31 Ağustos 2011 Çarşamba

BAYRAMINIZ BAYRAM OLA



Bazı kelimeler vardır; dile getirildiği ve işitildiği anda derin çağrışımlar, duygu yüklü mülahazalar uyandırır yüreklerde, zihinlerde. Geçmişten perdeler canlanır tüm gerçekliğiyle. Yaşananlar maziye ait değilmişçesine taptaze, capcanlı ve dipdiridir.

İşte bayramlar, böylesi bir tarifle hayat bulur içimizde. Özel bir yeri vardır yaşam öykümüzde. Bir bayram günü, diye başlayan hatıralar unutulmaz nedense. Sürekli anlatıla gelir… Sair günlere nazaran daha özel, daha anlamlı ve en mutena zamanlardır. Herkesin mesrurâne, mütebessimâne görüldüğü ender vakitlerden biridir ve en çok çocuklar bunun bilincindedir. Bu yüzden kaygısızca şımarsalar da, akıl almaz yaramazlıklarıyla baş döndürseler de affedilirler bir çırpıda.

Biz de bayram demek; sokağı tanımak, hayatın arasına karışmak, dış dünyanın olağanüstü hallerine şahit olmak demekti. Özgürlük kavramı, bayramla beraber tanım kazanıyordu şehirli çocukların lügatinde.

İlk ve son şeker toplama maceramı hiç unutmam. Üç kardeş önce anneannemlerin apartmanını dolaşmış, sonra usulca yan apartmanlara ve mahallenin en ücra köşesine kadar uzanmıştık. Korkuyla karışık bir heyecan dalgası tüm vücudumu sararken zile basıyor, kapının ardında nasıl bir yer olduğunu, nasıl insanlarla karşılaşacağımı merakla bekliyordum. Açılan her kapı bizi bir an için başka hikâyelere konuk ederdi.

Bazen kapıyı ihtiyar bir nefes açardı; içeriden dışarıya taşan yalnızlık kokusu çarçabuk sinerdi tenimize. Ve hüzün konardı kalbimize. Bazen yaşıtımız çocuklar karşılardı bizi ve kıskanç edalarla şeker kâsesini uzatırlardı. Bazen de cömert teyzeler, amcalar… Avucumuza bozuk para sıkıştırırlar, almak istemediğimiz vakit uzun uzun ısrar ederlerdi.  Birer ikişer dolan ceplerimizde bir saatten fazla durmazdı bozukluklar; hemen hesabını yapardık alınacaklar listesinin: su ve mantar tabancası, leblebi tozu, kâğıt helva, balon, çikolata, pamuk şeker… Bir çocuk daha ne isteyebilir ki?

En güzeli de bayramı tam da şairin dediği gibi en ala duygularla yaşardık:

“Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; 
Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!”*

Sıla-i rahim de unutulmayan bir başka bayram hatıralarıdır. Sırayla akrabalar gezilir, hal hatır sorulurken birlik ve beraberlik duygusunun kuşatıcılığı hissedilir tüm zerrelerimizde. Büyüklerin hayır duaları yükselirken gökyüzüne, huzur yerleşiverir usulca gönlümüze.

Bayrama münhasır daha pek çok şey vardır; bayram namazı, mezar ziyareti, el öpme fasılları, el yapımı baklavalar, kalem gibi incecik sarmalar, envai çeşit hoşaflar…

Tüm bu güzellikleriyle beraber yaşanırsa bayram, bayramdır. Biri eksik kaldığı vakit, insanda buruk bir tat, sapsarı bir keder ve acı bırakır.

İnşallah bayramınız bayram olsun; nice güzel, renkli, yıllar boyu mutluluk veren hatıralarınız olsun.

*Mehmed Akif Ersoy

31.08.2011 Yeni Asya Gazetesi

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Annemi görmek istiyorum



Göremiyorlar Allah’ım göremiyorlar; senin nimetlerini, sanatlarını, eserlerini. Bir elmanın hem yeşil hem kırmızı hem sarı olabileceğini bilmiyorlar. Gökyüzünün masmavi bir derya olup sonsuzluğa açıldığını, bulutların semaya yayılırken şekilden şekle girdiğini, dağların mora çalan yamaçlarından yayılan heybeti, toprağın kesif bir kahverengiden meydana geldiğini görüp, seyredemiyorlar.

Kendi yüzünün neye benzediğini, gözlerinin rengini, sevdiklerinin suretini bilmiyor Etiyopya’lı 17 yaşındaki Fatima. Yeni doğmuş bir bebeğin korkuyla akıttığı gözyaşlarına şahit olma fırsatına sahip olamadı hiçbir zaman. Güneş, yorgun çehrelerin istirahata çekilmesi için usulca uzaklaşarak anbean batarken, manzaranın harikuladeliğiyle hüzünlenip şiirler yazamadı.

Bir sürü nedenler sıralıyordu uzmanlar Fatima ve onun gibi görmeyen katarakt hastaları için. Yetersiz beslenme, sıcak hava, sağlıksız ortam, iklim koşullarının zorluğu. Hepsi görünür sebeplerdi; lakin işin batınî boyutu bambaşkaydı. Sır, imtihanda saklıydı.

