24 Eylül 2011 Cumartesi

Sahi fotoğraflar ne anlatır?


Yağmurdan kaçan ana kız çareyi ilk dükkâna girmekte buldu. Gerçi burası dükkân denilemeyecek kadar bakımlı, modern bir yerdi. Sanat galerisi de denilebilirdi belki. Fakat burjuvazinin tekeli olan mekânlara benzemeyen kendine has, samimi bir atmosferi vardı.

Merakla ilerlediler. Duvarlarda devasa fotoğraflar asılı. Hepsi siyah beyaz. İnsanı hüzünlendiren, can acıtan insan portreleri. Sırtlandıkları garipliğin altında gülümseyerek nefes alıp veren bir avuç çocuk objektifin içine girercesine poz vermiş. Gözlerinde neşeyle sarmaş dolaş olmuş kekremsi bir boşluk var. Yaşam alanı belledikleri yoksul topraklardan kurtulmak için attıkları sessiz çığlıklar fotoğraf karesinden taşıyor.

Fonda hüzünlü bir şarkı çalıyor; şahit olunan hiç bir şeyi unutturmamak istercesine. Notalar özgürce geziniyor fotoğrafların arasında. Bazen acıyla kasılıp çöküveriyorlar yere, saçlarını başlarını yoluyorlar kendilerinden geçerek; bazen neşeyle haykırıyorlar ümitvarız diyerek; bazen zorlarken kapıları, camları da yumruklamayı ihmal etmiyorlar esrik bir halin getirisiyle.

Ana kız,  özgür notaların isyanı ortasında kalıvermiş iki mahkûm şimdi. Yaşadıkları dünyada maddeye tapınmanın öyküsüne satır satır katkıda bulunduklarını fark ettiklerinden bu yana bir adım atamaz, diğer fotoğrafa geçemez oldular.

“Tam 15 dakikadır aynı fotoğrafın önündeler.” dedi serginin sahibi gezgin fotoğrafçı.

Masaya gelişigüzel dağılmış kitapçıkları düzenleyen ince, uzun boylu kız işine ara vermeden yanıtladı:

“Herkes aynı fotoğrafa mıhlanıp kalıyor. Anlayamadığım mıhlanışın neden bu kadar uzun sürdüğü.”

“Belki de yaşadıkları hayatın eksikleri ve fazlalıklarını mukayese etme süresinden kaynaklanıyordur.”

“Eğer öyleyse, sizin bu fotoğrafın önünden hiç ayrılmamanız gerekir.” dedi kız küstah bir ifade gözlerine hoyratça yerleşirken.

Bozuldu fotoğrafçı. Bu çokbilmiş, ultra entel kız kendisiyle bu şekilde konuşma cesaretini nereden buluyor? Sen kim oluyorsun, hadi oradan, diye tısladı içinden.

Oysa biliyordu, her fotoğrafı, acıyı nasıl daha fazla yansıtabilirim, düşüncesiyle çekiyordu. İşte bana ödül getirecek bir manzara, fikriyle basıyordu art arda deklanşöre. İnsanların çaresizliklerinden, garipliklerinden devşirdiği fotoğraf kareleriyle dünyanın geri kalanını suçluyor, kendini temize çıkarıyordu. Yaptığı düpedüz acılardan pirim kazanmak. Menfaat budalalığı!

Ana kız, hala fotoğrafın önünde. Dikili bir mezar taşı hüviyetindeler.

Yağmur, telaşlı bir yolcu hızında yağmaya devam ediyor.

Duvara dayadığı merdivene bir kedi hızında tırmanan fotoğrafçı, tek tek söküyor astıklarını.

