21 Eylül 2011 Çarşamba

Rabbani Sinemalar -1-


1895 yılında dünya literatürüne giren sinema, Lumière Kardeşler tarafından keşfedildiğinde insanoğlu bu keşfin, kitleleri derinden derine etkileyeceğini, fikrî ve fiilî anlamda yönlendireceğini tahmin etmiyordu. Tıpkı google’ın mucitleri Sergey Brin ile Larry Page’nin ve facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in, icatlarının milyonlarca insanın hayatını şekillendireceğini, günlük meşguliyetlerinde büyük bir yer edineceğini bilemediği gibi.
Görüntü, ses ve yaşanan ânı durdurarak kayıt altına alabilen sinema makinesi, hayalin cisimleşmiş hali olarak ortaya çıktığı lahzada herkesi şaşırtır. Hem de dakikalar boyunca, aralıksız devam ede gelerek. Beyaz perdeye adeta mıknatıslanan gözler ve zihinler, büyüleyici atmosferin tesiriyle sinemanın efsununa seve seve teslim olur. Böylece bambaşka bir âlemin eşiğinden geçen Âdemoğluna, Havvakızına yepyeni düşsel avuntular sunulur; oyalanması yahut ibret alması için.

Tüm dünyayı bir anda etkisi altına alan sinemanın, Osmanlı Devleti’ne uğramaması düşünülemez. Pek çok yeniliği bünyesinde barındırmayı seven, teknolojik gelişmeleri yakından takip eden Osmanlı Devleti, 1 yıl sonra sinemayla tanışır. Lumière Kardeşler’in yanında çalışan bazı yönetmenler, İstanbul’a gelerek, çekimler yapar. Yine ilk gösteri, Yıldız Sarayında padişaha ve saray halkına yapılır. [1]

Osmanlı Devletinin, sinemaya olumlu bir çerçeveden baktığını, Eylül 1896 tarihinde resmi kurumlar tarafından bizzat hazırlanan bir rapordan anlıyoruz. Bu raporda ‘ilmin yayılmasında insanlık için önemli bir araç’ vasfı kazanan sinematograf gerek sarayın gerek halkın yoğun ilgisine mazhar olur hızla.[2]

Bediüzzaman henüz 1895’de literatüre giren sinema kavramını eserlerinde pek çok yerde kullanır. Risale-i Nur’da 60 kez sinema ibaresi geçmektedir; bazen münferit olarak bazen de bir kelime grubu şeklinde. Bunlar; iman sineması, sinema şeridi, sinematograf,  sinema perdeleri, sinema-i uhreviye,  sinema levhaları, sinemacı, âlem-i misal sineması, sinema-i Rabbaniye, yüz bin yüzlü sinemalı bir fotoğraf’tır.

Saydığım bunca kelime grubu Said Nursi’nin edebiyatçı kimliğinin nitelik ve nicelik açısından değerini, ayrıca yedinci sanat dalına olan vakıfiyetini gösteriyor. Onun sinema tekniği ve dilini çok iyi kavradığını kırmızı kitapların satır aralarına özenle yerleştirilmiş hikâyelerinden, örneklemelerinden anlıyoruz.

En güzeli de sinema kavramının cümle içindeki kullanımına bakarak Bediüzzaman’ın bu sanata olan bakışını anlayabilmemiz. Çünkü bu bakış açısı bize, modern çağın gelişmelerine karşı nasıl bir yaklaşımda bulunmamız gerektiği noktasında yardımcı olarak, zihin dünyamızın kapılarını sonuna kadar açmamıza vesile olmakta.

İlk olarak, Sözler’de geçen şu metin üzerinden sinema kavramını Bediüzzaman’ın gözüyle inceleyelim:

“Hem nasıl ki, bir hâne ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki, hârika san'atlarla, acîb nakışlarla, garip zînetlerle tezyin edilmiş. Hattâ, her bir taşında bir saray kadar san'at derc edilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabul edemez; gayet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus, o saray içinde, sinema perdeleri gibi, her saatte hakiki menziller teşkil edilip, kemâl-i intizamla, elbise değiştirir gibi değiştiriliyor. Hattâ, her bir hakiki perde içinde müteaddit küçük küçük menziller icâd ediliyor.”[3]

Her saat değişen, yenilenen sarayın elbise değiştirir gibi farklılaştığını, ânbeân yeni, hakiki menziller yaratıldığını ifade eden Bediüzzaman’ın bu açıklaması ilginçtir. Çünkü tam da bu noktada o, sinemanın hakiki manasını, işleyişini algılamıştır. Sinema diliyle söyleyecek olursak, tv ve sinema kameraları normalde saniyede 24, 25 veya 29 kare fotoğraf çekerler (fps-frame per second, saniye başına düşen kare sayısı). Yani burada çok hızlı bir hareket, ardı ardına kesintisiz bir işleyiş söz konusudur.

İşte sinema perdelerinin hızla akıp gitmesi gibi, dünya sarayı da süratle değişmekte, her lâhza terütazeliğini korumakta, üstüne üstelik yeni menzillerle zenginleşmektedir. Bir filizin çiçeklenmesi, bir ağacın meyve vermesi, mevsimlerin hükümranlığı, yüzümüzdeki çizgilerin çoğalması ve sair aklımıza gelebilecek her şey yaşanan tahvilâtın en güzel örnekleridir. Bediüzzaman’ın kâinattaki bu değişimi, aklımıza yakınlaştırmak için sinema örneği üzerinden açıklaması kıvrak zekâsının delilidir.

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim.



[1] Agah Özgüç, Türk Sinemasında İlkler, İstanbul: Yılmaz Yayınları, 1990, s.7
[2] BOA...RSM..Dosya No: 6/1314-R-2, 12 Rebiyülâhir 1314.; Aktaran: Ali Özüyar, “Osmanlı’da Sinemaya Dair
Sansür Notları”, Sinematürk, Sayı:7 (Mayıs 2007), s.22.
[3] Said Nursi,Sözler, s. 61.


21.09.2011 Yeni Asya Gazetesi

Hiç yorum yok:

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar