20 Temmuz 2011 Çarşamba

Şehrin Hangi Yüzünü Görüyorsun?

Tarihî yarımadanın eski semtlerinden biri olan Vefa’yı evvela bir edebiyat dersinde öğrenmiştim, bir şiir dizesinden. Tevriye san'atının en güzel örneği olarak zihnimin en nadide köşesinde yerini almıştı:

“Sordum Nigâr’ı dediler ahbab
Semt-i Vefa’da doğru yoldadır.”
O zamanlar sadece ismiyle tanışıklık kurduğum bu semti yıllar sonra ziyaret edeceğimi, sokaklarında dolaşacağımı, mazinin şahitliğini yapmış yıkık dökük evlerine bakıp geçmişten izler arayacağımı ve her birini geleceğe kazandırmak istercesine fotoğraflayacağımı bilmezdim. Tuhaftır, Mimar Sinan’ın çıraklık eseri olan Şehzadebaşı Camii ve kalfalık eseri olan Süleymaniye Camii'nin bu semtte yer aldığını da bilmiyordum. Çok sonra öğrendim.

Geç de olsa öğrendiğim bir başka malûmat daha vardı: Semtin ismini kimden aldığı.

İstanbul’un semtlerine, fetih günlerinden itibaren verilmiş isimlerin kendine ait bir hikâyesi vardır. İşin hakikatini kaçırsak da gerçek bütün saflığı ve gizemiyle keşfedilmeyi beklemektedir.

İşte, bozasıyla meşhur, bu tarih kokan güzide semtimiz de adını Fatih Sultan Mehmed ve oğlu II. Bayezid’in devrinde yaşayan Şeyh Vefa’dan alır. Asıl adı Mustafa olan Konya doğumlu bu mübarek zat şehirler şehri İstanbul’un fethi için yola çıkan genç Mehmet’in ordusuna katılır. Zaferden sonra Konya’ya dönmek istediyse de çağ açan hükümdar Fatih onu bırakmak istemez. O da, ismiyle müsemma olan bu yeri mesken tutar, talebeler yetiştirir ve burayı ilmi bir merkez haline getirir. Ayrıca kütüphane, imarethane, hamam ve dükkânlar inşa edilmesini sağlayarak şehrin gelişmesine katkıda bulunur.

Fakat enteresandır, Fatih ne vakit kendisini ziyaret etmek istese, tekkesinin önüne gelip içeri girmek için izin beklese, kapıları kilitli bulmuştur. Bir iki derken her gelişinde aynı manzara ile karşılaşır Sultan. Hüzünlenir, kederden giydiği libasıyla gerisin geri döner. Tekkenin penceresinden kendisini izleyen Şeyh Vefa da aynı ıztırabı, elemi tatmaktadır. Nazı geçen dervişlerden biri samimiyetinden aldığı güç ile sorar:

“Efendim, madem Hünkârı görmek istemezsin, niçin her gelişinde haline üzülür, eseflenirsin?”

Şeyh Vefa cevap verir:

“Onun bana ihtiyacı ve benim ona olan sevgim öyle çoktur ki, bir defa birbirimizi görürsek eğer, ne ben onu bırakacağım ne o benden ayrılacak. Hâlbuki o saltanatı yürütmekle, biz dünya düzenini korumakla vazifelendirilmişiz. Bu dünyada bize kavuşmak yoktur. Vuslat ötededir.”

Hakikaten de Şeyh Vefa’nın sözü doğruluğunu gösterir. Fatih’in ölümüyle visal kapısı ahiret âlemine açılmak üzere aralanır. Sultan’ın cenaze namazını kıldırmak Şeyh Vefa’ya düşer.

Saadet beldesinin manevî mimarlarından Şeyh Vefa filizlerini yeşerttiği bu nazenin mahalde gömülüdür. İstanbul, sadece dünyevî hazlara yönelik maceralar için değil, uhrevî âlemin gönüllü bekçilerini keşfetmek niyetiyle de ziyaret edilmeyi bekler. Şehrin onlarca yüzü vardır. Önemli olan, şehrin hangi yüzüne baktığın ve ne gördüğündür. 

20.07.2011 Yeni Asya Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...