6 Ağustos 2011 Cumartesi

Şehrin silinen fotoğrafları


Kaldırıma dizdiği kitaplarıyla yaz kış şehrin muhafızlığını üstlenmiş titiz bir asker gibiydi kitapçı amca. Kentin işlek caddesine açılan sokağın hemen başında yer alırdı. Adını bilmiyordum; yaşını, çoluk çocuk sahibi olup olmadığını, asıl mesleğini, hayallerini... Bildiğim çocukluğumdan beri yaşadığım bu şehirde onun her daim var olmasıydı. İlkokul üçüncü sınıftayken okula varmak için kullandığım güzergâhtaydı o. Ortaokul lise, derken üniversite için şehirden ayrıldığımda dahi aynı yerdeydi. Maksadı kitap satmak değil de kentin tarihine tanık olmaktı sanki. Kitaplar, sokağı, akıp giden hayatı incelemek için bir vesileydi. Yahut dünya vahasında oyalanmanın farklı bir yolu... Tahminlerim bu şekilde olsa da gerçeği yansıtmaktan uzaktı. Beher düşüncelerim aklımdan geçirdiğim, sadece kendime anlatmakla yetindiğim bir hikâye idi.

Neden, yanına gidip konuşmamıştım hiç? Niçin uzaktan izlemekle yetinmiştim? Varlığının hep orada olduğunu bilmek bana güven ve huzur verirken, bu sükûn kaynağına ulaşmayı tercih etmekten uzak duruşumun sebebi neydi?

İnsanoğlunun tüm sorunu burada yatıyordu. Kendine sorduğu soruları cevaplandırmaktan kaçmakta. Kaç kişi aynaya baktığında gerçek yüzünü görür ki? Baktığımız, sadece yüzümüzde çıkan sivilceler veya günbegün sıklaşan kırışıklıklardır. Hangimiz nefis muhasebesi yapıyordur yansıyan suretine bakarken? Hiçbirimiz. Çünkü sorgulama sürecine girebilen her kim olursa olsun; genç yaşlı, kendi yüzüne bakmaya cesaret edemez.

*

Rutin birkaç işimi halletmek üzere kitapçı amcanın sokağından geçtiğimde, gözlerim onu aradı. Yoktu. Ertesi gün de yoktu. Aradan geçen her gün beni merakla o sokağa sürükledi. Fakat adamcağızdan bir iz bulmak mümkün değildi. Kocaman bir boşluk kalmıştı ondan geriye. Doldurulamazcasına.

Sonunda dayanamadım; o sokaktaki esnafın birine sordum. Dükkân sahibi:

“Haa, bizim İsmet Amca mı? Öldü be kızım… Allah gani gani rahmet eylesin.” dedi.     

Demek, ben suallerimden kaçarken, Azrail, dağa, taşa sunulan, fakat reddedilen, kendisinin ise kabul ettiği görevi yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla bir başka vazifeye doğru yol alıyordu.

Bir insan daha kayıp gitmişti hayatımdan. Tanımadığım bir insan. Ancak ruhumda o denli iz bulmuş olmalı ki, ölümü bile bana pek çok anlam, hayat katıyordu. Ve şehrin fotoğraflarından bir kare hızla siliniyor, levh-i mahfuzda saklanmak üzere âlem-i şehadetten kayboluyordu.

06.08.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki yazısı

2 yorum:

hayatgaliba dedi ki...

Allah rahmet eylesin.

Biraz girişken olup, ruhumuza hitap eden insanlarla tanışabilme cesaretini gösterebilsek hayat harika bir hal alabilir.
Şimdi ben bu yazıdan sonra tanışmayı aklımdan geçirip, hep aklımda tuttuğum insanlara bir merhaba diyebilme cesaretini kendimde bulmaya gayret edceğim. çok zor değil aslında. bir "selamünaleyküm" ile başlayacağız hepsi bu :)

Adsız dedi ki...

Bazen söylemek, konuşmak o kadar zor ki, kendini konuşurken kaybetmekten korkuyor belkide insan.

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...