28 Haziran 2011 Salı

Kömürü Elmasa Dönüştüren Bir Aşk Hikayesi

Her vakit görülen yeşil bir düştür Bursa. Koynunda sakladığı nice sultanları, padişahları vardır. Kâh Muradiye’de kâh Yeşil’de kâh Tophane’de mazinin sırdaşlığına sığınırken bugünü de koruyan, gözeten onlarca aziz ve eşref zatın türbesi başında duâ eder, huzur dolu limanlara yelken açarsınız. 
 
Yolunuz şehr-i Bursa’ya düşmüşse eğer, şehrin yekûnunu kucaklayan bir tepeye kurulu, servi ve çınar ağaçlarının içinde bir gonca gibi açılmış Emir Sultan Camii ve türbesini muhakkak ziyaret etmişsinizdir. Öğrenciliğimin geçtiği bu şehirde ne zaman içimi hafakanlar bassa, önce Yeşil Camii’ne, ardından Emir Sultan Türbesine doğru yol alırdım. Caminin geniş avlusunun ortasında yer alan şadırvanın sularına bakar, ruhumun pirüpak olmasını, yüreğimin fersah fersah genişlemesini dilerdim Rabbimden, bu mübarek zatı vesile ederek. Envai çeşit insanın gece gündüz ziyaret ettiği bu âlimi, ben hep ilmî yönüyle bilirdim. Daha sonra öğrendim ki, menkıbelerde anlatılan bambaşka bir Emir Sultan (hz) var karşımda. Bir aşkın padişahı…

Camiyi ve türbeyi kocası için yaptıran Hundi Fatma Hatun’un (kendisi Yıldırım Bayezid’in kızıdır) sevgi, saygı ve şefkat dolu evlilik hikâyesi bir rüya ile başlar.
Hundi Hatun’a, rüyasında Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bir tavsiye verilir: Emir Buhari namındaki dervişle evlenmelidir. Kimselere anlatamadığı bu rüya ertesi gece yinelenince dadısının dizinin dibinde buluverir kendini.
Dadı, hemen güvendiği adamlarını ismi zikredilen dervişi arayıp, soruşturmaları için görevlendirir. Adamlardan biri Buhara’dan Bursa’ya yeni gelmiş olan dervişin izini bulur. Buharalı bu zat o esnada çevresine toplanan ahbaplarına, “Bizim Hatun Hazretleriyle nikâhımız göklerde kıyılmıştır. İş dünyadaki akide gelip çatmıştır” derken adamlar kapıyı çalar, saraydan gönderilen bohçayı Emir Sultan’a uzatır. O, besmele çeker, bohçayı açar, içindeki mendili çıkarır. Mangalda yanmakta olan iki közü alır, mendile yerleştirerek besmeleyle kapatır. Bu cevap, gönlünün aşk ateşiyle kor gibi yandığının ifadesidir.
Dadı, mendili açtığında iki elmas bulur. Bu cevaptan gayet memnun olur ve durum Valide Sultan’a bildirilir. Olmaz, cevabını verse de Valide Sultan, Hundi Hatun çoktan aşktan bir ummanın içinde yanmaya başlamıştır.
Haber, ağızdan ağza, kulaktan kulağa hızla yayılır. Savaş meydanında cenk ederken, kızının isminin dillere düştüğünü öğrenen Yıldırım Bayezid öfkesi burnunda bir ölüm fermanı yazdırır Emir Sultan için.
Savaşın şiddetli bir çatışmaya dönüştüğü lahzada kimse yara almadan kurtulamaz. Yıldırım Han da nasibini alır. Lakin ona bakacak bir hekim dahi yoktur çevresinde. Kendisini tedavi edecek birini beklerken mütebessim çehreli bir genç gelir, yaralı bölgeyi temizler, merhem sürer, sarar. Sultan “Neredensün ey?” diye sorunca, delikanlı gülümseyerek “Buhara” der ve ortadan kaybolur.
Sultan o anda, hatasını anlar. Lâkin iş işten geçmiştir. Ölüm fermanı çoktan yerine getirilmiştir düşüncesiyle eseflenir. Yine de bir berat fermanı yazarak tez elden ulaştırması için bir güruh askeri vazifelendirir.
Allah’ın emri karşısında kulun emirlerinin ne hükmü var!
Genç âşıkların hali mana ikliminin bir başka şahı Molla Fenari’ye bildirilir. Katliâmı engellemek için yola çıkan Molla, görevli askerleri nasihatleriyle dizginleyedururken Sultan’ın adamları da yetişir berat fermanıyla. Böylece gökyüzünde kıyılan nikâh yeryüzünde de hayat bulur.
Kömürü elmasa dönüştüren bir aşkın hikâyesidir bu, ta yüzyıllar evvelinden bize ulaşan. Hundi Hatun ve Emir Sultan yan yana yattıkları tepeden her daim Bursa şehrengizini selamlamakta, incelik edip kendilerini ziyaret eden beher âdemoğlu/havvakızını sevgiyle, merhametle, duayla sarıp sarmalamaktadır.