Bazıları ise gözleri açık olduğu halde görmüyordu. Onlar sadece bakardı; hani derler ya bakar kör, öyleydi işte. Afrika açlıkla pençeleşirken, kuraklık karşısında ne yapacağını bilemezken, iç savaş yüzünden şaşkınlıkla kardeşlerini öldürürken; uzandıkları koltuklarından bir put sessizliğinde izliyorlardı beyaz ekrandan aktarılan bu korkunç hadiseleri.

Dehşetengiz manzaralara dayanamayan vicdan sahibi insanlar da vardı Allah’ım yeryüzünde. Senin yolunda canlarıyla, mallarıyla yardım edenler. Durmadılar bir dakikadan daha fazla oturdukları yerde. Bir iki eşya doldurdukları küçük valizlerini de alıp gittiler, sessiz çığlıkların yükseldiği Benin’e, Gana’ya, Togo’ya, Çad’a, Nijer’e, Burkina Faso’ya, Sudan’a, Etiyopya’ya, Sierre Leone’ya ve Somali’ye.

Senin inayetini dileyerek, senin rahmetini arzulayarak, senin himayene sığınarak koştular…

Ve kara kıtaya ulaştılar.

Binlerce insanı ameliyat ederek dünyalarını aydınlattılar. Beraber aydınlığa kavuştular.

Sudan’lı 14 yaşındaki Ahmet, ameliyat olmak için başvurduğunda gizleyemediği heyecanıyla doktorlara hayatının arzusunu fısıldıyordu:

“Annemi görmek istiyorum!”

Operasyon sonrası ağlıyordu Ahmet ve annesi Allah’ım, ellerini açıp sana dualar ederek.

“Bu bir mucize!” diyerek.

Rabbim, mucizelerin karşısında gönlümüzde tasdik edip dilimiz ile ikrar eylediğimiz bir tek söz var:

“Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Unutulmasın ki, Allah her şeyi bilen ve görendir (Lokman süresi:28).”

(Karanlığa göz yumma! İnsani Yardım Vakfı aracılığı ile 120 TL gibi küçük bir bedel karşılığında 100.000 Afrikalıdan birinin gözlerinin açılmasına vesile olabilirsiniz.)

25 Ağustos 2011 Perşembe

Yalova Günlüğü 1

fotoğraf çekmeyi bir hobi olarak görmenin ötesinde anı biriktirmek, zamanı durdurmak, kainatı anlamlandırmak, yaratıcının esma ve sıfatlarını okumak olarak değerlendirdiğimden bu yana amatör çekimler yapıyorum. sadece facebook hesabımda değil; burada da paylaşarak hem blogumu zenginleştirmek hem de meraklısına fikir vermek niyetiyle kaldığımız yerden devam edelim. daha önce blogda yayınladığım İstanbul Günlüğüme ait fotoğrafları buradan görebilirsiniz.
mekan Yalova bit pazarı...
iyi seyirler...




Her dem yeniden doğarız



Gölgelerin uzamaya başladığı bir ikindi sonrası… Kış duasına soyunan ağaçlar mevtin ve haşrin ispatını yaparcasına terk ederken bir parçalarını; yerlerde kümelenen sarı yapraklar yaz faslının yavaş yavaş hitama ermekte olduğunu haber veriyor.
Daha düne kadar deniz, uslu bir çocuk gibi sakin ve dingin bir haletteyken,  elân rüzgârla bir olmuş, celâl ismini tecelli etmek üzere haşmetle çarpıyor kayalara. Kâinat, değişimin örneklerini bariz bir şekilde sunarken insanoğluna, Yunusvarî bir dile bürünüp haykırıyor heyecanla, şevkle: Her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası. İlginçtir, bu ilan aynı zamanda her şeyin muvakkat olduğu gerçeğiyle karşı karşıya bırakmaktadır bizi.
Ruh, farkına vardığı hakikatin izdüşümleri ardında kendini arayadursun!
Elbet, bu kutlu yolculukta pek çok kapı aralanacaktır sonsuzluğa doğru.
*
Değişen mevsimle beraber meşguliyetlerimiz de yenileniyor.
Misal, şimdilerde annemi bir telaştır almış gidiyor. Mevsimin en taze, en tatlı, en lezzetli meyvelerini almak üzere pazara çıktığı her vakit eli kolu dolu geliyor, akabinde mutfakta hummalı bir hazırlığa girişiyor. Sıcak havanın rehavetine kapılmaksızın, açlığın verdiği halsizliği umursamaksızın başlıyor envai çeşit meyveyi bir dizi işlemden geçirmeye. Önce özenle çürükleri ayıklıyor, bazısının kabuklarını soyuyor, bazısının çekirdeklerini çıkarıyor. Sonra bol, duru, berrak suların aydınlığında yıkıyor. Temizlenen meyveler geniş bir tencereye doldurulup kaynamaya bırakılıyor. Ya hoşaf yapılıyor yahut reçel. Nihayet onca zahmetten geçerek hazırlanmış bu el emeği göz nuru gıdalar afiyetle yenileceği zamanı beklemek üzere mutfaktaki yerini alıyor.
Eş zamanda dünyanın diğer ucunda başka bir anne, eşi ve çocukları için aynı hazırlığı tüm sevgisini kuşanarak ve şefkatini harmanlayarak yaparken üretmenin verdiği hazla hayatından memnun yüzü gülüyor. Ferahlık duyan gönlü gül gibi kat kat açılırken, sükûnet buluyor, huzura eriyor.
*
Aslında mevsimler gibi ömrümüzün her dönemi de kendine münhasır hazırlıklarıyla karşılanmakta, hayat bu telaşelerle beraber anlam ve güzellik kazanmaktadır. Kimse iddia edemez; beher günlerin birbirine benzediğini söyleyip, monoton bir yaşamın sıkıcılığından dem vurarak. Âlem, sinema perdelerinden daha süratle yenilenir, yeryüzü ve gökyüzündeki her bir varlık değişir, insan da bundan nasibini alırken yeknesaklıktan yakınmak dünyadaki tahvilâtı düpedüz inkârdır.
İnkâr ise hiç mi hiç yakışmaz mümine.

24.08.2011 Yeni Asya Gazetesi

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Özür diliyorum, niyetlisin değil mi?

Mehmet Ağabey, pala bıyıklarının sakladığı dudaklarını hiç hareket ettirmeksizin soruyor:

“Ne içersin oğlum? Çay, kola, gazoz. Susamışsındır.”

Güneş sanki içimde... Yanıyor, terliyor, bunalıyorum. Islanan alnımı, şakaklarımı babaannemin bir bayram sabahı hediye ettiği tirşe yeşili, bez mendil ile siliyorum. Dilim, damağım kurumuş. Zorlukla yutkunurken, aile dostumuz Mehmet Ağabey’e teşekkür ederek, hiçbir şey istemediğimi söylüyorum.

Önünde duran buz gibi gazozu ağzına götürüyor, lıkır lıkır içiyor Mehmet Ağabey. Gözüm, kabarcıkları havaya kaçmaya çalışan gazozda. Esir kampından firar eden tutsaklara benziyorlar. Özgür olmak için telaşla savruluyorlar gökyüzüne. Lakin semaya değil insanoğlunun midesine doğru hızla yuvarlanıyorlar. Gazozun verdiği serinlikle, gevşiyor Mehmet Ağabey. Boş bardağını masaya bırakırken, ısrarla yineliyor teklifini. Bir türlü, evet, diyemiyorum. Susuzluğuma, yanmışlığıma, hararetime rağmen... Kafamı sallıyorum, hayır dercesine.
Son defa üstelemek üzere yarılarken dudaklarını, vazgeçiyor. Yüzünde endişe bulutları gezinmeye başlıyor yavaştan. Bir şey hatırlamış olmalı. Mahcup bir ifadeyle gözlerime bakıyor:

“Özür diliyorum, niyetlisin değil mi?”

Mehmet Ağabey şaşkın, ben daha bir şaşkın. Az evvel dilimden çıkan “hayır” kelimesi tam da bu lahzada hakiki manada tezahür ediyor. Niçin bu ikramına karşılık veremediğimi şimdi anlıyorum. Müsaade isteyerek ayrılıyorum yanından. Zihnime üşüşen cümleler, beynimi zonklatırcasına haykırıyor, bir hakikati anlatıyorlar.

“Ya içseydim o gazozu... İlahiyatta okuduğumu bilen ve beni hoca addeden bu saf ama bir o kadar dini inançları zayıf olan Mehmet Ağabey ve Kıbrıs halkı ne derlerdi dinim için, İslam için? Bir bardak gazoza İslam’ı satmış bu çocuk demezler miydi?”

Düşüncesi bile titretiyor bedenimi bu yaz sıcağında. Samyeli rüzgârları Kıbrıs’a sıcak hava taşırken, üşüyorum. Sanki soğuk bir kış gecesinde üstüm açık kalmış gibi… Her hal ve durumda bir kez daha beni koruyan, gözeten Rabbime hamd ederek ilerliyorum. Az sonra akşam ezanı okunacak, iftar sofraları yaratıcısına şükreden kullarca şenlenecek. İşte o zaman, bir bardak gazoz anlam kazanarak hayat bulacak; zerrelerimde, düşüncelerimde ve ömrümde.

*İlham periliği için Sıddık Korkmazer’e teşekkürler…


20.08.2011 Hafta sonu eki yazısı

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Bloger N'lerini Seçiyor!


Kurallar!

Yazının başlığı " Blogger N'lerini seçiyor ! "şeklinde olmalı.. Bir bütün halinde ilerlemeliyiz. Her kategori için en fazla 3 kişi yazabilirsiniz..  (Sadece bir kategori için 5 tane yazma hakkınız var. Çoğumuzun blog açmasına sebep olan şey, kendimizi anlatmak.) Ekstradan 1 kategori daha ekleyip, seçiminizi yapabilirsiniz. Kategori açarken tercihinizi mümkünse en zeki, en güzel, en akıllı gibi şeylerden yana kullanmayın. Tamam birbirinizi tanıyor olabilirsiniz. Ama burda genel bi seçimden bahsediyoruz ve birbirimizi sadece yazılarımızdan tanıyoruz. Yazılardan yola çıkarak sonuca varabileceğimiz kategoriler olmalı. (Kişileri rencide edecek, küçümseyecek türden kategorilere kesinlikle yer vermeyin.)  Aynı kişiyi birden fazla kategoriye yazabilirsiniz. Mim yazılarınız kesinlikle okunacaktır. Yazılarınız okunduğuna dair yorum bırakılacaktır. Bir gün içerisinde yazılarınıza yorum gelmezse mail atarak haber verirseniz en doğru sonucu elde etmiş oluruz.


En İyi Tasarıma Sahip Blogger : ancelik

En Güncel Blogger : bozuk anksiyete

En Meraklı Blogger : zamanınyelkenlisi

En Çok Gezen Blogger : berre

En Çok Bilgilendiren Blogger : pekguzelseylertespihtaneleri

En Çok Kendini Anlatan Blogger : mia

En Çok Eğlendiren Blogger: delibu

En Çok Yorum Yapan: reşahat-i kalem



Mim tarzı olan bu olayın sonunda En'leri seçmiş olacağız. Lütfen yazdığınız yazının linkini burada paylaşmayı veya mail atmayı unutmayın. Zira En'ler de sizlerinde oyları olsun istersiniz değil mi? :) En'lere ekleyemediğim blogger'lar üzülmesin lütfen. gerçekten çok zorlandım. ismini görenler ve dahi görmeyenler bu uygulamaya katılabilir. sevgiyle...

18 Ağustos 2011 Perşembe

Önden giden atlılar: Cemal Amca'nın ardından



Bu bir veda yazısı değil, Cennete yollanan bir mektuptur. Dudaklara yerleşen kıvrımlar, hüznün yanık tebessümüdür. Cemal Amca’nın vefat haberinin zihnimde oluşturduğu çağrışımlar, bir müjdenin hayat bulan ispatıdır:

“Önden giden atlılar
Gittiler hep gittiler
Aştılar kızgın çölü
Toprak tükendi bir gün
Denize ulaştılar.”*
Kâinatı okumak için çıktığımız tefekkür yolculuklarının ilk durağı Cemal Amca’ların İzmit/Bahçecik’teki evleriydi. İlkokul beşinci sınıfı bitirdiğim yaz, küçük bir bavula kırmızı kitaplarımı, kıyafetlerimi ve acemiliğimi doldurup düşmüştük babamla yola. Nevalemde bilinmeyene duyulan korku, kaygı… Derken vardığımız istikamette samimi, ihlâslı ve muhabbetperest iki insan tüm ürkekliğimi, endişelerimi silip yok ederek karşılıyor beni. Onlara yaslıyorum ruhumu; Cemal Amca ve eşi Cemile Teyze.  On gün boyunca misafir bırakıldığım bu bahçesi cennet, insanları melek olan diyarda hayatı ve kendimizi anlamlandırma çabamız yeni bir dünyanın kapısından içeri alırken bizi, bambaşka âlemleri keşfediyor, merakla oralarda gezinip duruyoruz.

Seneler, usulca ilerlerken çocukluğumun yazları Bahçecik’te, iman hakikatlerini öğrenmekle geçiyor. Bir yandan Cemal Amca’nın, cennetasa bahçesinden bize sunduğu meyveleri temaşa ediyor, Rabbimizin nimetlerini zikir, şükür, fikir öğretisince afiyetle yiyor, âlem-i uhrevide asıllarını vermesini niyaz ediyorduk. Ev sahibine de duâlar ederek…

Çok geçmedi, lise çağlarında kâinatı mütalâa programları için başka şehirlere gitmeye başladım. Derken üniversite… Artık Cemal Amca’yı nadiren görüyorduk; hayat bizi değişik zamanlarda daha önce de muhabbetimizin olduğu kızı Nuray Abla ile sıkça karşılaştırıyordu; kâh Bursa’da, kâh Sakarya’da. Cemal Amcayla iletişimimiz telefonlara kalmıştı.

2009 yılının Ramazanında, “Bir Sahabenin Günlüğü” neşredildiği vakit gazetede, ilk arayıp, tebrik edenlerden biri Cemal Amca olmuştu. Daha sonra “Kumbaramdaki Kelimeler” köşesiyle düzenli bir şekilde başladığımız yazı hayatımızda, pek çok Çarşamba arar, o günkü yazımdan dolayı beni kutlar, Allah razı olsun, diyerek hayır duâlarıyla mânevî destek verirdi. Hiç aksatmaması gereken bir görevmişçesine, titizlikle yerine getirdiği hayır ve himmetinden huzur, sürur ve esenlik yayılırdı ahizenin diğer ucundaki bendenize. Yazılarımı menfi düşünceler besleyerek okuyanlara, zehirli yorumlarıyla yıpratmaya çalışanlara inat, ilaç gibi gelirdi Cemal Amca’nın sözleri.