24.09.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki

21 Eylül 2011 Çarşamba

Rabbani Sinemalar -1-


1895 yılında dünya literatürüne giren sinema, Lumière Kardeşler tarafından keşfedildiğinde insanoğlu bu keşfin, kitleleri derinden derine etkileyeceğini, fikrî ve fiilî anlamda yönlendireceğini tahmin etmiyordu. Tıpkı google’ın mucitleri Sergey Brin ile Larry Page’nin ve facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in, icatlarının milyonlarca insanın hayatını şekillendireceğini, günlük meşguliyetlerinde büyük bir yer edineceğini bilemediği gibi.
Görüntü, ses ve yaşanan ânı durdurarak kayıt altına alabilen sinema makinesi, hayalin cisimleşmiş hali olarak ortaya çıktığı lahzada herkesi şaşırtır. Hem de dakikalar boyunca, aralıksız devam ede gelerek. Beyaz perdeye adeta mıknatıslanan gözler ve zihinler, büyüleyici atmosferin tesiriyle sinemanın efsununa seve seve teslim olur. Böylece bambaşka bir âlemin eşiğinden geçen Âdemoğluna, Havvakızına yepyeni düşsel avuntular sunulur; oyalanması yahut ibret alması için.

Tüm dünyayı bir anda etkisi altına alan sinemanın, Osmanlı Devleti’ne uğramaması düşünülemez. Pek çok yeniliği bünyesinde barındırmayı seven, teknolojik gelişmeleri yakından takip eden Osmanlı Devleti, 1 yıl sonra sinemayla tanışır. Lumière Kardeşler’in yanında çalışan bazı yönetmenler, İstanbul’a gelerek, çekimler yapar. Yine ilk gösteri, Yıldız Sarayında padişaha ve saray halkına yapılır. [1]

Osmanlı Devletinin, sinemaya olumlu bir çerçeveden baktığını, Eylül 1896 tarihinde resmi kurumlar tarafından bizzat hazırlanan bir rapordan anlıyoruz. Bu raporda ‘ilmin yayılmasında insanlık için önemli bir araç’ vasfı kazanan sinematograf gerek sarayın gerek halkın yoğun ilgisine mazhar olur hızla.[2]

Bediüzzaman henüz 1895’de literatüre giren sinema kavramını eserlerinde pek çok yerde kullanır. Risale-i Nur’da 60 kez sinema ibaresi geçmektedir; bazen münferit olarak bazen de bir kelime grubu şeklinde. Bunlar; iman sineması, sinema şeridi, sinematograf,  sinema perdeleri, sinema-i uhreviye,  sinema levhaları, sinemacı, âlem-i misal sineması, sinema-i Rabbaniye, yüz bin yüzlü sinemalı bir fotoğraf’tır.

Saydığım bunca kelime grubu Said Nursi’nin edebiyatçı kimliğinin nitelik ve nicelik açısından değerini, ayrıca yedinci sanat dalına olan vakıfiyetini gösteriyor. Onun sinema tekniği ve dilini çok iyi kavradığını kırmızı kitapların satır aralarına özenle yerleştirilmiş hikâyelerinden, örneklemelerinden anlıyoruz.

En güzeli de sinema kavramının cümle içindeki kullanımına bakarak Bediüzzaman’ın bu sanata olan bakışını anlayabilmemiz. Çünkü bu bakış açısı bize, modern çağın gelişmelerine karşı nasıl bir yaklaşımda bulunmamız gerektiği noktasında yardımcı olarak, zihin dünyamızın kapılarını sonuna kadar açmamıza vesile olmakta.

İlk olarak, Sözler’de geçen şu metin üzerinden sinema kavramını Bediüzzaman’ın gözüyle inceleyelim:

“Hem nasıl ki, bir hâne ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki, hârika san'atlarla, acîb nakışlarla, garip zînetlerle tezyin edilmiş. Hattâ, her bir taşında bir saray kadar san'at derc edilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabul edemez; gayet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus, o saray içinde, sinema perdeleri gibi, her saatte hakiki menziller teşkil edilip, kemâl-i intizamla, elbise değiştirir gibi değiştiriliyor. Hattâ, her bir hakiki perde içinde müteaddit küçük küçük menziller icâd ediliyor.”[3]

Her saat değişen, yenilenen sarayın elbise değiştirir gibi farklılaştığını, ânbeân yeni, hakiki menziller yaratıldığını ifade eden Bediüzzaman’ın bu açıklaması ilginçtir. Çünkü tam da bu noktada o, sinemanın hakiki manasını, işleyişini algılamıştır. Sinema diliyle söyleyecek olursak, tv ve sinema kameraları normalde saniyede 24, 25 veya 29 kare fotoğraf çekerler (fps-frame per second, saniye başına düşen kare sayısı). Yani burada çok hızlı bir hareket, ardı ardına kesintisiz bir işleyiş söz konusudur.

İşte sinema perdelerinin hızla akıp gitmesi gibi, dünya sarayı da süratle değişmekte, her lâhza terütazeliğini korumakta, üstüne üstelik yeni menzillerle zenginleşmektedir. Bir filizin çiçeklenmesi, bir ağacın meyve vermesi, mevsimlerin hükümranlığı, yüzümüzdeki çizgilerin çoğalması ve sair aklımıza gelebilecek her şey yaşanan tahvilâtın en güzel örnekleridir. Bediüzzaman’ın kâinattaki bu değişimi, aklımıza yakınlaştırmak için sinema örneği üzerinden açıklaması kıvrak zekâsının delilidir.

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim.



[1] Agah Özgüç, Türk Sinemasında İlkler, İstanbul: Yılmaz Yayınları, 1990, s.7
[2] BOA...RSM..Dosya No: 6/1314-R-2, 12 Rebiyülâhir 1314.; Aktaran: Ali Özüyar, “Osmanlı’da Sinemaya Dair
Sansür Notları”, Sinematürk, Sayı:7 (Mayıs 2007), s.22.
[3] Said Nursi,Sözler, s. 61.


21.09.2011 Yeni Asya Gazetesi

17 Eylül 2011 Cumartesi

Cumhuriyetperver



Zemherinin en şiddetli günlerinden biri… İğri iğri toprağa düşen kar, yavaşça örtüyor yeryüzünün bütün renklerini. Beyazın hâkimiyetinde yeni bir hükümranlık çağı başlıyor.
Solgun kış güneşinden içeriye sızan ışık huzmelerinin aydınlığında, büyük buluşmanın biri gerçekleşiyor. O, pencerenin eteğine kıvrılmış, sessizce Kur’ân okurken; âyetlerden yayılan bereket katbekat uzatıyor zamanı, genişletiyor mekânı. Arada bir başını kaldırdığında, meleklerin nezaretinde indirilen, her biri benzersiz güzellikte yaratılmış, san'atın harikulâde örneklerini sergileyen kar tanelerini seyrediyor. Allahu ekber, maşallah barekallah, nidalarının tefekkür bahçesinde gezinir olduğunu fısıldamakta. Hayretle temaşa ettiği âlemde iz sürüyor; zikir, fikir, şükür zincirlerine kenetlenerek. Çıktığı hayalî seyahat sona erince, kalın kaplı kitabını; Kâmus-u Okyanus’u açıyor. Başlamadan evvel, her gün yinelediği, gerçekleştirmek isteği emelini kâinata ilân ediyor:
“Kâmus, her kelimenin kaç manaya geldiğini yazıyor; ben de, bunun aksine olarak, her manaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kâmus yazsam…”
Sanki bana bakarak söylüyor. Zira gözleri bulunduğum noktaya kilitli. Birkaç adım atıp, başımı sallıyorum, güzel olur, dercesine. Beni görüyor mu, bilmiyorum. O, sesli düşüncelerinden sıyrılıp gayretle dersine başlıyor. Kimsenin uğramadığı, insanlardan olabildiğince uzak bu münhal türbede ezberlediği kelimeleri mukayese ederek zihin idmanı yapıyor. Kendini sınava tabi tutarcasına, babların her birini ne kadar iyi hıfzettiğini anlamaya çalışırcasına okuyor, okuyor.
Biraz daha sokuluyorum yamacına. Kitabındaki Arapça harfleri görebilecek raddeye geldiğimde duruyor, onu izliyorum. Ülkü edindiği gayesi uğruna durmaksızın gösterdiği çabası takdire şayan. Büyük adam olduğu besbelli; çünkü büyük işler başaranlar gibi, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrına sahip. Kaç vakit sür'atle birbirini devirdiği halde namaz haricinde tek bir mola vermedi. Kar dindi, rüzgâr sustu, ışık huzmeleri iyiden iyiye azaldı; lâkin o durmadı. Kitabını hatmetmeye devam ederken, fark ettirmeksizin yumuşak ellerine ulaşıyorum. Şimdi yükseklerde, zirvedeyim.
“Gel bakalım minik karınca.”
Parmağıyla beraber havalanıyoruz. Gözüne girecek kadar yaklaşmış olmanın büyüsüyle kalakalıyorum. Gözleri ne renk; mavi mi gri mi? Seçemiyorum.
“Bana arkadaş olmak ister misin? Haydi, beraber yemek yiyelim.”
Doğrusu bu dâvet şaşırtıyor beni. O ise konuşmaya devam ediyor:
“Bu çorbanın taneleri pek lezzetlidir. Senin için ayırıyorum. Bilirim, sen de arı kardeşlerin gibi Cumhuriyetperversin. Hak ediyorsun bu mükâfatı. Eh, ben suyuna ekmeğimi bandırsam da yeter. Afiyet olsun.”
Antenlerimi dikleştirerek, teşekkür ediyorum ona. Süleyman Peygamber’in (as) kuşu gibi, ben de Bediüzzaman’ın karıncası olarak girer miyim kitaplara? Benim de hikâyem anlatılır mı insanlara?
Sırtımda pirinç tanem, bu tuhaf düşünceler eşliğinde yuvama gidiyorum. Genç Said, yemeğini bitirdiği gibi dersine dönüyor. Yıllar sonra kendisine Eskişehir mahkemesinde, “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?" diye soranlara işte başımızdan geçen bu hadiseyi anlatıyor.