25.06.2011 Yeni Asya Gazetesi Hafta Sonu Eki

23 Haziran 2011 Perşembe

Beni Benden Alıp Götüren Kokular


Bir sabah, ilham perim, odamın penceresinden habersizce uçup gittiğinde ve günler geçmesine rağmen dönmediğinde, onu bulmak için sokağa çıkmam, kâinatla konuşmam gerektiğini fark ettim.
 
Önce deniz kenarındaki bir banka oturup ferahlatan rüzgârla, coşturan dalgalarla hasbihâl edecek, sonra ilham perimi görüp görmediklerini soracaktım onlara.
Nitekim hiçbirisine gerek kalmadı, sahil yolunun başında buldum onu.
Henüz birkaç adım atmıştım ki ağır bir uykudan uyandırır gibi, sonsuzluğa dâvet edercesine, esrik bir âlemin içine yavaştan çekercesine bir rayiha salına salına yaklaştı. Ruhumun en ücra köşelerine erişmek ister bir hali vardı. Hanımeli kokusuna benzer, ancak daha yoğun, keskin ve etkileyici mi etkileyici. Derin bir nefes aldım. Ardından pek çok kez… Sermest olmak böyle bir şey sanırım, diye düşünürken buldum kendimi. Oysa ben hiç sarhoş olmamıştım ki hayatımda...
*
Bir kokunun bağımlısı, esiri olmak için ne çok sebebi vardır insanın.
Öyle kokular vardır ki, çocukluğumuzun pikniklerini hatırlatır, kekik kokularının oyunlarımızı mahmur bir masala çevirdiği.
Öyle kokular vardır ki, anneannemizin sac üstünde pişirdiği sıkmaların leziz tadını hatırlatır, mutlu günlerin ansızın ruhumuzu bir şenlik alanına dönüştürdüğü.
Öyle kokular vardır ki, saflığın ve masumiyetin varlığını dile getirir, bir bebek teninde cennetin izini.
Öyle kokular vardır ki, Rabbimizin rahmetinin tellâllığını taşır dünyamıza umut ekerek, yağmur sonrası toprak kokusunda.
*
İlginç, yaşadığımız dünyada yalnızca suyun kokusu yoktur.
Ya koku alma duygumuz olmasaydı yahut bize has bir kokumuz… Bir şeyler hep eksik kalırdı. Meselâ sevgilinin kokusuna dair şiir yazamazdı şairler. Fırından yeni çıkan bir kurabiyenin sadece tadı ve görüntüsüyle iktifa etmek durumunda kalırdık. Karpuzun, kavunun iştah kabartan rayihasını duyamazdık, hissedemezdi ruhumuz.
*
Patrick Süskind tam da bu noktadan yola çıkarak çok güzel bir roman yazmış “Perfume” ismini taşıyan. 18. yüzyıl Fransa’sında yaşayan Jean-Baptiste Grenouille, insanî vasıf ve duyumlardan yoksun, salt kokulara karşı aşırı duyarlı biridir. Bir gün kendi kokusunun olmadığını fark eder. Dünyası adeta başına yıkılır. Bu noksaniyet hayatına anlam katmak, kendisine bir koku kazandırmak adına onu cinayetler işlemeye yöneltir. Her cinayet yeni bir kokunun keşfine yol açarken, kahramanımız akıl almaz eylem ve düşünceler doğuracak, insan denen zalimin ne menem bir şey olduğunun bizzat ispatını yapacaktır.
Kitabın aynı ismi taşıyan filmi de var. Ancak hiç tavsiye etmem.
*
İslâm literatüründe de kokunun önemli bir yeri vardır. Edebî, ilmî, hukukî, felsefî eserlerin kemal bulmuş halini simgeleyen Kur’ân-ı Kerim’de, Mısır’dan gelen Hz. Yusuf’un (asm) gömleğinin kokusunu kilometrelerce öteden işiten Hz. Yakup’un (asm) kıssası anlatılır. Bu hikâye çözümlenmeyi bekleyen sırlarla doludur. Günümüz bilim dünyasının elbet alacağı işaretler var. Kim bilir belki bir gün, uzaktaki sevdiklerimize, kendi kokumuzu taşıyan hediye paketleri yollarız. Olur mu olur.
Yeni Asya Gazetesi 22.Haziran.2011

18 Haziran 2011 Cumartesi

Dünya Güzeli


“Çok güzel olacaksın kızım, çok güzel.”

Annesi önemli bir sır veriyormuş gibi fısıldıyor kızının kulağına. Birkaç kez tekrar ediyor kelimelerin üstüne basarak. Güzellik telkinleriyle büyüttüğü yavrusu albenili, cazibeli bir kız oldukça kendisinin ne kadar mükemmel bir anne olduğunu düşünüyor. Her şey sekiz yaşındaki kızının daha güzel, daha alımlı, daha görkemli olabilmesi için…

“Dün gece yatmadan önce aynaya baktığımda gözümün altında bir çizginin belirdiğini gördüm anne. Çok korktum. Ne zaman oldu anlayamadım!”

Bilgiç bilgiç salladı başını annesi. İnsan vücudunun çok çabuk deforme olduğunu düşünüyordu. İyi ki botoks denilen bir şey vardı. Ya eski zamanlarda yaşasaydı... O zaman bu problemin üstesinden nasıl gelirdi? İşe yaramaz bitki sularıyla oyalanadururken mutsuzluktan ölümün gölgesine sığınmak zorunda kalırlardı her halde.

“Hiç korkma kızım. Şimdi o çizgiden eser kalmayacak.”

“Biliyor musun anne, arkadaşlarım da benim gibi olmak istiyormuş. Okulda bana bütün gün, ne kadar güzel ve havalı olduğumu söylediler. Ben de onlara teşekkür ettim. İçlerinden biri, canımın acıyıp acımadığını sorduğunda, hiç acımıyor, dedim.”

Kıkırdadılar bir suçu paylaşmanın tuhaf büyüsüyle.

“Aferin kızıma. Sana güzel bir haberim var. Önümüzdeki ay California’da bir güzellik yarışması yapılacakmış. Kesinlikle katılmalıyız. Bak gör, bu sefer sen birinci olacaksın.”

Britney, sevinmek ile üzülmek arasında bocaladı bir an. Güzellik yarışması demek daha çok iğne demekti. Ayrıca ağda da yapmak isteyecekti annesi. Hepsi fevç fevç çoğalan bir acının habercisiydi.

“Biz kazanacağız…” diye neşeyle bağırdı. Küçük bedeninin görünümü yetişkin bir genç kız edasındaydı. Ruhu hâlâ bir çocuk olduğunu söylese de arkadaşlarından şanslı ve farklı olduğunu düşünüyor, bu fikrin verdiği hazla gülümsüyordu. Yakında dünya güzeli olacaktı. Var mıydı bundan öte mutluluk?*

-

*Amerika, California’da yaşayan Kerry Campbell, güzellik yarışmalarına soktuğu kızına kendi eliyle botoks iğneleri ve ağda yaptığını itiraf ettiği için büyük tepki çekti. (12.05.2011 / Milliyet)
 

15 Haziran 2011 Çarşamba

Yeniden Başlayabilmek



“İçim ey içim bu yolculuk nereye?
Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin.”*


Bu kekremsi vakit, maziye dönük hatıraları son çırpınışıyla kucaklarken Haziran ayı yeni bir dönemin başlangıcını haber veriyor: Eve dönüş zamanı. Sonunda geldi çattı işte. Ömrünün en uzun yıllarıymış gibi zannettiğin bir mevsim sona erdi. Şimdi, pencerelerinden şehri seyrettiğin, bahçesindeki çınar ağacının sana nazlanmadan yârenlik ettiği, bu küçük, mütevazı öğrenci evini özleyeceksin.

Belki bir üniversitenin hatırı sayılır bir fakültesinden mezun olmuşsun.


Belki bir hizmet evinde salt nurları öğrenmek adına baba ocağından ayrı düşmüşsün birkaç sene.


Belki bir dönem çalışma hayatının getirisiyle uzak şehirleri mesken tutmuşsundur kendine.





Neler yaşadın neler… Önce gözyaşı, ayrılığın tattırdığı. Alışma devresinin ardından kendi sorumluluklarının bilinciyle ayakta durabilme, hayata azimle, hevesle, şevkle tutunma çabası. Akabinde gökyüzünde geziyormuşçasına yaşadığın özgürlük ve ondan yayılan tatlı sarhoşluk. Ve hayatın bir masaldan ibaret olmadığını acı tatlı tecrübeler ile öğrenme. Bu deneyimlerin kazandırdığı güç sayesinde açığa çıkan duygu; özgüven.
Tam bir yetişkin birey oldum, düşüncesiyle omuzların dik, ileriye bakarken umutla, yeni bir fasıl başlıyor hayatında. 


Bavullara doldurduğun eşyalarını ve yüreğinin en müstesna köşesine sakladığın anılarını toparlayıp ailenin yanına dönersin. O lâhzada nükseder tuhaf bir hastalık: Eve dönüş sendromu.


Ne ailen seni tanır, ne de sen onları tanırsın!


Zaman usulca yetiştirmiştir seni, değişmişsindir. Kendine ait düşüncelerin, olmasını istediğin fikirlerin ve ısrarla direttiğin taleplerin vardır. Günlük olaylara hatta siyasete bakış açında bile derin uçurumlar meydana gelmiştir. Habersizce.


Aile, küçük kızının/oğlunun adeta birer yabancıya dönüştüğünü esefle fark eder. Birbirine ayak uydurmak zorlaşır, ipler gerildikçe gerilir; kendi hayatını yaşamaya çalışan her bir bireyin istekleri birbiriyle çatışır. 

Çocuğunun ikinci bir ergenlik devresinde yaşadığını düşünen anne-baban şaşkındır. Sen daha bir şaşkın. Onlar korumacılık içgüdüsüyle seni kollayıp gözetmeye, yönlendirmeye devam ededursun, içindeki hafakanlar, kasavetler yumağını bir gün bırakıverirsin bir infial anında.

Oysa unuttuğun bir şey var. Başlangıçlar güzeldir; umudu ve yeniliği taşır zihinlere, yüreklere…
Başkalaşan zamanla birlikte yeniden tanımalısın aileni; sanki ilk defa karşılaşıyormuşçasına…




*Cahit Zarifoğlu

Yeni Asya Gazetesi 15.06.2011

13 Haziran 2011 Pazartesi

Haftanın müzikleri: Nagada nagada, OAh

dinledikçe keyiflendiğim şarkılar...
tez sunumu için hazırlanırken iyi oluyor dinlemesi...
*
şu hintlilerin aynı anda aynı hareketleri büyük bir ustalık ve çeviklikle yapmasına bayılıyorum...
bir fırsat olsa bu danslarını öğrenmek isterim.
neden olmasın;))



*
bu klip de çok eğlenceli.
Alexander'i her izleyişimde haline gülmekten sıkıntı, stres kalmıyorr...:)

12 Haziran 2011 Pazar

Ölümsüzlük İksiri



Mısır çarşısının baharat kokan tezgâhlarını merakla inceleyen turist kız, kendisiyle İngilizce konuşmaya çalışan dükkân sahibine sadece gülümsüyordu. Adam, başka dilde seslenmeyi denedi. Almanca.
“Was willst du Dame?”
Kız, gözleri ince birer çizgi halini alıncaya kadar gülümsemeye devam etti. Öte yandan bir şey arıyordu. Narin, uzun parmaklarını mercanköşk, karanfil, zencefil, ıhlamur dolu çuvallara uzatıyor, avucuna aldığı bir tutam baharatı kokluyor, aradığı oymuşçasına inceliyordu.
Baharatçı yılmadı, bu kez Fransızca sordu:
“Que voulez-vous madame?”
Kızın elleri baharat çuvallarının içinde dans edercesine dolaştıktan sonra adama döndü ve nihayet konuştu:
“Un élixir, élixir d’immortalité.
 “Ölümsüzlük iksiri mi?!” Adam afallamıştı. Hiç böyle bir cevap beklemiyordu karşısındakinden. Evet, nice turistin garip istekleri olmuş, her birini yerine getirmişti. Ancak böylesiyle ilk defa karşılaşıyordu.
“On m’a dit que je peux trouver à l’est, à İstanbul”
Mahzunlaşmıştı kız. Bu dükkân sahibi de bilmiyordu işte. Sabahtan beri Mısır çarşısında gezmedik dükkân bırakmamıştı. Kime sorsa önce aynı şaşkınlıkla suratına bakıyor, sonra alaycı bir kahkahayla onu başından savuşturuyordu. Ya bulamadan geri dönmek zorunda kalırsa… Hasta yatağında ümitle onu bekleyen babaannesine ne diyecekti? Teşekkür edip bir başkasına sormak üzre yol alırken adam arkasından seslendi:
“Madame! S’il vous plait?”
Durdu, satıcıyı izlemeye koyuldu. Küçük bir şişeye baharat çuvallarından el çabukluğuyla birkaç tutam dolduran adam, bir kâğıda bir şeyler karaladı alelacele… Kıza uzatıp, her sabah ve akşam üç defa şişenin kapağını açıp koklamasını ve kâğıtta yazılanları üçer defa okumasını söyledi. Ardından ekledi:
“C’est un secret, il faut qu’il reste seulement entre nous deux.”
Turist kız çok sevinmişti. Cüzdanını açıp para çıkardı, fakat baharatçının elini kalbine koyup şefkatle gülümsediğini görünce parayı kabul etmeyeceğini anladı. Uçarcasına Mısır çarşısının kalabalığını yararak Yeni Camiinin önüne çıktı. Avluda gezinen güvercinler yem veren çocukların etrafını sarmış memnuniyetle karınlarını doyuruyordu. Galata Kulesini gören bir banka oturdu ve dükkân sahibinin eline tutuşturduğu kâğıdı açtı. Fransızca değildi yazılar. Kendince okumaya çalıştı; kırık dökük, uyduruk bir Türkçeyle:
“Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.”Al-i imrân sûresi, 185.
“Allah, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Siz de mezarlarınızdan işte böyle çıkartılacaksınız.”Rûm sûresi, 19.
*
Dükkânın önüne bağdaş kurmuş çarşı esnafı ölümsüzlük iksirini arayan tuhaf kızı konuşuyordu. Baharatçının kızı boş göndermediğini gören birkaç komşusu merakla sordu:
“Koca Hafız, sahi kâğıda ne yazdın?”
Düşünceli düşünceli mırıldandı:
“Hakikati.”
 
---

Yeni Asya Gazetesi 11. 06.2011

not: fransızca çeviriler için kara kaplı blogun yazarı Ozan'a teşekkürler, sevgiler...;)

8 Haziran 2011 Çarşamba

Çok da çirkinmiş

Edebiyat öğretmenlerinin “çok da çirkinmiş” diye tasvir ettiği Ahmet Haşim’in portresine bakar, uzun düşüncelere dalardım. Dudaklarının üzerine konmuş Charlie Chaplin bıyığı, etrafındakilere her an hicran, hüzün ve ıztıraplar yumağı dağıtacak gözleri ve ciddî işler yapıyorum edasında verdiği pozlarıyla hiç de çirkin gelmezdi bana. Zira bir yazara yahut şaire çirkin olsa dahi çirkinlik vasfını yakıştıramam; harflere, kelimelere hükmeden insanlar gözümde devleşir, hayranlığın verdiği o esriklik ile dünyanın en sevimli Âdemoğluna, Havva kızına dönüşüverir.


Hangimiz Ahmet Haşim’in dizelerini okumadan geçmemiştir lise sıralarından? En meşhur, en içten şiirini bilmeyenimiz yok gibidir. Haydi, kımıldatın dudaklarınızı yavaşça, beraber söyleyelim:

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden/ Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak/ Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak.”

Yazarken dahi ezberden okuduğum bu satırları yinelemek beni derin bir sessizliğe, lise yıllarımın safderun, melankolik ve keşmekeşli vakitlerine götürüyor. Hem de sinsice. Kâh boş bir derste pencereden, kâh teneffüste bahçeden gökyüzüne bakarken tekrarlıyorum şairin dediğini:

“Sular sarardı…/ Yüzün perde perde solmakta / Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…”

Gün batımına, akşama, sonbahara dair pek çok vurgu vardır şiirlerinde, yazılarında. Melankolik olması boşuna değildir. 

Hayatını planlı yaşamış. Dakikası dakikasına hareket etme hususunda titizlik göstermiş. Çünkü farkında; zaman kıymetli, hayat geçicidir.

Onun, şiir ve yazıya dair düşünceleri oldukça şaşırtıcı. Şiiri hiçbir zaman ciddî bir iş olarak görmediğini dile getirir gazetecinin birine. Ara sıra, kendisinde yazma arzusu uyandığı lâhzada eline kalemi alır ve tabiri caizse döktürür. Hatta dört mısraı dört senede bitirdiği itirafında dahi bulunur. Bununla beraber yazının şiire nazaran güç bir sanat, uğraştırıcı ve müşkül bir iş olduğunu dile getirir.

Hakkında ekşi sözlükte yazılanlara baktığımda ilginç anekdotlara rastladım. Neler neler anlatılmış… Titizliği, her çay içişinde bardağını yıkayışı; asosyalliği, kendisine vahşi, yaban gibi sıfatlar takılması; dünya metaına düşkün olmayışı, evinde yok denecek kadar az eşya bulundurması gibi pek çok bilgi kırıntısı mevcut. Doğruluğu tartışılır. Lâkin bana gerçekçi gelen bir malûmatı paylaşmak isterim: 

Hastalandığı bir vakit kendisini ziyarete gelen büyük yazarlardan Ahmet Kutsi Tecer ile Ahmet Hamdi Tanpınar’a, şairlerin en garibi benim, demiş. Hüznün kendisinde şekil bulduğu, hayat kazandığı bir şair olarak kendisine sanırım en çok gariplik vasfı yakışıyor.

Şair, 78 yıl evvel dünyaya veda etmiş. O, hayat ile ölümün iç içe geçtiği, güneşin gümüşî ışıklarını gönderdiği, günbatımının enfes bir yerden izlenildiği Eyüp mezarlığında yatıyor. Aradan geçen onca zamana rağmen müphem bulunan şiirleri yeni deryalar, ummanlar sunmaya devam ediyor edebiyat sevdalılarına.  

1 Haziran 2011 Çarşamba

Altı Yıl Boşuna Mı Okudun?


Maddiyatın böylesine değer verildiği ve itibar gördüğü bir asırda yaşadığımı unutmuşum! 

Hani soğuk yakar ya donduruculuğuyla… İşte öylesi bir yanmayla hatırladım yüzüme çarpınca tek tek kelimeler, cümleler.


Henüz bir aylık evli arkadaşım ziyaretime geldiğinde yüzüm neşeyle aydınlandı. Tıpkı lisedeki deli dolu çağlarımızda olduğu gibi muhabbet ettik, güldük, hayat üzerine derin mülahazalar ile dolu felsefe yaptık ilkçağ filozoflarına taş çıkartırcasına.

Derken konu kadınların çalışması mevzuuna geldi. Bir kere bu konuda benim tavrım net ve kesin; kadının çalışmasını destekler ve savunurum. Keza Asr-ı Saadetteki örnekler ortada: Peygamberimizin eşleri Hz. Hatice, Hz. Zeynep ve Hz. Aişe (ra) bizzat bunun delilleri. Lakin aynı zamanda kadının iş, ev, çocuk üçlüsü arasında yıprandığını da ekler, eşiyle uygun bir iş bölümü yapıldığı, yardımlaşma sağlandığı takdirde kadının rahat bir çalışma ve ev hayatı süreceğini düşünürüm.

Benim ile aynı fikirde olduğunu söyleyen arkadaşım bana, niçin çalışmadığımı, sordu. Çalışmaktan kastı, devlet bünyesinde vazife almak. İcra etmeye çalıştığımız yazarlığı da işten bile saymadı. Oysa yazmak, üretmenin en zor ve ağır fiiliyatından biridir. Mesai müddetince değil, hayat boyu devam edegider. Sürekli bir sancı vardır zihninizin kıvrımları arasına ustaca gizlenmiş. Varlığını hep hissedersiniz. Derdi de, devası da kendisinde, yani yazmakta biter. Neyse. 

Asıl soru az sonra geldi:

“Altı yıl boşuna mı okudun?”

Ben bu zihniyeti anlayamıyorum, çözemiyorum. Salt çalışmak, para kazanmak için mi okuyor, üniversite, master eğitimi alıyoruz? Düşünce bu yapıda olduktan sonra okuduğun okul, tahsil ettiğin ilim ne kazandırır ki? Bilmez miyiz maddeye, dünyevîleşmeye uzanan yollar insanı değil sahil-i selamete, bambaşka yerlere götürürken, her şeyi maddede arayan göz, oluverir kör.

Arkadaşım, acilen işe girmesi, bir an evvel yatırım yapması icap ettiğinden, ev, araba sahibi olmadan mutlu olamayacağını söylediğinde bende film kopmuştu. 

Daha bir aylık evliydi, ne çabuk dünya metaına dalmıştı.

Biz sırf bu dünya için mi yaratıldık?

Öyleyse hem dünya, hem ahirete yatırım yapmamız gerekmez mi?

Yol yorgunu

insan yorgunken ne kelimelerini yerli yerince kullanabiliyor, ne gezmeye vakit ayırabiliyor ne de film izleyip kitap okuyabiliyor. en bas...