12 Temmuz 2011 Salı

Bilgi çağının acemileri

İlginçtir, bir arkadaşım, 22. yüzyılda doğmadığının üzüntüsünü paylaşmıştı benimle. Ardından eklemişti:

    “Düşünsene… Bilgisayarın keşfi, cep telefonunun insanlığın hizmetine sunulması, internetin icadı, facebook, twitter gibi sosyal medyanın kuruluşu ne kadar muazzam bir iletişim dünyasının kapısını araladı bize. Kim bilir ben bu dünyadan göçüp gittikten sonra neler neler keşfedilecek! Hani şu filmlerde hep hikâye edilen ışınlanma olayı ölümümden sonra gerçekleşirse ne çok şey kaybedeceğim.
İlk defa böyle bir düşünceyle karşılaşmıştım, şaşkındım.
Evet, bilgi/uzay çağı olarak nitelendirilen yirmi birinci yüzyılda yaşıyoruz. Yaşadığımız asrın aldığı isim dolayısıyla bizler de bilgi toplumu olarak adlandırılıyoruz. Bilgi toplumunda ise temel değer, ‘amaçlara ulaşma yoluyla tatmin olmak’ ile ‘maddî ihtiyaçların giderilmesi’ mefkûresinden geçiyor. Bu iki maksadın şekillendirdiği gayeler doğrultusunda kendimize bir hayat biçiyoruz hırsla, ısrarla, tamahkârlıkla.
*
Benim ise aklımda, bunca bilgi yığınının içinde neden hakikî manada birkaç ilme vakıf olmadığım sorusu çınlıyordu sürekli. Mezun olduğum fakültede altmıştan fazla ders görmeme rağmen niçin ikisinde yahut üçünde adamakıllı mütehassıs değilim? Oysa eski zamanın âlimleri hadis alanında uzman olduğu gibi aynı zamanda fıkıh, kelâm, tefsir ilimlerinde de üstat olabiliyordu. Ebu Hanife, İbn Teymiyye, İbni Kesîr, Taberi, Kadı Beydâvî ve daha birçoğu bunun en güzel örneği olarak eserleriyle, fikirleriyle günümüze kadar ulaşıyor ve bizleri hayran bırakıyorlar.Uzun zaman cevapsız kalan bu sorum gün geldi cevabını buldu.
Cevabı çağın eşsiz güzelinin Sözler isimli eserinde mahfuzdu. Sabırla gizemlerinden sıyrılacağı, nazarıma çarpacağı ve sualime karşılık vereceği günü bekliyordu.
Bediüzzaman sorumu şöyle cevaplandırıyordu yıllar evvelinden:
Geçmiş zamanın insanı ebedî saadeti, huzuru arzular ve bu hedef için çabalarken, günümüz insanı nazarını dünya mutluluğuna çevirmişti. Dahası geçim derdinin sıkıntısı, bu sıkıntının tevekkülsüzlük boyutunda bir hastalık misali insan ruhunu kemirerek sersemlik aşılaması da vardı. Her şeyi tabiata ve maddeye dayandıran felsefe—bu felsefenin yaygaracıları dinsizlik komiteleri ve ‘izm’ler, akımlar—boş durmuyor akla adeta körlük veriyordu. Işıktan mahrum kalan zihin ve kabiliyetler işlevini yerine getirmez hale gelirken aslını ve amacını kaybediyordu.
 *
Bu yüzden olsa gerek, yüzlerce bilgi bombardımanının altında acemilikten öteye geçemiyoruz.

06.07.2011 Yeni Asya Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...