30 Temmuz 2011 Cumartesi

Şair Olacağım


Nefti çalılıkların arasına serpiştirilmiş gül fideleri hastane bahçesinde gezinenleri mest ediyordu. Ölmeye değil, yaşamak ve yaşatmaya varız dercesine yaydıkları rayihalarıyla hayat vaad ediyorlardı insanlara. Oysa bir gül kokusunda pekâlâ ölümü alabilirdi insan. Nitekim almıştım da… Yıllar önce. Tam da burada.
 
Şehri dövercesine yağan karlı bir gündü. Annem hastanedeydi. Onu ziyaret etmek için geldiğim binada keskin ilâç kokusu karşılaşmıştı beni. Kötü kokuyordu, çok kötü. Dayanılacak gibi değildi. Burnumu elimle kapattım. Alışamamıştım bir türlü. Ya sevgili annem, o nasıl tahammül ediyordu buna?
Bu düşünceler ile nihayet annemin yanına ulaşmış, yatağının bir köşesine ufacık bedenimi sığdırmıştım. Küçücük bir çocuktum o vakitler. Sadece 12 yaşındaydım. Hayatın tuhaf oyunlarına karşı olabildiğince tecrübesiz, büyük kelimeler biriktiren ruhumdan ise habersizdim.

Beyaz yatak örtüsünün üstünde siyah kaplı, küçük, eski bir defter… Uzandım. Kapağını okşadım. Anneme, kimin bu, dercesine baktım.

Kalın dudakları hüzünlü bir şarkı söylercesine yavaşça açıldı:

“Bitişikte yatan genç kızın. Verem hastası.”

Üzülmüştüm kızcağıza. Benden büyük olsa da gençti, güzeldi. Hayat doluydu gülüşleri. Kim bilir ne hayalleri ne arzuları vardı… Anneme baktım; söyleyecekleri bitmemişti. Zira yarı kapanık dudağından ılık bir rüzgâr esiverecekmiş gibi bir hal vardı. Gözlerini gözlerime dikmiş dikkatle inceliyordu beni.

“İçinde şiirler var.”

Sözünü bitirir bitirmez gözlerimi taradı ve dudağına sıkışmış o ılık rüzgârı serbest bıraktı:

“Senin, şair olmanı ne kadar isterdim.”

Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Çok sonra tanımlayacaktım o arzuyu; varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:

“Şair olacağım.”

Ve oldum.

Bir bir aktı kelimeler, cümleler… Suret giydi her biri san’attan, hayattan ve hakikatten. Öyle kelime oyunları, fikir cambazlıkları yapmak niyetinde olmadım hiçbir zaman. Gerçeğin sükûnet veren gölgesine sığınarak yazdım, yazdım...

Hiç unutmam, ilk şiirim 17 yaşımda, deli dolu çağlarımın hükümranlığı sırasında ‘Yeni Mecmua’da yayınlanmıştı. “Benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” diye başlayıp giden dizeler… Ahmet Haşim, “Çocuk bu sesi nerden buldun sen?” demiş, beni ne heyecanlara, ümitlere sevk etmişti. İşte, annemin telkiniyle başlayan, birkaç yıl sonra hayat bulan şairliğim ömrümün sonuna kadar benimle tutku dolu bir aşk yaşayacaktı.

Bu aşk sayesinde, tezgâhımda yalnızca şiir dokumakla kalmadım, fikirlerimi de özgürleştirdim. Onlar hürriyetine kavuştukça mutlu oldum, huzura yaklaştım. O vakit bir kez daha idrak ettim ve anladım:
“Biz şiiri iman için bilmişiz; ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği bin bir yol ağzı biliyoruz.”
Ah bu şiirler, bu gül kokuları… Geçmişi hınzırca nasıl da hatırlatır insana!

* Necip Fazıl Kısakürek, bizzat, hatıralarında şair olma bahanesini bu anıyla dile getirmiştir. Tarafımızca yeniden kurgulanmıştır.
 

30.07. 2011 Hafta sonu eki Yeni Asya Gazetesi

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Bir rüyadan devlet çıkaran milletin anneleri!

