o parayı.”

Alev alıyor gözleri. Hem de hüzünden bir alev. Korkuyla başımı öne eğiyorum. Eyvah, kızdırdım onu. Üstüne üstelik bir de üzdüm. Ne yapsam ne söylesem boş şimdi.

“Yavrum, Abdurrahman.” Sesinde hiddetin son tınılarının saklandığı merhamet var. “Bu para bize helal değildi, millet malı idi; niçin sarf ettin? Mademki öyledir, ben de seni vekilharçlıktan azl ile kendimi nasb ettim.”

Bana kızacağını, bağırıp çağıracağını beklerken, milletin hakkından bahsetmesiyle küçülüyor, küçülüyorum.

Ne çok öğreneceğim var senden amcacığım, ne çok.

Dilerim Rabbim bizi ayırmasın, duasında bulunuyorum içimden.

Derin bir ‘ah’ çıkıyor amcamdan. Sanki yer sarsılıyor, gök gürlüyor. “Dünya imtihan yeridir oğlum, bilemezsin.” diyor yüzüme bakıp.

Çok geçmeden, vakitlerden bir vakit yolumuz Ankara’ya düşüyor. Mecliste dönemin önemli isimleriyle görüşen amcam ziyaretini kısa tutarak geri dönüyor. Gidişinin ardından içimde bir his peyda ediyor: Ayrılık. O içten ah’ın ne manaya geldiğini anlıyorum elan. Onu dünya gözüyle görmek bir daha nasip olmuyor.

Vuslat, öte âleme kalıyor.

22.20.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki, Cumartesi Hikayeleri
  



19 Ekim 2011 Çarşamba

Cami-kadın buluşması



Hoca, hutbeye başlamadan evvel ağırca çıkıyor minberin merdivenlerinden. Kız kardeşim sessizce uyarıyor:

“Hutbe esnasında konuşmamak gerekir.”

Tamam, dercesine başımı sallıyorum. Kulağım hatibin yaptığı duada. Gözlerim cemaatte. Cami mahşerî bir kalabalığa ev sahipliği yapıyor. Erkeklere ayrılan kısımda boş yer yok. Hıncahınç dolu. Kadınlara tahsis edilen üst katta ise birkaç saf oluşmuş sadece. Anlaşılan kız öğrenciler ve civardaki hanım cemaat Cuma namazı için, kadınlara Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camiinde yer ayrıldığından bîhaber.

Ben hayatımda ilk defa kıldığım bu Cuma namazı ile İslamiyet’in, kitaplardan okuduğum, İlahiyatta hocalarımdan talim ettiğim bir ritüelini bizzat tatma ve yaşama heyecanına nail oldum. Sanki İslam ile henüz müşerref olmuş biriydim. İçim kıpır kıpır. Adını koyamadığım bir dalgalanma ruhumda geziniyor. Helecan, merak, iştiha… Hepsi bir arada.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Cami-çocuk buluşması” ileri bir noktaya taşınarak “Cami-kadın buluşması”na dönüşse ne güzel olur. Mesela ilk adım yurt sathında büyük camilerde Cuma namazına kadın cemaatin aktif katılımıyla atılabilir. Ardından bayram namazı. Ve dinî dersler.

Zaten diğer İslam ülkelerinde bu tür uygulamaların hayatın alışagelmiş bir parçası olarak yer aldığını duyuyor, görüyoruz. 3 yılını Arapça öğrenmek üzere Suriye’de geçiren ve Arap baharıyla ülkeye dönmek zorunda kalan hafize bir arkadaşım, pek çok vakit Cuma ve bayram namazını camilerde eda ettiğini aktarmıştı birkaç hafta önceki ziyaretinde. Hatta Asr-ı Saadet dönemindeki gibi camilerde ders halkalarının oluşturulduğunu, üniversitedeki kadın hocaların hemcinslerine fıkıh, hadis, tecvit, kelam, tefsir dersleri verdiğini de eklemişti. Duyduklarım camiinin günlük hayattaki fonksiyonunun ne kadar geniş mecralara ulaştığını tahmin ve takdir etmemi sağladı bir çırpıda. Ve bir nimetten mahrum kalışımın elemiyle ıstırap duydum aynı lahzada. Sonra kendimi avutmak üzere bir hayal kurdum gerçekleşmesini niyet ve dua ederek.

Ulu cami, Sultanahmet, Süleymaniye, Şehzadebaşı, Eski cami ve ülkenin dört bir yanına kurulu sair camilerde salt kadınlara değil erkek ve çocuklara da has ilim halkaları oluşturulsa... Bunun yanı sıra sosyal faaliyetler ile bu dersler desteklense... Alışverişe yahut yemeğe çıkmak tabirine “Camiye derse/kitap okumaya gidiyorum” yahut “Camide arkadaşlarla nakış/resim/ebru yapacağız” ibaresi eklense…

Harikulade olur değil mi? Kim bilir, belki ansızın bir gün gerçekleşiverir. 