17.09.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki

15 Eylül 2011 Perşembe

magazinsel söylemler 1

uzun zamandır "iç döküş" bölümü için bir şeyler yazıp çiziktirmediğimin farkındayım.
içimden dökülmedi bir türlü...
her neyse...
bugün ingilteredeki arkadaşım, can dostum zehra beni ziyarete yalovaya geldi.
ardından beraber istanbula geçtik.
onu ağa kapısına ve kore lokantasına götürme sözüm vardı aylar evvelinden.
süleymaniye,beyazıt, çemberlitaş, sultanahmet, mahmutpaşa, sirkeci, aksaray derken şehr-i istanbulu fethettik.
çok şükür, zorlamadı kapılarını açtı bize.
1 yılın gelmiş geçmiş her şeyini 1 güne sığdırmaya çalışarak anlattık da anlattık arka fonda istanbul şarkısını söylerken.
yeniden fark ettim ki, insanın birkaç yakın arkadaşı olmalı, her şeyini anlatabileceği.
bir huzur, ferahlık vesilesi.
ve yaratıcıdan verilmiş en güzel nimetlerden biri.

günün fotoğrafı:


günün sözü: kore yemeği yerken selami şahin dinlemek.evet evet bugün yaşadığım tam da buydu:)anladım ki herşeyi yerinde, yurdunda yemek lazm.böyle olmuyor.