Ne çok seviyoruz; fildişi kulemizden yargılamayı, küçümsemeyi, bugünün anlayışıyla geçmişi değerlendirmeyi, bize benzemeyeni hor görmeyi…


Nitekim Osmanlı Devleti bu çekememelerden, atıp tutmalardan, eleştirilerden nasibini en çok alandır. Bir kısım tarihçiler yedi kıt'aya hükmeden, sürekli barış ve saadetin hâkim olduğu masalsı bir imparatorluk portresi çizerken, diğerleri onu alaşağı ediyor, kardeş katlinden, keşmekeşin yuvası olarak gördüğü haremden ağzı burnunda soluyarak bahsediyor. Ne yazık ki, bizim kaybımız kendi tarihimizi not etmeyişimizde yatıyor.

Bu noktada günlükler her zaman imdada koşmuş, yaşananları güneş ışığı kadar olmasa da bir mum ışığı nispetinde aydınlatarak en azından karanlıkta kalmamızı engellemiştir.

İşte Sibel Eraslan’ın Mart ayında çıkan portre-hikâye çalışması “Kadın Sultanlar” maziyi tanıyıp, anlamlandırmamızda bize yoldaş olacak bir eser. Kitapta 21 kadın sultanın hayatına misafir oluyoruz. 215 sayfadan oluşan metin akıcı bir üslûba sahip.

Yazar, “Rüyası olmayanın devleti olmaz” girizgâhıyla Şeyh Edebali’nin kızı, Osman Beyin eşi Malhun Rabia Sultanı anlatmaya başlar. Sürgün edilen son halife II. Abdülmecid’in kızı Dürrüşehvar Sultan’ın “Bugün İstanbul’umda ölemiyorum” serzenişiyle de kitaba nokta koyar.

Eraslan, Kadın Sultanlar’da salt tarihî bilgiler vermekle kalmamış. Yaşanmış, gerçekliği belgelerle teyit edilmiş olayları, padişah-anne ilişkilerini, haremde uygulanan eğitim, sarayda günlük hayat, Sultan düğünleri, kadınlık, annelik ve hükümdar eşi olmaya dair pek çok bilgiyi okuyucuya sunar.

Kitaptan altı çizili satırlar:

“Padişahın ismi de ne annesi ne de eşi tarafından uluorta söylenebilirdi. Yalnız valide sultanlara tanınan bir imkân vardı ki padişah olan evlâtlarına ‘Arslanım, Arslancığım’ diyebilirlerdi. Bu hitaptan daha ileriye gidemez, evlâtları odaya girdiğinde derhal ayağa kalkar ve müsaade olmadan oğullarına el bile süremezlerdi.”

“Zannedildiğinin aksine Osmanlı Harem’inde ve Hanedan’ında Türk kökenli kişilerin sayısı oldukça azdı. Fatih döneminden sonra, Genç Osman ve Sultan Vahdettin dışında Türk kökenli eşi olan padişah neredeyse yoktur.”

“Kanunî Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan tarafından Manisa’da yaptırılan akıl hastanesine Merkez Efendi başhekim olarak getirilmişti. Bu hastane, dünya tarih kayıtlarına geçmiş üçüncü büyük akıl hastanesidir.” “Osmanlı saltanatının tek boşanma dâvâsı Yavuz Sultan Selim’in kızı Şahi Sultan’da gerçekleşmiştir.”

“Adile Sultan, Osmanlı hanedanında Divan sahibi olan tek kadın sultandır.”

“Küçük oğulları Cihangir’in, kambur sırtı ve narin bünyesini bahane eden Hürrem Sultan, diğer şehzade anaları gibi sancak sancak dolaşılmaktan da kurtulmuştu. Yine saray adetleri çiğnenerek, Harem’deki odasından Padişah makamına yerleştirildi Hürrem. Bu ilk bakışta sıcak bir yuva ihtiyacı gibi gözükse de Hürrem’in padişahın sırdaşı olma yolunu açıyor ve sonraki zamanlarda “kadınlar Saltanatı” namıyla anılacak bir dönemin başlangıcını yapıyordu.”

Hâsılı kelâm: Tarihimizi, salt film, dizi gibi sınırlı membalardan öğrenmek yerine daha sahih kaynaklara, kitaplara yönelmek doyurucu bir bilgi sunacaktır düşünen, sorgulayan zihinlere.


27.07.2011 Yeni Asya Gazetesi

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Şehrin Hangi Yüzünü Görüyorsun?

Tarihî yarımadanın eski semtlerinden biri olan Vefa’yı evvela bir edebiyat dersinde öğrenmiştim, bir şiir dizesinden. Tevriye san'atının en güzel örneği olarak zihnimin en nadide köşesinde yerini almıştı:

“Sordum Nigâr’ı dediler ahbab
Semt-i Vefa’da doğru yoldadır.”
O zamanlar sadece ismiyle tanışıklık kurduğum bu semti yıllar sonra ziyaret edeceğimi, sokaklarında dolaşacağımı, mazinin şahitliğini yapmış yıkık dökük evlerine bakıp geçmişten izler arayacağımı ve her birini geleceğe kazandırmak istercesine fotoğraflayacağımı bilmezdim. Tuhaftır, Mimar Sinan’ın çıraklık eseri olan Şehzadebaşı Camii ve kalfalık eseri olan Süleymaniye Camii'nin bu semtte yer aldığını da bilmiyordum. Çok sonra öğrendim.

Geç de olsa öğrendiğim bir başka malûmat daha vardı: Semtin ismini kimden aldığı.

İstanbul’un semtlerine, fetih günlerinden itibaren verilmiş isimlerin kendine ait bir hikâyesi vardır. İşin hakikatini kaçırsak da gerçek bütün saflığı ve gizemiyle keşfedilmeyi beklemektedir.

İşte, bozasıyla meşhur, bu tarih kokan güzide semtimiz de adını Fatih Sultan Mehmed ve oğlu II. Bayezid’in devrinde yaşayan Şeyh Vefa’dan alır. Asıl adı Mustafa olan Konya doğumlu bu mübarek zat şehirler şehri İstanbul’un fethi için yola çıkan genç Mehmet’in ordusuna katılır. Zaferden sonra Konya’ya dönmek istediyse de çağ açan hükümdar Fatih onu bırakmak istemez. O da, ismiyle müsemma olan bu yeri mesken tutar, talebeler yetiştirir ve burayı ilmi bir merkez haline getirir. Ayrıca kütüphane, imarethane, hamam ve dükkânlar inşa edilmesini sağlayarak şehrin gelişmesine katkıda bulunur.

Fakat enteresandır, Fatih ne vakit kendisini ziyaret etmek istese, tekkesinin önüne gelip içeri girmek için izin beklese, kapıları kilitli bulmuştur. Bir iki derken her gelişinde aynı manzara ile karşılaşır Sultan. Hüzünlenir, kederden giydiği libasıyla gerisin geri döner. Tekkenin penceresinden kendisini izleyen Şeyh Vefa da aynı ıztırabı, elemi tatmaktadır. Nazı geçen dervişlerden biri samimiyetinden aldığı güç ile sorar:

“Efendim, madem Hünkârı görmek istemezsin, niçin her gelişinde haline üzülür, eseflenirsin?”

Şeyh Vefa cevap verir:

“Onun bana ihtiyacı ve benim ona olan sevgim öyle çoktur ki, bir defa birbirimizi görürsek eğer, ne ben onu bırakacağım ne o benden ayrılacak. Hâlbuki o saltanatı yürütmekle, biz dünya düzenini korumakla vazifelendirilmişiz. Bu dünyada bize kavuşmak yoktur. Vuslat ötededir.”

Hakikaten de Şeyh Vefa’nın sözü doğruluğunu gösterir. Fatih’in ölümüyle visal kapısı ahiret âlemine açılmak üzere aralanır. Sultan’ın cenaze namazını kıldırmak Şeyh Vefa’ya düşer.

Saadet beldesinin manevî mimarlarından Şeyh Vefa filizlerini yeşerttiği bu nazenin mahalde gömülüdür. İstanbul, sadece dünyevî hazlara yönelik maceralar için değil, uhrevî âlemin gönüllü bekçilerini keşfetmek niyetiyle de ziyaret edilmeyi bekler. Şehrin onlarca yüzü vardır. Önemli olan, şehrin hangi yüzüne baktığın ve ne gördüğündür. 