19.10.2011 Yeni Asya Gazetesi 

15 Ekim 2011 Cumartesi

Arapça'nın A'sı





“Cuma vakti girmek üzere” dedi annem. “Al eline, Kur’ân oku birkaç satır.”
Annemin sesi uzaklardan gelir gibi. Bilgisayarın önünde uyuşmuş gitmiş bedenim, zihnim. Gerçek dünyadan kopmuş, sanal âlemde yeni bir kimlik edinmişim. Belki de olmak istediğim, hep hayalini kurduğum kişiyi oynuyorum. 
“Gaflet sarmış ruhunu kızım. Nefsinin isteklerine diz çöküyorsun. Nereye kadar böyle devam edecek bilmem. Koca kız oldun, hâlâ aklın başında değil.”
Hep aynı terane. En iyisi bir an evvel okumaya başlamak. Yoksa annem bu hızla akşama kadar söylenmeye devam eder. Duvara asılı bez örtüyü indirmeden evvel, abdest alıyorum. Başıma babaannemin mezuniyet hediyesi olarak verdiği iğne oyalı, kırmızı çiçekli yazmayı takıp koltukta yerimi alıyorum.

Euzu billahi mine’ş-şeytanir-racîm. Bismillahirrrahmanirrahîm. Yâsîn. Ve’l Kur’ân-il hakîm. İnneke lemine’l mürselîn. Alâ sırâtın müstakîm. Dur bakayım, aldığım Arapça dersler işe yarayacak mı? Hikmetli Kuran’a and olsun. ‘Vav’ harfi yemin anlamına geliyordu Arapça’da. “İnne” şüphesiz demekti. Unutmamışım hayret. Hâlâ aklımda gramer, dilbilgisi, sözcük anlamları. Ne yapsam, yeniden mi başlasam kursa? Böylece lise bilgilerimi tazelemiş olurum. Yalnız geçen yıl gittiğim yere gitmem. Öldürseler gitmem! Benim yaşımda kızı hoca diye başımıza koymuşlar, tavus kuşu gibi geziniyor etrafta. Tövbe tövbe. Mübarek Cuma vakti neler düşünüyorum. Kendine gel kızım. Bimâ gaferelî rabbî ve cealenî minel mükremîn. Vemâ enzelnâ alâ kavmihî min badihî min cündin minessemâi vemâ künnâ münzilîn. Alt kattan ne güzel kokular geliyor öyle. Mualla Teyze yine misafir ağırlayacak anlaşılan. ‘Kolay gelsin’e gitsem de tadına baksam. Yok, yok olmaz, sonra kilo alıyorsun diye kafamın etini yer annemler. Aldıklarımı da veremedim bir türlü. Yaşlı görünüyormuşum kilolu olunca. Geçen gün anneme, senin kız 25 yaşında mı, demişler; o da öfkesi burnunda soluyarak, ‘olur mu daha imam hatibi yeni bitirdi’ diyerek terslemiş kadınları. Mâ yenzurûne illâ sayhaten vâhideten te’huzühüm vehüm yehissimûn. Felâ yestetîûne tevsıyeten velâ ilâ ehlihim yerciûn. Burada ne anlatılıyor, anlayamadım bir türlü. “Ses” falan diyor. “Tavsiye” kelimesi de geçiyor. Dört yıl imam hatip okudum, Arapça’nın a’sını bile öğrenemedim. Ama ne yapayım, çok zor. Zaten hocalar da hiç güzel anlatmıyordu. Kitaba bakarak ders mi anlatılır? Biz de dersi geçmek için kopya çekerdik. Hele bir keresinde kalem kutuma bütün bilgileri şifrelemiştim de hoca bakmış bakmış hiçbir şey anlayamamıştı. Hatırladıkça gülesim geliyor. Annem duysa öldürür beni. ‘Biz seni hanım hanımcık olman için yolladık İmam hatibe, kopya çekesin diye değil’ der bir ay arkadaşlarıma göndermezdi. Hafizenallah! Belki de bilgisayarı açtırmazdı. Liyünzira men kâne hayyen ve yehıkkal kavlü alel kâfirîn. Bilgisayarsız hayat mı olur? Hem bütün arkadaşlarım ile facebooktan görüşüyoruz. Facebook dedim de aklıma geldi, acaba kızlar son fotoğrafıma yorum yaptı mı? Kaç kişi beğenmiştir? Fesübhanellezî biyedihî melekûtü külli şey’in ve ileyhi türceûn. Aa Yasin bitti. Ne çabuk!
Kur’ân’ı kapatıp, dikkatlice bez örtüsüne yerleştiriyor, duvardaki yerine asıyorum.
“Allah kabul etsin” diyor annem.
Korkuyla sıçrıyorum. Bir kere gözünden bir şey kaçsa şaşarım zaten.