Son görüşmemiz, yine telefonda olmuştu, birkaç ay evvel.

Kulağımda yankılanan sesine, görüntüsü eşlik ediyor muhayyilemde. Efil efil rüzgârların estiği, masmavi dalgaların kıyıya vurduğu bir deniz kenarında, Cennetin eşiğinde durmuş, atının üstünde bizi bekliyor; haydi çok eğleşmeyin, gelin, dercesine.

Şimdi, vefatının ardından dilime pelesenk ettiğim bir duâm var; her insanın bir Cemal Amcası olmalı! Ketum olmuş bir kalbin, canhıraş nidasıdır bu. Ki böylece sahabelerin vasıflarını ahirzamanda bir nişan gibi taşıyan birini görebilmek nasip olsun bizlere… Ruhuna Fatiha.


 *Osman Sarı

17.08.2011 Yeni Asya Gazetesi

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Güllü Baba



Dükkânın önüne attığım baba yadigârı sandalyemle yirmi yılı aşkın nöbetçiliğini yapıyorum bu mahallenin. Benden evvel babam yürütürmüş devraldığım vazifeyi gönüllü olarak. Gerçi mahallemize pek fazla giren çıkan yabancı yoktur. Belki bayramda mahallelinin dıdının dıdısı gelirse… Eh o vakitlerde yılda iki kez olup biten bir lâhza. Evli evine, köylü köyüne döner gider çarçabuk. 
Geçen sabah yine dükkânın önüne çıkmış, işlerin kesatlığından dert yanmıştık yan komşum kunduracı Ahmet Efendi ile. O da benim gibi mahallenin eski taşlarındandır. Tek katlı evlerde, mutluluk seslerinin ta semadan duyulduğu zamanlarda gelmiştik dünyaya. Kadınlar baharın gelmesiyle sokağa taşınır, orada akşam olasıya, kocaları işten dönesiye kadar sohbet eder, dantel örer, terlemiş çocuklarına seslenip sırtlarına bez koyarlardı. Akşam ezanının okunmasına az bir zaman kala alelacele mutfaklarına yollanır, yemek hazırlamaya başlarlardı.  Yaz geldi mi sokaklar halı yıkayan kadınlarla dolardı. Ne tuhaf, sanki sokak, sokak değil de evimizin bir odası gibiydi. Ben bu eğlence de hortum açıp kapamakla görevlendirildiğime sinir olur, kızlar gibi köpüklerin içinde halı yıkamak isterdim. Annem önce kızar, erkeğin ne işi olur halı yıkamakla, derdi. Suratımı astığımı görünce gönlümü yapmak için sadece bir kereliğine sabunlamama izin verirdi.
Ah, çocukluk işte... Hepsi geçmişte kaldı. Hayal meyal hatırladığım bir hatıralar yumağı. Şimdi, halılar yıkayan çocuktan geriye gül yetiştiren bir adam kaldı. Avutmak için gönlümüzü, bu işe verdik ömrümüzü. Dükkânın önünde cins cins, çeşit çeşit güller; yediveren sarmaşık gülleri, penelopeler, iki renkliler, pembenin, kırmızının bütün tonlarında hayat bulanları… Bu yüzden Güllü Baba derler bana. Asıl ismimi bilen kalmadı mahallede. Çoluk çocuk böyle bilmiş, tanımış bizi. Gel gör ki, ismiyle müsemma olduğumuz bu güzelleri kimse gelip okşamaz, halini hatırını sormaz. Dükkânın önünden nice insan geçer, lâkin bir defa dönüp bakmaz, koklamaz, sevmez güzelim yavrularımı.
O sabah, hani Ahmet Efendi ile konuştuğumuz, eski âlemlerin sarhoşluğuyla kendimizden geçtiğimiz vakit, hızla yürüyen yabancı birinin aniden güllerimin önünde durduğunu ve onları koklayıp, sevdiğini gördüm. Hayretle izliyordum bu yabancıyı. Genç bir delikanlı. On yedisinde ya var ya yok.
Beni fark etti, gülümsedi.
“Ne güzeller değil mi evlât?” diye sordum.
Bir müddet daha koklamaya devam ettikten sonra dedi:
“Ne güzel yaratılmışlar! Maşallah. Her biri yaratıcısından ne çok isim, sıfat, mu'cize taşıyor bize.”
Şiir okur gibi konuşuyordu. Yaşından hiç beklenilmeyecek ifadelerle.
“Oğlum, Kur'ân kursunda mı okuyorsun sen?” diye sordum.
Başını salladı hayır dercesine.
“Ben kâinatı okuyorum amcacığım.” Selâm verdi, gitti.
Kâinatı okumak. O gün bugündür düşünüyorum, bu iş nasıl olacak diye… Hala çözemedim. Delikanlı bir daha geçer mi buradan, düşer mi yolu bu şehrin kaybolmuş sokağına, bilmiyorum. Heyecanla, ümitle yeniden geleceği günü bekliyorum.

