17 Eylül 2011 Cumartesi

Cumhuriyetperver



Zemherinin en şiddetli günlerinden biri… İğri iğri toprağa düşen kar, yavaşça örtüyor yeryüzünün bütün renklerini. Beyazın hâkimiyetinde yeni bir hükümranlık çağı başlıyor.
Solgun kış güneşinden içeriye sızan ışık huzmelerinin aydınlığında, büyük buluşmanın biri gerçekleşiyor. O, pencerenin eteğine kıvrılmış, sessizce Kur’ân okurken; âyetlerden yayılan bereket katbekat uzatıyor zamanı, genişletiyor mekânı. Arada bir başını kaldırdığında, meleklerin nezaretinde indirilen, her biri benzersiz güzellikte yaratılmış, san'atın harikulâde örneklerini sergileyen kar tanelerini seyrediyor. Allahu ekber, maşallah barekallah, nidalarının tefekkür bahçesinde gezinir olduğunu fısıldamakta. Hayretle temaşa ettiği âlemde iz sürüyor; zikir, fikir, şükür zincirlerine kenetlenerek. Çıktığı hayalî seyahat sona erince, kalın kaplı kitabını; Kâmus-u Okyanus’u açıyor. Başlamadan evvel, her gün yinelediği, gerçekleştirmek isteği emelini kâinata ilân ediyor:
“Kâmus, her kelimenin kaç manaya geldiğini yazıyor; ben de, bunun aksine olarak, her manaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kâmus yazsam…”
Sanki bana bakarak söylüyor. Zira gözleri bulunduğum noktaya kilitli. Birkaç adım atıp, başımı sallıyorum, güzel olur, dercesine. Beni görüyor mu, bilmiyorum. O, sesli düşüncelerinden sıyrılıp gayretle dersine başlıyor. Kimsenin uğramadığı, insanlardan olabildiğince uzak bu münhal türbede ezberlediği kelimeleri mukayese ederek zihin idmanı yapıyor. Kendini sınava tabi tutarcasına, babların her birini ne kadar iyi hıfzettiğini anlamaya çalışırcasına okuyor, okuyor.
Biraz daha sokuluyorum yamacına. Kitabındaki Arapça harfleri görebilecek raddeye geldiğimde duruyor, onu izliyorum. Ülkü edindiği gayesi uğruna durmaksızın gösterdiği çabası takdire şayan. Büyük adam olduğu besbelli; çünkü büyük işler başaranlar gibi, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrına sahip. Kaç vakit sür'atle birbirini devirdiği halde namaz haricinde tek bir mola vermedi. Kar dindi, rüzgâr sustu, ışık huzmeleri iyiden iyiye azaldı; lâkin o durmadı. Kitabını hatmetmeye devam ederken, fark ettirmeksizin yumuşak ellerine ulaşıyorum. Şimdi yükseklerde, zirvedeyim.
“Gel bakalım minik karınca.”
Parmağıyla beraber havalanıyoruz. Gözüne girecek kadar yaklaşmış olmanın büyüsüyle kalakalıyorum. Gözleri ne renk; mavi mi gri mi? Seçemiyorum.
“Bana arkadaş olmak ister misin? Haydi, beraber yemek yiyelim.”
Doğrusu bu dâvet şaşırtıyor beni. O ise konuşmaya devam ediyor:
“Bu çorbanın taneleri pek lezzetlidir. Senin için ayırıyorum. Bilirim, sen de arı kardeşlerin gibi Cumhuriyetperversin. Hak ediyorsun bu mükâfatı. Eh, ben suyuna ekmeğimi bandırsam da yeter. Afiyet olsun.”
Antenlerimi dikleştirerek, teşekkür ediyorum ona. Süleyman Peygamber’in (as) kuşu gibi, ben de Bediüzzaman’ın karıncası olarak girer miyim kitaplara? Benim de hikâyem anlatılır mı insanlara?
Sırtımda pirinç tanem, bu tuhaf düşünceler eşliğinde yuvama gidiyorum. Genç Said, yemeğini bitirdiği gibi dersine dönüyor. Yıllar sonra kendisine Eskişehir mahkemesinde, “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?" diye soranlara işte başımızdan geçen bu hadiseyi anlatıyor.

17.09.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki

Hiç yorum yok:

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...