15.10.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ayaküstü Sadakatsizlikler


Haydarpaşa istasyonunda pür-telaş koşturuyor, az sonra 4. perondan kalkacak olan Pendik trenine yetişmeye çalışıyorum. Zira denizin diğer yakasındaki evime, Yalova’ya ulaşabilmem için 1 saat içinde feribotta olmalıyım.
Acele adımlarım nihayet beni boş bir koltuğa ulaştırdığında, soluk alıyorum derin derin. Çantamı kucağıma, vücudumu koltuğa, ruhumu yolculuğun seyrine bırakıp merakla çevremi inceliyorum.
Gözüme ilk çarpan, gazete yahut kitap okuyanlar. Sonra sırasıyla bezgin ruhlu yaşlılar, kulaklıklarından taşan müziğin etkisiyle kendi dünyalarına hapsolmuş gençler, endişeyle harmanlanmış neşelerini cömertçe etrafa dağıtan aileler, ciddiyetin yüzlerinde yuva kurduğu takım elbiseli iş adamları misafir oluyor âlemime. Derken karşımdaki çocuklu çifte takılıyor gözlerim. Yaşadıklarına…
Her şey çok kısa bir sürede olup bitiyor:
Yan peronda bekleyen trene, dekolteli bir kadın giriyor. Tam karşımda oturan erkeğin gözleri bu açık giyimli kadına kayıyor ve ardından bakakalıyor. Onun bu bakışını takip eden tesettürlü eşi sesini yükseltmeden, lakin kızgınlığını belli edercesine söyleniyor:
“Niçin bakıyorsun?”
“Çok dikkat çekici.” cevabını veriyor erkek.
“Bakma! Öyle giyinmiş diye bakman mı gerekir?” Öfkesi burnunda soluyor.
Göz göze geliyoruz kadınla. Tam da o lâhzada tren hareket ediyor. Bakışlarımı kaçırıyor, pencereden dışarıyı seyre koyuluyorum.
*
Şahit olduğum manzara bana iki şey anlatıyor.
İlki, erkeğin hatasını algılama sürecinde kendini savunmak adına suçu kadına atması. Çünkü o bakışının –kendince- sağlam bir nedeni var; kadının “açık” giyimi. Karısına yakalandığı halde, üste çıkarak, haklı olduğu imajı vermesi bundan.
İkincisi ise, çiftin evliliğinde yaşanan ayaküstü sadakatsizliklerin altında yatan sebepler. Ya kadın eşine gerekli ilgi ve ihtimamı göstermiyor ya birbirlerini sevmiyorlar. Belki de hiç tahmin edemeyeceğimiz başka başka etkenler, kusurlar, nedenler…
Benim kafamı kurcalayan sair nokta, suçlunun kim olduğu? Bakan mı baktıran mı? Peki ya, böylesi benzer bir olayda nasıl bir tutum geliştirmesi gerekir eşlerin?
Biraz düşündüm ve imdadıma Nur Süresinin 30 ve 31. ayetleri yetişti.
“Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.
Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!”
Fark ettiniz mi, ilk uyarı mümin erkeklere geliyor. Evvela, gözlerini sakınmaları için uyarılıyor, akabinde Yaratıcının onların her halini görüp gözetmekte olduğu hatırlatılıyor. Tesettür kavramının kadına mahsus olmadığını, erkeğin gözünü gerektiği yerde setretmesi gerektiğini öğreniyoruz böylece.
Takiben aynı ikaz kadınlara da yapılıp mahremleri bildiriliyor. Ve ayetin sonunda ola ki -tanık olduğumuz gibi- bir olay gerçekleştiğinde fertlerin ne yapmaları gerektiği belirtiliyor: Hep birlikte tövbe, istiğfar.
Sahi, başımıza her ne gelirse gelsin, bağışlanmayı dilemekten başka çaremiz yok bizim!

12.10.2011 Yeni Asya Gazetesi

7 Ekim 2011 Cuma

Yalova günlüğü 2

bu fotoğraflarımı facebook ve twitter adresimde gösterime sunmuştum daha önce. ayrıca blogumda da paylaşmak istiyorum. iyi seyirler, bol çekimler;)

meraklısına, fotoğraf felsefemi açıklıyorum:

"fotoğraf çeken herkes bilir ki, aslında vizörden baktığımız dünya "var olan" değil, bizim "görmek istediğimiz" dünyadır. bir fotoğrafçının başarılı olmasında yatan en büyük etken de kendi "gördüğü" dünyasını diğer insanlara etkili bir şekilde ulaştırabilmesidir."





