13 Ağustos 2011 Cumartesi

Güllü Baba



Dükkânın önüne attığım baba yadigârı sandalyemle yirmi yılı aşkın nöbetçiliğini yapıyorum bu mahallenin. Benden evvel babam yürütürmüş devraldığım vazifeyi gönüllü olarak. Gerçi mahallemize pek fazla giren çıkan yabancı yoktur. Belki bayramda mahallelinin dıdının dıdısı gelirse… Eh o vakitlerde yılda iki kez olup biten bir lâhza. Evli evine, köylü köyüne döner gider çarçabuk. 
Geçen sabah yine dükkânın önüne çıkmış, işlerin kesatlığından dert yanmıştık yan komşum kunduracı Ahmet Efendi ile. O da benim gibi mahallenin eski taşlarındandır. Tek katlı evlerde, mutluluk seslerinin ta semadan duyulduğu zamanlarda gelmiştik dünyaya. Kadınlar baharın gelmesiyle sokağa taşınır, orada akşam olasıya, kocaları işten dönesiye kadar sohbet eder, dantel örer, terlemiş çocuklarına seslenip sırtlarına bez koyarlardı. Akşam ezanının okunmasına az bir zaman kala alelacele mutfaklarına yollanır, yemek hazırlamaya başlarlardı.  Yaz geldi mi sokaklar halı yıkayan kadınlarla dolardı. Ne tuhaf, sanki sokak, sokak değil de evimizin bir odası gibiydi. Ben bu eğlence de hortum açıp kapamakla görevlendirildiğime sinir olur, kızlar gibi köpüklerin içinde halı yıkamak isterdim. Annem önce kızar, erkeğin ne işi olur halı yıkamakla, derdi. Suratımı astığımı görünce gönlümü yapmak için sadece bir kereliğine sabunlamama izin verirdi.
Ah, çocukluk işte... Hepsi geçmişte kaldı. Hayal meyal hatırladığım bir hatıralar yumağı. Şimdi, halılar yıkayan çocuktan geriye gül yetiştiren bir adam kaldı. Avutmak için gönlümüzü, bu işe verdik ömrümüzü. Dükkânın önünde cins cins, çeşit çeşit güller; yediveren sarmaşık gülleri, penelopeler, iki renkliler, pembenin, kırmızının bütün tonlarında hayat bulanları… Bu yüzden Güllü Baba derler bana. Asıl ismimi bilen kalmadı mahallede. Çoluk çocuk böyle bilmiş, tanımış bizi. Gel gör ki, ismiyle müsemma olduğumuz bu güzelleri kimse gelip okşamaz, halini hatırını sormaz. Dükkânın önünden nice insan geçer, lâkin bir defa dönüp bakmaz, koklamaz, sevmez güzelim yavrularımı.
O sabah, hani Ahmet Efendi ile konuştuğumuz, eski âlemlerin sarhoşluğuyla kendimizden geçtiğimiz vakit, hızla yürüyen yabancı birinin aniden güllerimin önünde durduğunu ve onları koklayıp, sevdiğini gördüm. Hayretle izliyordum bu yabancıyı. Genç bir delikanlı. On yedisinde ya var ya yok.
Beni fark etti, gülümsedi.
“Ne güzeller değil mi evlât?” diye sordum.
Bir müddet daha koklamaya devam ettikten sonra dedi:
“Ne güzel yaratılmışlar! Maşallah. Her biri yaratıcısından ne çok isim, sıfat, mu'cize taşıyor bize.”
Şiir okur gibi konuşuyordu. Yaşından hiç beklenilmeyecek ifadelerle.
“Oğlum, Kur'ân kursunda mı okuyorsun sen?” diye sordum.
Başını salladı hayır dercesine.
“Ben kâinatı okuyorum amcacığım.” Selâm verdi, gitti.
Kâinatı okumak. O gün bugündür düşünüyorum, bu iş nasıl olacak diye… Hala çözemedim. Delikanlı bir daha geçer mi buradan, düşer mi yolu bu şehrin kaybolmuş sokağına, bilmiyorum. Heyecanla, ümitle yeniden geleceği günü bekliyorum.

13.08.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki yazıları

2 yorum:

hayatgaliba dedi ki...

harika.

kainatı okuyabilmek için önce kainatın alfabesini bilmek, bunun için de bu alfabeyi yazanı tanımak gerek.

tabiattaki her canlının kendi diliyle yaratanını zikrettiğini duyabilmek, şüphesiz kulağımızı haramlara kapatmakla, gözümüzü haramdan sakınmakla mümkün olabilir.

kainatı okuyabilmek, kainatı dinleyebilmek dileği ile.

aymiko dedi ki...

Eline sağlık Saliha sultan :)
Döktürmüşsün yine...

"Kâinatı okumak" üzerinde bolca düşünülmesi, hatta bir büyüğümüzün dediği gibi "araştırılması gereken" bir konu :)

Kâinatı okumak, her an olabilecek bir şeyken, unutulup gidiyor kâinatın kalabalıklığı içinde. Farkındalığımızı arttırdığın için kamsahamnida onni ^^

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...