14 Eylül 2011 Çarşamba

SÖZDE DEĞİL, ÖZDE MÜSLÜMANLIK







Bir süredir zihnimi meşgul eden bir bahis var ki artık yerinde duramaz raddeye geldi ve harfler sûret giyerek kelimeleri vücuda getirdi. Böylece, tuşlara dokunmaya başladı parmaklarım ve havada uçuştu sözcüklerim. Şu meseleden bahsediyorum; “sünnet”i kendi dünyamızda yaşayamayışımızdan.
Bir kavram olarak hayat literatürümüzde sıkça yer alsa da, pratiğe dökülmediği sürece—kendi açımızdan—bir anlam ifade etmiyor bu kelime. Hz. Peygamber’e (asm) sürekli atıfta bulunup onun hayatından örnekler verdiğimiz halde tatbikî olmadığımız müddetçe bir kukladan öteye gidemiyoruz.
Oysa gündelik hayatımızın her ânı buna müsait. Ki, müsait olmaması düşünülemez. Zira Hz. Peygamber (asm) de bizim gibi bir insandır, üstelik hayat mihmandarımız olacak şekilde yetiştirilmiş, seciyesi ve yaşantısı Kur’ân ahlâkıyla güzelleştirilmiştir, bütün mevcudatı ve insanları en âlâ hâl üzere terbiye eden zat tarafından.
Resulullah’ın (asm) adımlarını takip etmek, onun hâl ü etvarını benimsemek, bizzat yaşayarak mümkün. Tam da bu noktada hadis kaynakları bize bir yol haritası çıkardığı için aslında çok şanslıyız. Hangi güzergâhtan gideceğimizi, kaçıncı kavşaktan geçeceğimizi, çağımızın korkunç tehlikelerinden nasıl korunacağımızı, ihtiyaçlarımızın neler olduğunu bu altın yaldızlı haritadan gailesiz, sehivsiz öğrenebiliyoruz.
Yeme-içme, uyku adabından, selâmlaşmaya; aile hukukundan, komşuluk haklarına; ticaret yapma usûllerinden, borç alma-verme düsturuna; ibadet esaslarından, ahlâkî normlara kadar pek çok esas Hz. Peygamber (asm) tarafından şefkat, merhamet ve itinayla harmanlanarak ashabına aktarılmıştır. Kimi vakit, mescide toplanmış Suffa ehline verilen bir ders mahiyetinde, kimi vakit zulme uğradığı için ağlamaktan gözleri kızarmış mazlûm bir kadının Peygamberimiz (asm) huzurunda derdine derman arayan sorusunda…
Hiç inceleme, okuma ve düşünme fırsatınız oldu mu?  merak ediyorum. 
Günümüze kadar emniyet içinde nakledilen hadis-i şerifler salt ibadet ve inanç esaslarına has değildir. Meselâ, görgü kurallarına dair pek çok hadis vardır; özellikle bizim işin bu kısmını görmezden geldiğimiz yahut önemsemediğimiz...
Misal, çalınan kapının ardından “Kim o?” sorusuna verilecek cevap dahi Resulullah (asm) tarafından öğretilmiştir.
Olay, Cabir b. Abdullah’ın (ra) başına gelir. Hani, Allah Resûlünün (asm) dizinin dibinden ayrılmayarak, pek çok sohbetine iştirak eden, sayısı 1540’ı bulan hadisi rivayet eden mübarek zat. Bizzat kendisinin işitmediği bir hadisin Şam’da bulunan ravisini görmek, ondan bu hadisin kaynağını öğrenmek için bir aylık yolculuğa çıkan Cabir (ra).
Hadiseye tekrar dönelim. Bu güzide sahabî, babasının bir borcu için Resulullah’ın (asm) evine gelir. Kapıyı çalar. İçeriden Peygamberimiz’in (asm), “Kim o?” diyen sesi duyulur.
Cabir (ra), “ben”, diyerek karşılık verir.
Bunun üzerine, Resulullah (asm) verilen cevaptan hoşlanmadığını belirtircesine, “ben, ben” diye tarizde bulunur.
Aynı hatayı bir daha yapmaz, Cabir b. Abdullah (ra). Ve yapmamaları için uyardığı insanlara da bu olayı anlatır.
Çok basit bir ayrıntı gibi görünen bir hâl olsa da yaşanan, bugün hangi birimiz çaldığımız kapılara, ismini belirterek cevap veriyor, merak ediyorum doğrusu.
Merak ettiğim diğer bir husus, bugün İslâmiyet bütün bu incelikleriyle beraber yaşansaydı eğer, Müslümanlar hâlâ geri kalmışlık marazıyla boğuşur ve envai çeşit yaftalamalara maruz kalır mıydı?
Cevabı, benim kadar sizler de tahmin ediyorsunuzdur.
Mühim olan, yolda durmak değil, yolda olmaktır Resûlullah’ın (asm) izinden. Ki bu sayede kazanılan ehemmiyetli bir takva, kuvvetli bir iman hem dünyevî, hem uhrevî semereler verecektir Âdemoğluna/Havvakızına.
Biz sözde değil, özde Müslümanlar istiyoruz.