6 Ekim 2011 Perşembe

Haftanın müziği - Eziz Dostum




bu parçayı her dinleyişimde hem huzur buluyor hem hüzün duyuyorum.
öyle gelgitli bir hal işte...
iyi dinlemeler.

4 Ekim 2011 Salı

Rabbani Sinemalar -2-



Geçen haftaki yazımızda sinemanın tarihçesinden yola çıkmış, kâşif Lumière Kardeşler tarafından 1895 yılında keşfedilen sinemanın ertesi yıl Osmanlı Devleti’ne gelerek padişah ve saraya, akabinde halka gösterildiğini dile getirmiştik.
Risale-i Nur’da 60 defa sinema ibaresinin geçtiğini, bu ibarenin bazen münferit bazen de bir kelime grubu şeklinde kullanıldığını da aktarmıştık.
Bediüzzaman’ın anlatımında sıkça kullandığı hikâye ve örneklendirmelerin farklı tabirlerle desteklendiğini “sinema perdeleri” üzerinden açıkladığımız önceki yazımıza şimdi de, Mektubat’ta yer alan başka bir tabir üzerinden devam edelim:
Evet, uyku nasıl ki avam için rüya-yı sadıka cihetinde bir mertebe-i velâyet hükmündedir. Öyle de, umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbâniyenin seyrangâhıdır. Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhâları görür. Fena ahlâklı, fena düşündüğünden, fena levhâları görür.”[1]
Sadık rüyayı Rabbani bir sinema olarak tanımlayan Bediüzzaman’ın bu bakış açısı farklı olduğu kadar müspet bir yaklaşım örneği de sergilemektedir. Düşünsenize bir, çağdaşı din adamları sinemayı haram sayar yahut şeytanî düşüncelere hizmet eden bir araç olarak nitelendirirken, Said Nursi bunun tam aksine bir tutum geliştirir. Hatta daha da ileri giderek, sanat ve teknolojiyi mezceden sinemanın nasıl bir işleve sahip olması gerektiğini de bizlere incelikle anlatır. Yine akla yaklaştırarak… Ve misalini gizemler ülkesinin ev sahibesi rüyalar üzerinden vererek.
Biliriz, sadık rüyalar güzel haberler, hakikatler müjdeler; ruha ferahlık, sükûnet verir, insanda latif duygular uyandırır. Huzurla uyandığımız bir sabaha bizi rüya-yı sadıka esenlikle taşır. Gün boyu, o güzel düşün etkisinden kurtulamayız, içimizde eserken tiril tiril rüzgârlar.
İşte aynen sadık rüya gibi Rabbini anlatan, ondan mesajlar taşıyan sinema filmleri de eş duygu ve düşünceler uyandırmak üzere seyirciye sunulmalı ve olumlu yönde hayatının şekillendirilmesi sağlamalıdır. Ölçü gayet açık, tarif bellidir.
Oysa ne yazık ki Batıda sinema, başlangıcından bugüne maddeyi ve insanı putlaştıran, manevi değerleri hiçe sayan veya görmezden gelen bir hayat anlayışının emrinde olmuştur. Ya tüketimi ya pornografiyi ya şiddeti empoze eden bir zihniyete sahiptir.
 İşte bunun aksini savunan, İslam hakikatlerin insanlara ulaştırılmasını sağlayan Rabbani sinema bugün en önemli ihtiyaçlarımızdan biridir. Sabırla, özveriyle kendisine sahip çıkacak yiğit, dürüst, civanmert senarist ve yönetmenlerini beklemektedir.
Hâsılı kelam: Günümüzde nefsanî amaçlar uğruna kullanılan sinema bir oyuncak hüviyetini kazanmış etkin, güçlü bir tebliğ aracıdır. Bu oyuncak bazen hikmet bazen nefret uyandırır zihinlerde, gönüllerde.  Bu yüzden müspet yönde insanı kuvvetle etkileyen değişik bakış açıları aksettirmek arifin işidir ve kolay değildir.
Ve unutmadan küçük bir not: İnsanî ve Rabbanî sinemaları Bediüzzaman gibi ibret amaçlı izlemek de[2], nefsanî amaçlı izlemek de bizim elimizdedir.

28.09.2011 Yeni Asya Gazetesi 


[1] Said Nursi, Mektubat, s.333.
[2] Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, 110.

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...