13.08.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki yazıları

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Kapitalist sistemin mağduru çocuklarımız ve biz

Birkaç gün evvel gazetelerde yer alan ilginç bir haber vardı, başlığını görür görmez afalladığım. Okudukça, içlendiğim; kasavet bulutlarının fevç fevç ruhuma çöktüğü…

Tuhaf ama gerçek, sonunda bu da oldu, modern zamanların dünyasında. 10 yaşındaki Thylane Loubry Blondeau, adeta yetişkin bir kadın gibi giydirilmiş, son derece abartılı bir makyaja bulanmış ve fotoğraflanarak bir moda dergisi Vogue Paris’in sayfalarını süslemiş (!). Yayınlanan fotoğraflar tüm dünyada tartışma başlatırken, feministler ve çocuk istismarına karşı savaşan örgütler atağa geçerek ailenin cezalandırılması ve fotoğrafların kaldırılması için girişimde bulunmuşlar.

Thylane’nin fotoğraflarından birini ben de gördüm. Ürkütücüydü. Bir sabiye yakışmayan şuh bakışlarının ardında çocuk ruhunun eprimeye yüz tutan izleri vardı. 10 yaşında bir kız çocuğu değil de bir kadın gibiydi; yapmacık, sahte, mübalağalı…

*

Kimse kalkıp da bu fotoğrafın ardından “sanatsal özgürlük”ten bahsedemez. Her şeyin pazarlandığı ve kar aracı olarak görüldüğü bir sistem, meftunlarını ve mağdurlarını acımasızca yetiştirmekten çekinmezken, olan “insanlığımıza” oluyor.

İnsanlık, fıtratına aykırı hareket ederken, anbean değerlerinden taviz verdiğini ve ağır bir bedel ödediğini, ilelebet ödeyeceğini unutuyor.

*

Çocukluğu çalınmış bir kızın psikolojisini, çevresindekilerce şekillendirilen “bayağı” hayat anlayışını ve ne ile değer kazandığını bir düşünün! Yaşıtları gibi parklarda oyun oynamak yerine sahnelerde/podyumlarda göz kamaştıran ışıkların altında yürüyor. Dört yapraklı yonca aramadı çimenlerin arasında belki hiçbir zaman. Oyuncak bebeklerine annelik yapmaya vakti olmadı. Onlara kâğıttan, kumaştan elbiseler dikemedi. Mahsusçuktan yemek yapamadı; topraktan ve bitkiden. Salıncakta sallanmak için bekleyerek sabrı öğrenmeye fırsatı olmadı. Bir çörek parçasını paylaşamadı oyun arkadaşlarıyla. Bir seksek taşında mutluluğu yakalayamadı. Çünkü bunların hiçbirini yapmaya imkân bulamadan, daha 5 yaşından itibaren modellik yapmaya, büyüklerin dünyasında yaşamaya başladı. Hala yaşıyor, yaşadığını zannederek…

Ne kadar korkunç Allah’ım!

10.08.2011 Yeni Asya Gazetesi

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Şehrin silinen fotoğrafları


Kaldırıma dizdiği kitaplarıyla yaz kış şehrin muhafızlığını üstlenmiş titiz bir asker gibiydi kitapçı amca. Kentin işlek caddesine açılan sokağın hemen başında yer alırdı. Adını bilmiyordum; yaşını, çoluk çocuk sahibi olup olmadığını, asıl mesleğini, hayallerini... Bildiğim çocukluğumdan beri yaşadığım bu şehirde onun her daim var olmasıydı. İlkokul üçüncü sınıftayken okula varmak için kullandığım güzergâhtaydı o. Ortaokul lise, derken üniversite için şehirden ayrıldığımda dahi aynı yerdeydi. Maksadı kitap satmak değil de kentin tarihine tanık olmaktı sanki. Kitaplar, sokağı, akıp giden hayatı incelemek için bir vesileydi. Yahut dünya vahasında oyalanmanın farklı bir yolu... Tahminlerim bu şekilde olsa da gerçeği yansıtmaktan uzaktı. Beher düşüncelerim aklımdan geçirdiğim, sadece kendime anlatmakla yetindiğim bir hikâye idi.

Neden, yanına gidip konuşmamıştım hiç? Niçin uzaktan izlemekle yetinmiştim? Varlığının hep orada olduğunu bilmek bana güven ve huzur verirken, bu sükûn kaynağına ulaşmayı tercih etmekten uzak duruşumun sebebi neydi?

İnsanoğlunun tüm sorunu burada yatıyordu. Kendine sorduğu soruları cevaplandırmaktan kaçmakta. Kaç kişi aynaya baktığında gerçek yüzünü görür ki? Baktığımız, sadece yüzümüzde çıkan sivilceler veya günbegün sıklaşan kırışıklıklardır. Hangimiz nefis muhasebesi yapıyordur yansıyan suretine bakarken? Hiçbirimiz. Çünkü sorgulama sürecine girebilen her kim olursa olsun; genç yaşlı, kendi yüzüne bakmaya cesaret edemez.

