1 Ağustos 2011 Pazartesi

TUHAF BİR HİKÂYE*


Rüzgâr Şaban’ın uçarcasına sürdüğü minibüs, köy meydanına ulaştığında ikindi ezanı okunmak üzereydi. Şırıl şırıl akan derenin kenarında eğleşen çocukların bağıra çağıra şarkılar söylediği, meyve ağaçlarının her bir evi taçlandırdığı bu köy adeta Cennetten bir köşe gibidir. Osmanlı zamanında önemli yerleşim yerlerinden biri olduğu için tarihi pek çok hane vardı. Zamana direnerek günümüze kadar ulaşmışlardı.

Büyük halamın oturduğu bu köye her yaz sonu gelir, maziye ev sahipliği yapmış küçük hanesinde birkaç hafta kalır, senenin yorgunluğunu atardım. Gerçi 3 yıldır gelememiştim, kendimce haklı sebeplerim vardı. Neyse.

Sabahları, büyük halamın torunu Eda ile beraber ekmek almaya üst mahalledeki bakkala gider, dönüşte böğürtlen, üzüm, incir yiyerek gelir ve zevkle, kahvaltı sofrasını hazırlamak için büyüklere yardım ederdik. Küçük kuzenler ortalıkta cirit atarken öğretmen ruhumu ortaya çıkarıp her birini önemli bir iş ile görevlendirir ve ayakaltımızdan çekilmesini sağlardım.

Kahvaltıdan sonra günlük rutin işleri halleder, Eda ile evi temizleyip düzenlerken türküler tuttururduk. O, Gesi bağlarında’yı söylemeyi çok severdi. Bıkmadan defalarca yineler, ben başka bir türküye geçinceye kadar susmazdı. Biz daldan dala atlarcasına türkü çığırırken, o esnada vazifelerini hakkıyla yerine getiren küçükler başımıza toplanır, acıktıklarının haberini verirdi. Bunun üzerine mutfağa geçer, yemek hazırlardık. Hep beraber, büyük bir coşku içinde yemeğimizi yer, güle oynaya şakalaşır, bu eğlenceli dakikaları uzattıkça uzatırdık.  Yemek bitse de sona ermezdi eğlencemiz; çekildiğimiz bir gölge altında yakan top, istop, ebelemeç oynar, dereye girip balık yakalamaya, değişik taşlar bulmaya, çamurdan evler inşa etmeye çalışırdık. Bu oyunların tatlı yanı küçük büyük demeden tüm kuzenlerin bir arada olmasıydı. Arada mızmızcılık yapanlar olsa da hepsini hizaya getirmesini bilirdim. Ne de olsa en büyükleri bendim. Yalnız, yaşım itibariyle büyük olsam da hala o deli dolu çocuklardan bir farkım yoktu.

Gün batmaya yakın, ufak kuzenleri kendi hallerine bırakarak Eda, onun bir küçüğü Dilek ve ben bahçedeki hasır sandalyelere kurulurduk. Sallanan sandalyeyi bana verirlerdi; misafir olduğum için bana tanınan bir ayrıcalıktı bu.  Ben de doya doya tadını çıkarırdım. Herkes eline bir kitap alır, kelimelerden müteşekkil bir dünyada düşler âlemine hızla gömülürdük.

Günler, bu şekilde birbirine benzer geçerdi. Bundan büyük bir memnuniyet duyardım. Ne sınav stresi, ne iş hayatının koşturmacaları, telaşları kalırdı. Hepsi, sanki çok eski bir fotoğraf karesinde kalmış gibiydi.

İşte, soluk almak, enerji toplamak üzere üç yıl aradan sonra kendimi Rüzgâr Şaban’ın minibüsünde bulduğumda bunları düşünüyor, bu yaz sonunun da ne kadar eğlenceli geçeceğini hayal ediyordum.

İkindi ezanı okunuyordu ki, minibüsten indim. Köy kahvesi sinek avlıyordu. Her zaman meydanda eğleşen gençler ise ortalıkta görünmüyordu. Hiçbir vakit boş kalmayan dere kenarına baktım. Çocuklardan eser yoktu. Hayretle inceliyordum etrafı; vurgun yemiş bir yere gelmiştim sanki... Issız bir vahayı andırıyordu bu yemyeşil cennet.

Tekerlekli bavulumu sürüyerek büyük halamın evine geldiğimde, Eda karşıladı beni.

“İnsanlar nerede?”diye sordum.

Eliyle içeriyi gösterdi. Herkesin önünde bir dizüstü bilgisayar vardı. Kimisi facebook’ta fotoğraf paylaşıyor, kimisi twitter’da ünlülere laf yetiştiriyordu. Büyük hala, bacaklarını uzatmış, birkaç torunuyla film izliyordu.

“Sen mi geldin kızım?” dedi başını bilgisayar ekranından çevirmeden.

İmdat dercesine Eda’ya döndüğümde, onun başka bir bilgisayara oturmuş olduğunu gördüm. Diğer odadaki kuzeni ile kameradan görüşüyordu.

Bu bir kâbus olmalı, dedim.

“Gerçeğin ta kendisi” demeleriyle sıçramam bir oldu. Rüzgâr Şaban’ın uçurarak sürdüğü minibüs dağların, ovaların arasından ilerliyor, yollar sonsuzluğa uzanıyordu.

Derin bir “oh” çektim. Neyse ki, rüyalar tersine çıkardı.

 *Eda Özcanım’a ilham periliği için teşekkürler…

Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki

3 yorum:

Delibu! dedi ki...

'İlham perisi' ünvanı almak pek hoş oldu Saliha'cım :) Aslında ben birşey yapmadım, senin kaleminin gücü.. Ve konuyu çok güzel bağlamış, güzel sonlandırmışsın. Daha nice güzel yazılarını okuruz inşallah.

Bu arada Ramazanımız hayırlı ola inşallah :)

Bol dua ve muhabbetle..

mavi dedi ki...

ne yazık ki teknolojiyi yeteri kadar kullanmak bize göre değil sanırım.
sahte bir sosyalleşme içerisinde dokunmadan hissetmeye çalışıyor gibiyiz...

KuMbaRaMdaKi KeLiMeLeR dedi ki...

@teşekkürler delibu;)
@mavi, tabirin çok önemli; dokunmadan hissetmeye çalışmak... ne kadar komik aslında yaptığımız ve bir o kadar "tuhaf"!

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...