24 Eylül 2011 Cumartesi

Sahi fotoğraflar ne anlatır?


Yağmurdan kaçan ana kız çareyi ilk dükkâna girmekte buldu. Gerçi burası dükkân denilemeyecek kadar bakımlı, modern bir yerdi. Sanat galerisi de denilebilirdi belki. Fakat burjuvazinin tekeli olan mekânlara benzemeyen kendine has, samimi bir atmosferi vardı.

Merakla ilerlediler. Duvarlarda devasa fotoğraflar asılı. Hepsi siyah beyaz. İnsanı hüzünlendiren, can acıtan insan portreleri. Sırtlandıkları garipliğin altında gülümseyerek nefes alıp veren bir avuç çocuk objektifin içine girercesine poz vermiş. Gözlerinde neşeyle sarmaş dolaş olmuş kekremsi bir boşluk var. Yaşam alanı belledikleri yoksul topraklardan kurtulmak için attıkları sessiz çığlıklar fotoğraf karesinden taşıyor.

Fonda hüzünlü bir şarkı çalıyor; şahit olunan hiç bir şeyi unutturmamak istercesine. Notalar özgürce geziniyor fotoğrafların arasında. Bazen acıyla kasılıp çöküveriyorlar yere, saçlarını başlarını yoluyorlar kendilerinden geçerek; bazen neşeyle haykırıyorlar ümitvarız diyerek; bazen zorlarken kapıları, camları da yumruklamayı ihmal etmiyorlar esrik bir halin getirisiyle.

Ana kız,  özgür notaların isyanı ortasında kalıvermiş iki mahkûm şimdi. Yaşadıkları dünyada maddeye tapınmanın öyküsüne satır satır katkıda bulunduklarını fark ettiklerinden bu yana bir adım atamaz, diğer fotoğrafa geçemez oldular.

“Tam 15 dakikadır aynı fotoğrafın önündeler.” dedi serginin sahibi gezgin fotoğrafçı.

Masaya gelişigüzel dağılmış kitapçıkları düzenleyen ince, uzun boylu kız işine ara vermeden yanıtladı:

“Herkes aynı fotoğrafa mıhlanıp kalıyor. Anlayamadığım mıhlanışın neden bu kadar uzun sürdüğü.”

“Belki de yaşadıkları hayatın eksikleri ve fazlalıklarını mukayese etme süresinden kaynaklanıyordur.”

“Eğer öyleyse, sizin bu fotoğrafın önünden hiç ayrılmamanız gerekir.” dedi kız küstah bir ifade gözlerine hoyratça yerleşirken.

Bozuldu fotoğrafçı. Bu çokbilmiş, ultra entel kız kendisiyle bu şekilde konuşma cesaretini nereden buluyor? Sen kim oluyorsun, hadi oradan, diye tısladı içinden.

Oysa biliyordu, her fotoğrafı, acıyı nasıl daha fazla yansıtabilirim, düşüncesiyle çekiyordu. İşte bana ödül getirecek bir manzara, fikriyle basıyordu art arda deklanşöre. İnsanların çaresizliklerinden, garipliklerinden devşirdiği fotoğraf kareleriyle dünyanın geri kalanını suçluyor, kendini temize çıkarıyordu. Yaptığı düpedüz acılardan pirim kazanmak. Menfaat budalalığı!

Ana kız, hala fotoğrafın önünde. Dikili bir mezar taşı hüviyetindeler.

Yağmur, telaşlı bir yolcu hızında yağmaya devam ediyor.

Duvara dayadığı merdivene bir kedi hızında tırmanan fotoğrafçı, tek tek söküyor astıklarını.

24.09.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki

3 yorum:

elif aydoğan dedi ki...

"Ana kız, özgür notaların isyanı ortasında kalıvermiş iki mahkûm şimdi. Yaşadıkları dünyada maddeye tapınmanın öyküsüne satır satır katkıda bulunduklarını fark ettiklerinden bu yana bir adım atamaz, diğer fotoğrafa geçemez oldular."

Bu çok ama çok güzel bir ifade.

argumentum dedi ki...

zevkle okudum, çok güzeldi.

KuMbaRaMdaKi KeLiMeLeR dedi ki...

birilerinin ruhuna kelimelerle ulaşabilmek ne güzel. ben teşekkür ederim yorumlarınız için sevgili elif ve argumentum.

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar