30 Temmuz 2011 Cumartesi

Şair Olacağım


Nefti çalılıkların arasına serpiştirilmiş gül fideleri hastane bahçesinde gezinenleri mest ediyordu. Ölmeye değil, yaşamak ve yaşatmaya varız dercesine yaydıkları rayihalarıyla hayat vaad ediyorlardı insanlara. Oysa bir gül kokusunda pekâlâ ölümü alabilirdi insan. Nitekim almıştım da… Yıllar önce. Tam da burada.
 
Şehri dövercesine yağan karlı bir gündü. Annem hastanedeydi. Onu ziyaret etmek için geldiğim binada keskin ilâç kokusu karşılaşmıştı beni. Kötü kokuyordu, çok kötü. Dayanılacak gibi değildi. Burnumu elimle kapattım. Alışamamıştım bir türlü. Ya sevgili annem, o nasıl tahammül ediyordu buna?
Bu düşünceler ile nihayet annemin yanına ulaşmış, yatağının bir köşesine ufacık bedenimi sığdırmıştım. Küçücük bir çocuktum o vakitler. Sadece 12 yaşındaydım. Hayatın tuhaf oyunlarına karşı olabildiğince tecrübesiz, büyük kelimeler biriktiren ruhumdan ise habersizdim.

Beyaz yatak örtüsünün üstünde siyah kaplı, küçük, eski bir defter… Uzandım. Kapağını okşadım. Anneme, kimin bu, dercesine baktım.

Kalın dudakları hüzünlü bir şarkı söylercesine yavaşça açıldı:

“Bitişikte yatan genç kızın. Verem hastası.”

Üzülmüştüm kızcağıza. Benden büyük olsa da gençti, güzeldi. Hayat doluydu gülüşleri. Kim bilir ne hayalleri ne arzuları vardı… Anneme baktım; söyleyecekleri bitmemişti. Zira yarı kapanık dudağından ılık bir rüzgâr esiverecekmiş gibi bir hal vardı. Gözlerini gözlerime dikmiş dikkatle inceliyordu beni.

“İçinde şiirler var.”

Sözünü bitirir bitirmez gözlerimi taradı ve dudağına sıkışmış o ılık rüzgârı serbest bıraktı:

“Senin, şair olmanı ne kadar isterdim.”

Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Çok sonra tanımlayacaktım o arzuyu; varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:

“Şair olacağım.”

Ve oldum.

Bir bir aktı kelimeler, cümleler… Suret giydi her biri san’attan, hayattan ve hakikatten. Öyle kelime oyunları, fikir cambazlıkları yapmak niyetinde olmadım hiçbir zaman. Gerçeğin sükûnet veren gölgesine sığınarak yazdım, yazdım...

Hiç unutmam, ilk şiirim 17 yaşımda, deli dolu çağlarımın hükümranlığı sırasında ‘Yeni Mecmua’da yayınlanmıştı. “Benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” diye başlayıp giden dizeler… Ahmet Haşim, “Çocuk bu sesi nerden buldun sen?” demiş, beni ne heyecanlara, ümitlere sevk etmişti. İşte, annemin telkiniyle başlayan, birkaç yıl sonra hayat bulan şairliğim ömrümün sonuna kadar benimle tutku dolu bir aşk yaşayacaktı.

Bu aşk sayesinde, tezgâhımda yalnızca şiir dokumakla kalmadım, fikirlerimi de özgürleştirdim. Onlar hürriyetine kavuştukça mutlu oldum, huzura yaklaştım. O vakit bir kez daha idrak ettim ve anladım:
“Biz şiiri iman için bilmişiz; ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği bin bir yol ağzı biliyoruz.”
Ah bu şiirler, bu gül kokuları… Geçmişi hınzırca nasıl da hatırlatır insana!

* Necip Fazıl Kısakürek, bizzat, hatıralarında şair olma bahanesini bu anıyla dile getirmiştir. Tarafımızca yeniden kurgulanmıştır.
 

30.07. 2011 Hafta sonu eki Yeni Asya Gazetesi

Hiç yorum yok:

Herkesin bir kelimesi vardır. Ya seninki?

En çok okunan yazılar

Etiketler

Pages

Buscar