*

Rutin birkaç işimi halletmek üzere kitapçı amcanın sokağından geçtiğimde, gözlerim onu aradı. Yoktu. Ertesi gün de yoktu. Aradan geçen her gün beni merakla o sokağa sürükledi. Fakat adamcağızdan bir iz bulmak mümkün değildi. Kocaman bir boşluk kalmıştı ondan geriye. Doldurulamazcasına.

Sonunda dayanamadım; o sokaktaki esnafın birine sordum. Dükkân sahibi:

“Haa, bizim İsmet Amca mı? Öldü be kızım… Allah gani gani rahmet eylesin.” dedi.     

Demek, ben suallerimden kaçarken, Azrail, dağa, taşa sunulan, fakat reddedilen, kendisinin ise kabul ettiği görevi yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla bir başka vazifeye doğru yol alıyordu.

Bir insan daha kayıp gitmişti hayatımdan. Tanımadığım bir insan. Ancak ruhumda o denli iz bulmuş olmalı ki, ölümü bile bana pek çok anlam, hayat katıyordu. Ve şehrin fotoğraflarından bir kare hızla siliniyor, levh-i mahfuzda saklanmak üzere âlem-i şehadetten kayboluyordu.

06.08.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu eki yazısı

5 Ağustos 2011 Cuma

Kitap hediye etmek ister misiniz?



sevgili arkadaşlar, hayır hasenatınıza bir değil milyonlar sevabın yazıldığı bu mübarek ayda illa ki para cinsinden iyilik yapmanız şart değil. diyarbakırdaki bir köy okulu için kütüphane oluşturmaya "vira bismillah" dedik. özelde yalovada genelde dünyanın dört bir bucağında olan arkadaşlarım, göndermek istediğiniz kitaplar varsa benimle iletişime geçiniz. sevgiyle...

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Üniversiteye giderken aldı da bir yağmur


Sırtımı, İstanbul Üniversitesinin tarihi ana kapısına yaslamış, karşıma Bayezid camiini almış, master eğitimi için yurt dışına giden, bu nedenle aylardır görüşemediğim arkadaşımı bekliyordum.

Bayezid meydanı adeta bir nümayişe ev sahipliği yapıyor gibiydi. İşportacılar, vakit namazını eda edip fevç fevç dağılan cemaat, bütünlemelerden çıkan öğrenciler, ellerinde haritalarıyla yön bulmaya çalışan turistler, fotoğraf çektirenler…

Hemen yanı başımda 12-13 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kız annesiyle fotoğraf çektirirken, dikkatimi çekti bir sözü.

“İnşallah buralara gelmemizi Allah nasip eder Anne.”

*

Yüksek öğrenimine başlamasına yıllar var olan kız çocuğunun şimdi yaptığı bu dua, bir yanıyla eksikti. Televizyonlardan gördüğü, mümtaz bir üniversite portresi olarak çizilen bu okul, onun hakiki manada istek ve ideallerini karşılayabilecek miydi? En önemlisi de onun için “hayırlı bir ilim yuvası” olacak mıydı?

*

Malum, üniversite tercihleri için son günler.

Şimdilerde herkes doğru bir tercihin hangi yoldan geçtiğini düşünüyor. Kimi, iyi bir akademik kadroya sahip üniversitenin kaliteli olacağından dem vuruyor, kimisi büyük şehrin isim yapmış üniversitelerini ehil buluyor. Farklı hedefler doğrultusunda kendimizce doğru bulduğumuz tercihlerimiz de söz konusu. Mesela sadece üniversiteye kapak atıp özgür olmak amacıyla gelenler veya iş kapısı olarak görenler hatta hayati bir önem atfedilen kâğıt parçası diplomayı elde etmek için okuyanlar pek çok.

Bizler, “İlim ilim bilmektir/İlim kendini bilmektir” öğretisinin inşa ettiği medeniyet anlayışını terk ettiğimiz günden beri okumaktan muradımızın ne olduğunu karıştırır, yanlış tasavvurlara kapılır olduk.

Belki de bu yüzdendir, bu hayallerin şekillendirdiği düşünceler ters bir istikamete sürüklüyor tercih sahiplerini. Eylül, yeni bir başlangıcın sürurunu takınmış, tüm sevecenliğiyle gelip okullar açıldığında, daha ilk günlerle beraber tek tek yaşanan hayal kırıklıkları bunun en bariz habercisi.

Sanırım, tüm sorun üniversiteden ne anladığımızda yatıyor. Ve bu nedenden olsa gerek, üniversite kapısına bakarken yaptığımız dualar eksik, tahayyüllerimiz yağmur altında kalıyor.

03.08.2011 Yeni Asya Gazetesi Kumbaramdaki Kelimeler Köşesi

1 Ağustos 2011 Pazartesi

TUHAF BİR HİKÂYE*


Rüzgâr Şaban’ın uçarcasına sürdüğü minibüs, köy meydanına ulaştığında ikindi ezanı okunmak üzereydi. Şırıl şırıl akan derenin kenarında eğleşen çocukların bağıra çağıra şarkılar söylediği, meyve ağaçlarının her bir evi taçlandırdığı bu köy adeta Cennetten bir köşe gibidir. Osmanlı zamanında önemli yerleşim yerlerinden biri olduğu için tarihi pek çok hane vardı. Zamana direnerek günümüze kadar ulaşmışlardı.