20.07.2011 Yeni Asya Gazetesi

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Son günler



Fatih'ten, İstanbul'dan ayrıldığımda en çok neyi özleyeceğimi düşünüyorum geri dönüş günü aheste adımlarla yaklaştıkça.
sanırım, canım sıkıldıkça kendimi Süleymaniye Camiine atıp bir köşede Rabbimle sohbet ettiğim lahzaları, bir fırsatını bulup Şehzadebaşı Camiinde soluklandığım anları hasretle anacağım.
Ağa Kapısında dostlarla buluşup hayatımızı masaya yatırdığımız, hayallerimizi konuştuğumuz, kendimize yeni hedefler belirlediğimiz zamanları düşüneceğim; Yalova'da sahil kenarında deniz kokularının buram buram Haliç'i hatırlattığı bir vakitte...
akıp giden anı bakileştirmek arzusuyla çektiğim fotoğraf kareleri bir bir canlanıp Fatih'i anımsatırken bana, aslında bu mübarek beldenin Bursa'ya ne kadar da benzediğini farkedip mutlu olacağım.bir şehirde başka şehirden izler bulmanın keyfiyle yudumlayacağım hayatı.
ve hayat çarçabuk adımlarla süratle ilerlerken mütebaki ömrüme bakıp hayaller kurmaya devam edeceğim.
ah! ne hayalperest bir kızım ben; uslanması mümkün olmayan.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Tesettür Modası!



Bugün, biz kadınlar, birbirine her ne kadar uzak olsa da iç içe geçmiş bir kavramın tüketicileri konumunda buluyoruz kendimizi: Tesettür modası. Tesettür; örtmek, saklamak, gizlemek mânâsına gelir ve burada amaç bedensel olarak algılanmaya karşı durmaktır.

Moda ise görünür olanın daha da fark edilir olmasını sağlayarak dikkat çekmeye çalışır.

Tamamen zıt amaçlar doğrultusunda bir yol tutan bu iki zihniyetin bir araya gelmesi oldukça sağlıksız bir görünüm ortaya çıkarmakta. Bunu bizzat tecrübe ediyoruz.


Eskiden, biz tesettürlülere yönelik kıyafetlerin azlığından, benzerliğinden dert yanar; firmaların 
tüketicinin ihtiyaçlarına göz yummasını ihmalkârlık, umursamazlık olarak değerlendirirdik. Kendi hayal dünyamızın kapılarını zorlayarak değişik çizimler yapar, terzilere diktirme yoluyla bu sıkıntımızı gidermeye çalışırdık.



Şimdi, firmalar çoğaldı, ürünler çeşitlendi, bollaştı. Lâkin tesettür kelimesinin anlamı öyle büyük bir hızla boşaltıldı ki kimse neler olup bittiğini anlayamadı.


Pardesüler kısaldı, darlaştı. İşte bir örnek:


Kız kardeşim, arkadaşıyla birlikte kendilerine pardesü almak için mağaza mağaza gezdikleri halde istedikleri gibi bir şey bulamamışlar. Üstüne üstelik arkadaşının bedeni 38 olduğu halde, giydiği 42 beden pardesüler dahi dar gelmiş. Arada iki beden fark var! Derin uçurumu görebiliyor musunuz?


Bir de gittikçe azalan düğme sayısı da cabası…


Kapatmaya, örtmeye değil alenen sergilemeye, gösterişe yönelik bir giyinme mücadelesi.


Sundukları cafcaflı, süslü, farklı tasarımlar gözümüze ve nefsimize o kadar hoş geliyor ki… Şatafatlarına, albenilerine, çekimine kapılmayan kadın var mı, merak ediyorum.


Güzellik ve zarafet kisvesi altında tesettürü taşıdığımızı zannederken tesettürsüzlüğün en alâsını sergilemek…


Edebin bir parçası, fıtratın gereği olan tesettürü hakkıyla ifa edememek…


Kapitalist/materyalist sistemi ağzıyla reddeden, bedeniyle destekleyen bir kukla haline gelmek…


İçimizde büyüyen ve hızla değer kavramlarımızı kemiren tehlikenin farkında mısınız?

12 Temmuz 2011 Salı

Bilgi çağının acemileri

İlginçtir, bir arkadaşım, 22. yüzyılda doğmadığının üzüntüsünü paylaşmıştı benimle. Ardından eklemişti:

    “Düşünsene… Bilgisayarın keşfi, cep telefonunun insanlığın hizmetine sunulması, internetin icadı, facebook, twitter gibi sosyal medyanın kuruluşu ne kadar muazzam bir iletişim dünyasının kapısını araladı bize. Kim bilir ben bu dünyadan göçüp gittikten sonra neler neler keşfedilecek! Hani şu filmlerde hep hikâye edilen ışınlanma olayı ölümümden sonra gerçekleşirse ne çok şey kaybedeceğim.
İlk defa böyle bir düşünceyle karşılaşmıştım, şaşkındım.
Evet, bilgi/uzay çağı olarak nitelendirilen yirmi birinci yüzyılda yaşıyoruz. Yaşadığımız asrın aldığı isim dolayısıyla bizler de bilgi toplumu olarak adlandırılıyoruz. Bilgi toplumunda ise temel değer, ‘amaçlara ulaşma yoluyla tatmin olmak’ ile ‘maddî ihtiyaçların giderilmesi’ mefkûresinden geçiyor. Bu iki maksadın şekillendirdiği gayeler doğrultusunda kendimize bir hayat biçiyoruz hırsla, ısrarla, tamahkârlıkla.
*
Benim ise aklımda, bunca bilgi yığınının içinde neden hakikî manada birkaç ilme vakıf olmadığım sorusu çınlıyordu sürekli. Mezun olduğum fakültede altmıştan fazla ders görmeme rağmen niçin ikisinde yahut üçünde adamakıllı mütehassıs değilim? Oysa eski zamanın âlimleri hadis alanında uzman olduğu gibi aynı zamanda fıkıh, kelâm, tefsir ilimlerinde de üstat olabiliyordu. Ebu Hanife, İbn Teymiyye, İbni Kesîr, Taberi, Kadı Beydâvî ve daha birçoğu bunun en güzel örneği olarak eserleriyle, fikirleriyle günümüze kadar ulaşıyor ve bizleri hayran bırakıyorlar.Uzun zaman cevapsız kalan bu sorum gün geldi cevabını buldu.
Cevabı çağın eşsiz güzelinin Sözler isimli eserinde mahfuzdu. Sabırla gizemlerinden sıyrılacağı, nazarıma çarpacağı ve sualime karşılık vereceği günü bekliyordu.
Bediüzzaman sorumu şöyle cevaplandırıyordu yıllar evvelinden:
Geçmiş zamanın insanı ebedî saadeti, huzuru arzular ve bu hedef için çabalarken, günümüz insanı nazarını dünya mutluluğuna çevirmişti. Dahası geçim derdinin sıkıntısı, bu sıkıntının tevekkülsüzlük boyutunda bir hastalık misali insan ruhunu kemirerek sersemlik aşılaması da vardı. Her şeyi tabiata ve maddeye dayandıran felsefe—bu felsefenin yaygaracıları dinsizlik komiteleri ve ‘izm’ler, akımlar—boş durmuyor akla adeta körlük veriyordu. Işıktan mahrum kalan zihin ve kabiliyetler işlevini yerine getirmez hale gelirken aslını ve amacını kaybediyordu.
 *
Bu yüzden olsa gerek, yüzlerce bilgi bombardımanının altında acemilikten öteye geçemiyoruz.

06.07.2011 Yeni Asya Gazetesi

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Şehr-i İstanbul'da bir fasıl...

günde 5,5 saat uykuyla ayakta durmaya çalışan yorgun ama bir o kadar hevesli bir savaşçıyım.
1 aylık bir eğitim programı için geldiğim şehr-i İstanbul'umda Fatih'i fethederek geçiyorum her sabah, akşam.
Hürrem Çavuş Camiinden başlıyorum adımlarımı atmaya.
sonra Akşemseddin Camii, Hırka-i Şerif Camii, Mesih Ali Paşa Camii derken Fatih Camiine selam verip Şehzadebaşı Camiinden geçip Kalenderhane Camiinin orda soluklanıyorum. çünkü hedefe varılmıştır.  
gün içinde düzenlenen 3 seminere tüm zerrelerimle katılmak üzere dikkat kesiliyor arada yenik düşsem de çarçabuk toparlanıyorum.
ve böylece geçip gidiyor günler...
bir düşün içinde gözleri açık yaşamaya çalışıyorum.
İstanbul'u İstanbul yapan semtin Fatih olduğunu anlıyor, dilimde fatihalarla arşınlıyorum sokakları, caddeleri.
belki bir gün, çok yakın da olabilir uzak da, bu şehre yeniden bağışlanacağım anı bekliyorum...

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Susma Orucu

Kararlıydım. Bu kez kelimelerin esaretinden kurtulacak ve sadece söylenmesi gerekenleri dile getirecektim.
 Nasıl mı? Jest ve mimiklerimi kullanarak. En çok da… Susarak.

“Lâf biliyorsan konuş ibret alsınlar / Lâf bilmiyorsan sus insan sansınlar.”

Ne güzel söylemiş Hz. Mevlânâ. Oysa bizler, sırf konuşmak için konuşuyoruz. ‘Lâf olsun torba dolsun’ derler ya, o misâl. Ağzımıza geleni, tartmadan, yararlı mı zararlı mı diye düşünmeden… Rastgele. Her şeyden bahsediyoruz. Meselâ yolda gördüğümüz bir insana, onu hiç tanımadığımız halde, bir çırpıda hayatımızı özetleyiveriyoruz. Sonra da böbürlene böbürlene, hayatım roman olur, diyoruz müstehzi bir gülüşün eşliğinde.

Eşim işten geldiğinde sessizliğimi fark etti. Hayretle beni izliyordu. Her zaman çok konuştuğumu söyler, bana takılır dururdu. Şimdi bu suskunluğumu neye yorumlayacağını düşünüyor olmalıydı. İçinden şöyle geçiriyordur: ‘Eyvah, yine bir kusur işledik. Ama ne?’ Dakikalarca düşünecek: ‘Acaba bugün evlilik yıl dönümümüz mü, yoksa onun doğum günü mü? Belki de başka bir şey için söz verdim. Yine unuttum yahu!’ Sonra acele adımlarla antredeki hatırlatma panosuna bakacak, ardından rahat bir nefes alacak. Çünkü düşündüklerinin hiçbiri değil. Salonda üç kere volta attı, mutfağa yanıma geldi. Buzdolabını açtı, sürahiyi aldı. Öte yandan çaktırmadan yüzüme bakıyor. Ahh nasıl da tanıyorum ben bu adamı… İşte antreye gidiyor. Su içecektin hani? Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Şimdi sıkıntısını boşaltan bir nefes bırakacak evin odalarına. Ve bıraktı. Yanıma geliyor. Merakından ha çatladı ha çatlayacak. Dayanamayıp soruyor:
“Niçin suskunsun?”
Onun için hazırladığım kâğıdı gösterdim, seslice okuyor:
“Ben Rahman için oruç adadım; bugün hiçbir insanla konuşmayacağım’ de. Meryem sûresi, 26”
Rahatlıyor.
“Bana da deseydin keşke beraber tutardık.”
‘Sen nasıl tutacaksın, bütün gün işyerinde insanlarla muhatap oluyorsun’ diyecektim ki, kendimi tuttum. Zor tuttum ama. Karşılıklı gülüştük, ben sessizce, o kahkaha atarak.
Salata malzemelerini eline tutuşturdum. Sair zamanlarda o salatayı yapar, ben de yemeği hazırlarken günümüzün muhasebesini yapar, havadisler verirdik birbirimize. Lâkin bu sefer o anlattı, ben dinlemekle yetindim. Anlattığı konunun ciddiyetine göre kaş göz işaretleriyle onu dinlediğimi gösteriyordum. Oh be! Ne kadar rahat bir hayat. Lâf anlatacağım diye uzun cümleler kurmuyor, gereksiz açıklamalarda bulunmuyorum. Sabretmeyi öğreniyorum. İlginç olan, dilimin ucuna gelen pek çok cümlenin aslında ne kadar da lüzumsuz olduğu. Konuşurken değil, susarken fark ediyorum bunu.
“Canım sıkılıyor, konuş artık.”
Mızmız bir çocuk gibi söyleniyor. Saçlarını karıştırdım müşfik bir edayla. Kafamı salladım olmaz dercesine. Dudaklarını büktü. Bazen otuz yaşında bir adamla değil de bir çocuk ile evli olduğumu düşünüyorum. Fakat kararlıyım; bu deli çocuk ne yaparsa yapsın bugün tek kelime dünya kelamı etmeyeceğim. Etmeyeceğim işte…
 

Yeni Asya Gazetesi 02.07.2011 Hafta Sonu 

Adem ile Havva

“Merhaba.” dedi kadın. Sesi yorgundu. Sair zamanlara göre daha boğuk ve zoraki çıkmıştı. Odadakiler kafa salladılar. Aralarında tar...