14.09.2011 Yeni Asya Gazetesi

9 Eylül 2011 Cuma

Peki neden acı içindesiniz?



masaya bir kız oturdu. elinde 3 kitap ve rengarenk bir rüzgar gülü vardı. kitaplarının isim ve yazarlarına baktım; Muz Sesleri, Ece Temelkuran; Kayıp Söz, Oya Baydar; Lâl, Ayşe Kara. üçü de kadın yazardı, ilk ikisi sol jenerasyondan diğeri sağdandı.
kitaplardan sonra onu incelemeye başladım. acının boğum boğum sarmaladığı bir yüzü vardı. soluk dudaklarında hüznün kırıntıları ve gözlerinde kederden ince izler... tanıdık birine benziyordu. sahi kimdi?
ben dilimin ucuna kadar gelmiş ismi düşünedururken bakışlarımız karşılaştı. dayanamadım:
-sizi bir yerden gözüm ısırıyor.
-evet, dedi tereddütle. sonra devam etti. .... televizyonunda .... programını sunuyorum.
-ne güzel!
umursamaz bir yüz ifadesi yerleşti yüzüne. benim için güzel olan şey onun için bir kıymet ifade etmiyordu. biraz ileri giderek sordum:
-peki neden acı içindesiniz?
bozuldu, yutkundu.
-bugün, 25 yaşımın ilk günü, sözü titrek dudaklarından döküldü.
-öyle mi? doğum gününüz kutlu olsun! nice güzel yıllara...
-teşekkür ederim. biliyor musun, bugün aldığım ikinci kutlama tebriği bu. bilsen, ne kadar mutlu oldum, dedi.
öylece bakakaldım, insan kalabalıklar içinde yalnızlaşırken dünya dönmeye devam ediyordu.

7 Eylül 2011 Çarşamba

İbrahimvarî söyleşmeler



Suya düşen ilk damlalar…
Her damlanın ardından duaya duran dilim, nedbeleşmiş yüreğimin acılarını sıvazlıyor bir bir. Sırlarına açılıyor hücrelerim. Bak, diyor; kâinatta muntazam bir işleyiş var, hikmet, adalet, inayet ve merhametin hâkim olduğu.
“Bakıyorum, ama her yer karanlık.”
“O halde gör. Ve hisset. Perdeler aralandıkça vakıf olursun sırların. Renkler açıldıkça suda, dağıldıkça dalga dalga, anlayacaksın gerçeği.”
“Gerçek nedir?”
“İbrahimvarî, Ben batıp gidenleri sevmem, diyebilmektir.”
“Zor, çok zor; masivayı terk edebilmek, elimin tersiyle itebilmek uzaklara, yalın ve saf bir hayatı yaşamak, sevdiklerime bağlanmamak, dünya muhabbetinden vazgeçmek... İmkânsız benim için!”
“En azından deneyebilirsin. Unuttun mu, denemek başarmanın yarısıdır.”
*
Yumuşak fırça darbeleriyle suya kavuşan renkler şekilden şekle girerken konuşuyorlar benimle. Önce bir daireydi her biri. Dokundukça yaprağa, laleye, karanfile, güle döndü. Kâinattan suya aksetti mahlûkat. Zahirden bakınca ikisi de aynı gibiydi; lakin biri gölge diğeri aslî idi.
Gerçek, ebru teknesine dağılan boyaların mahremiyetinde gizlenmiş, açığa çıkacağı günü beklerken sabırsızca, iki yıl evvel kapattığım teknemi kız kardeşimin ısrarıyla geçtiğimiz Pazar yeniden açıyorum.
Zaman, el sallayarak geçiyor kapıdan. Muhayyilemde geçmiş günler canlanıyor. Kitreyi ilk hazırlayışım, boyaya öd katarken ağır kokusuna dayanamayıp burnumu kapatışım, rengârenk boyalara daldırdığım fırçayı suyun üzerine korkarak sallayışım…
Serde acemilik günleri. Müteakiben mahir olma yolunda adımlarım.
İnsanız nihayetinde. Aciz ve zayıfız, fakat aynı zamanda tüm âlemi keşfedecek, mertebeler kat ederek kâmil olma yolunda kabiliyetlere sahibiz. Ve öteliyiz. Bir gölgeyiz. Tıpkı suda suret bulan damlalar gibi.
Ebru sanatının altında yatan tassuvvufî bakış açısı gölge-asıl ilişkisi üzerinden yol bulurken zihnimde, gün batıyor penceremden.
O vakit anlıyorum; batıp gidenler, gitmeye mahkûmken bu dünya kimseye yâr olmaz. 

7.09.2011 Yeni Asya Gazetesi

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...