Büyük halamın oturduğu bu köye her yaz sonu gelir, maziye ev sahipliği yapmış küçük hanesinde birkaç hafta kalır, senenin yorgunluğunu atardım. Gerçi 3 yıldır gelememiştim, kendimce haklı sebeplerim vardı. Neyse.

Sabahları, büyük halamın torunu Eda ile beraber ekmek almaya üst mahalledeki bakkala gider, dönüşte böğürtlen, üzüm, incir yiyerek gelir ve zevkle, kahvaltı sofrasını hazırlamak için büyüklere yardım ederdik. Küçük kuzenler ortalıkta cirit atarken öğretmen ruhumu ortaya çıkarıp her birini önemli bir iş ile görevlendirir ve ayakaltımızdan çekilmesini sağlardım.

Kahvaltıdan sonra günlük rutin işleri halleder, Eda ile evi temizleyip düzenlerken türküler tuttururduk. O, Gesi bağlarında’yı söylemeyi çok severdi. Bıkmadan defalarca yineler, ben başka bir türküye geçinceye kadar susmazdı. Biz daldan dala atlarcasına türkü çığırırken, o esnada vazifelerini hakkıyla yerine getiren küçükler başımıza toplanır, acıktıklarının haberini verirdi. Bunun üzerine mutfağa geçer, yemek hazırlardık. Hep beraber, büyük bir coşku içinde yemeğimizi yer, güle oynaya şakalaşır, bu eğlenceli dakikaları uzattıkça uzatırdık.  Yemek bitse de sona ermezdi eğlencemiz; çekildiğimiz bir gölge altında yakan top, istop, ebelemeç oynar, dereye girip balık yakalamaya, değişik taşlar bulmaya, çamurdan evler inşa etmeye çalışırdık. Bu oyunların tatlı yanı küçük büyük demeden tüm kuzenlerin bir arada olmasıydı. Arada mızmızcılık yapanlar olsa da hepsini hizaya getirmesini bilirdim. Ne de olsa en büyükleri bendim. Yalnız, yaşım itibariyle büyük olsam da hala o deli dolu çocuklardan bir farkım yoktu.

Gün batmaya yakın, ufak kuzenleri kendi hallerine bırakarak Eda, onun bir küçüğü Dilek ve ben bahçedeki hasır sandalyelere kurulurduk. Sallanan sandalyeyi bana verirlerdi; misafir olduğum için bana tanınan bir ayrıcalıktı bu.  Ben de doya doya tadını çıkarırdım. Herkes eline bir kitap alır, kelimelerden müteşekkil bir dünyada düşler âlemine hızla gömülürdük.

Günler, bu şekilde birbirine benzer geçerdi. Bundan büyük bir memnuniyet duyardım. Ne sınav stresi, ne iş hayatının koşturmacaları, telaşları kalırdı. Hepsi, sanki çok eski bir fotoğraf karesinde kalmış gibiydi.

İşte, soluk almak, enerji toplamak üzere üç yıl aradan sonra kendimi Rüzgâr Şaban’ın minibüsünde bulduğumda bunları düşünüyor, bu yaz sonunun da ne kadar eğlenceli geçeceğini hayal ediyordum.

İkindi ezanı okunuyordu ki, minibüsten indim. Köy kahvesi sinek avlıyordu. Her zaman meydanda eğleşen gençler ise ortalıkta görünmüyordu. Hiçbir vakit boş kalmayan dere kenarına baktım. Çocuklardan eser yoktu. Hayretle inceliyordum etrafı; vurgun yemiş bir yere gelmiştim sanki... Issız bir vahayı andırıyordu bu yemyeşil cennet.

Tekerlekli bavulumu sürüyerek büyük halamın evine geldiğimde, Eda karşıladı beni.

“İnsanlar nerede?”diye sordum.

Eliyle içeriyi gösterdi. Herkesin önünde bir dizüstü bilgisayar vardı. Kimisi facebook’ta fotoğraf paylaşıyor, kimisi twitter’da ünlülere laf yetiştiriyordu. Büyük hala, bacaklarını uzatmış, birkaç torunuyla film izliyordu.

“Sen mi geldin kızım?” dedi başını bilgisayar ekranından çevirmeden.

İmdat dercesine Eda’ya döndüğümde, onun başka bir bilgisayara oturmuş olduğunu gördüm. Diğer odadaki kuzeni ile kameradan görüşüyordu.

Bu bir kâbus olmalı, dedim.

“Gerçeğin ta kendisi” demeleriyle sıçramam bir oldu. Rüzgâr Şaban’ın uçurarak sürdüğü minibüs dağların, ovaların arasından ilerliyor, yollar sonsuzluğa uzanıyordu.

Derin bir “oh” çektim. Neyse ki, rüyalar tersine çıkardı.

 *Eda Özcanım’a ilham periliği için teşekkürler…

Yeni Asya Gazetesi Hafta sonu Eki

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...